Ahmet Davutoğlu Pelikan Dosyası hakkındaki suskunluğunu neden bozdu?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/326655945″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, nihayet kendisinin başbakanlık ve parti liderliğinden alınmasına yol açan süreçle ilgili olarak konuştu. Seçim bölgesi ve memleketi olan Konya’da Ramazan’da bir yerel televizyonda iftar programındaki sohbette, yapan meslektaşlarımız tam bir “Bir dokun bin işit olayı yaşamışlar” ve Ahmet Davutoğlu, ilk defa Pelikan Bildirisi adı verilen –ki öyle yayınlanmıştı– olayla ilgili, kendisini doğrudan hedef alan ve kendisine destek verenleri doğrudan hedef alan olayla ilgili, çok açık net bir şekilde –çok açık ve net diyorum, ama aslında her yönüyle değil, birazdan ona değineceğim– konuştu, şikâyet etti. Bunun bir itibar suikastı olduğunu söyledi ve kimin yaptığının bilindiğini söyledi ve en çok kendisini yaralayanın da dostlarının sessizliği olduğunu söyledi. Nisan 2016 sonlarıydı yanlış hatırlamıyorsam, ya da Mayıs başıydı Pelikan Bildirisi’nin bir internet sitesinde yayınlanması, bu tam bir operasyondu belli ki ve onun ardından hızlı bir şekilde Ahmet Davutoğlu her şeyi bıraktı, düz bir milletvekili olarak kaldı ve büyük ölçüde sessiz.

Daha önce istese televizyonlara çıkabilir miydi?

Bir yıl bir ay, yani 13 aydır suskun olan Ahmet Davutoğlu şimdi niye konuşuyor? Yayının başlığını da böyle verdik, ama açıkçası neden konuştuğu konusunda söylenecek çok fazla bir şey olmayabilir; çünkü belli ki Ahmet Davutoğlu dolmuş dolmuş ve şimdi konuşmasının özel bir zamanlaması olduğunu sanmıyorum, artık daha fazla sessiz kalamamış ve içini döktü, öyle söyleyebiliriz. Yani buradan bu çıkışın devamının gelmesi ve Davutoğlu’nun bir tür pozisyonlar alması, tavırlar alması, stratejiler geliştirmesi gibi beklentilerin çok gerçekçi olacağını sanmıyorum. O görevi bıraktıktan sonra bugüne kadarki süreçte de bildiğim kadarıyla Ahmet Davutoğlu hiçbir televizyon programına çıkmamıştı. İstese çıkar mıydı? Açıkçası buna çok da emin değilim, çünkü Türkiye’de biliyorsunuz medya büyük ölçüde hükümetin kontrolünde; daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kontrolünde. Erdoğan’ın kontrolündeki medyanın o kritik dönemlerde Erdoğan’ı bir şekilde suçlaması, eleştirmesi söz konusu olan, ihtimali olan bir yayını yapmaya cesaret edeceklerini hiç sanmıyorum. Bu doğrudan hükümet yanlısı medya kuruluşları olduğu gibi, daha ortada gibi duran –ki aslında bu bir yalan, yani artık ortada diye bir şey de kalmadı, hemen hemen hepsi bu anlamda teslim oldu– kuruluşların da kabul edeceğini sanmıyorum. Muhalif bilinen yerlere de Davutoğlu’nun gitmek istemesi diye bir şey söz konusu olamazdı.
Burada şunu da vurgulamak lazım; Türkiye’de o klasik deyimiyle ana akım ya da İngilizce deyimiyle mainstream bir medya kalmadı. Yani Ahmet Davutoğlu gibi bir şahıs, böyle bir olaydan sonra istese de özgür bir medya kuruluşunda gönül rahatlığıyla konuşabileceği bir ortama sahip değil. Ancak 13 ay sonra bir yerel televizyon kanalında bir içini dökme olayı yaşanabiliyor. Zamanında, diyelim ki Pelikan Bildirisi olayından sonra ve görevden ayrılmasından –aslında alınmasıydı o, ama ayrılması olarak lanse edildi– sonraki süreçte herhangi bir haber kanalında vs. bu tür çıkışları yapması pek mümkün olamazdı. Bu da ülkenin geldiği hazin bir durum — ki bu durumda Ahmet Davutoğlu’nun kendisinin de kesinlikle dahli var. Yani sonuçta Davutoğlu, Türkiye’de medya daha özgür bir medya atmosferi, düşünce ve ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü konusunda çok ciddi mücadele vermiş birisi değil; Türkiye’de bu anlamda onun en azından yaşanan ihlallere karşı sessiz kaldığını, sessiz kalmanın da kendisinin söylediği gibi –yani Pelikan dosyasında sessiz kalanlardan üzüntü duyduğuna göre– kendisi de bu yaşanan hak ihlallerine karşı sessizlikle bir anlamda bu ihlallerin bir şekilde sorumluluğunu da paylaşmış oluyor.

Davutoğlu’nun siyasi geleceği yok

Şimdi niye böyle bir şey yaptı? Artık bu iş bitti, Davutoğlu’nun önünde siyasi bir gelecek yok, Davutoğlu gibi tasfiye olan kişilerin önünde pek bir gelecek de yok, büyük bir ihtimalle Ahmet Davutoğlu üniversite ve o akademik kimliğine dönmek durumunda kalacaktır. O da ne derece nasıl olur? Açıkçası bilmiyorum. Tabii ki Şehir Üniversitesi var, Davutoğlu’nun kuruluşunda ön ayak olduğu İstanbul’daki önemli bir üniversite olarak, ama Türkiye’deki bütün her şeyin, bütün kurumların vakıf üniversiteleri de dahil siyasi iktidarın çok katı denetiminde olduğunu da akılda tutarsak oralarda da çok da fazla özgür olabileceğini düşünmüyorum, daha doğrusu kendisine çizilen alanın ötesine geçebilme şansı çok fazla değil. Dikkat ederseniz son dönemde muhaliflerin tasfiyesi ve etkisizleştirilmesinin ardından, belki de eşzamanlı bir şekilde AKP içerisinde de, Tayyip Erdoğan’a birebir tabi olmayan kişilerin ve kurumların da etkisizleştirilmesine tanık oluyoruz. Yerlerini kaybediyorlar, seslerini kaybediyorlar, güçlerini kaybediyorlar ve bugün büyük bir kısmı, AKP’nin ilk kuruluşundan itibaren değişik zamanlarda değişik önemli görevler üstlenmiş kişilerin büyük bir kısmı artık şu anda etkisiz bir şekilde marjinalize olmuş durumdalar. Halbuki bunların her biri ya da büyük bir kısmı görev üstlendikleri dönemlerde belli ağırlıkları olan insanlardı; Bülent Arınç’ın deyimiyle özgül ağırlıkları olan insanlardı, artık yok. Davutoğlu bunların içerisinde en dikkat çekici isimlerden birisiydi, ilk andan itibaren önce başdanışman oldu Abdullah Gül’ün başbakanlığı zamanında, büyükelçilik unvanı aldı, daha sonra dışişleri bakanı oldu ve parti genel başkanı ve başbakan oldu; ama hep hoca kimliğiyle bilindi ve birdenbire kendisini oraya getiren Erdoğan kendisini oradan aldıktan sonra Davutoğlu da hızlı bir şekilde marjinalleşti; dolayısıyla Konya’daki, şu anda görüntülerini gördüğünüz yayındaki çıkışını bir şekilde iç dökme olarak görmek mümkün.

Pelikan Dosyası Erdoğan ailesiyle ilişkili

Davutoğlu, kendini çok önemseyen birisidir; yani ona çok önem atfedenlerden vardır, kendisi de bu anlamda çok iddialı birisidir. Hocalığından beri böyledir, başdanışmanlık yaptığı andan itibaren de böyleydi ve sürekli bunu korudu ve zaten bu iddiası nedeniyle de Cumhurbaşkanı Erdoğan onunla daha fazla yola devam etmek istemedi ve onu getirmiş olduğu Parti genel başkanlığı ve başbakanlık görevinden aldı. Şimdi diyor ki Ahmet Davutoğlu: “Kimin yaptığı belli, hangi yalıda hazırlandığı belli” vs. İsim söylemiyor, ama biliyoruz ki orada kimlerin olduğu belli, isimler belli; o söylemiyor, biz de söylemeyelim hadi bakalım, tamam, ama şunu da biliyoruz ki bu organizasyon, Pelikan Dosyası olayı ve Pelikan yalısı organizasyonu doğrudan Erdoğan ailesiyle ilişkili bir organizasyon. Erdoğan’ın çocukları ya da damatlarının vs. bir şekilde dahil olduğu bir organizasyon. Değişik kişiler bu organizasyonun içerisinde yer aldılar, hatta bazıları sonradan ayrılıp birtakım çok da fazla ilgi görmeyen itiraflarda da bulundular sosyal medyadan; “Biz o yalıda şu haltları karıştırdık” diyenler de çıktı, ama çok da fazla etkili olmadı; çünkü olan oldu, giden gitti ve o yapı bir şekilde gücünü sürdürüyor.
Tabii ki o Pelikan Dosyası operasyonu çok büyük bir operasyondu, partinin yeniden yapılanmasının önünü açan bir operasyondu, Davutoğlu’nun ve ona destek veren kişilerin marjinalize edilmesi, etkisizleştirilmesiydi. Ama o günden beri o yapıyı oluşturan kişiler büyük ölçüde mevcudiyetlerini korudular ve başka küçük çaplı, tek tek operasyonları yaptılar, medyada, siyasette vs.’de. Ve şu aşamada geldiğimiz noktada, Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül, Hüseyin Çelik gibi isimlerin –ki bunlar kimi zaman birlikte, kimi zaman ayrı ayrı hareket eden isimler– AKP içinde, parti yönetiminde, parti meclis grubunda, hükümette vs. ve partinin uzantısı gibi olan, siyasi iktidarın uzantısı gibi olan medyada hemen hemen hiçbir etkileri kalmadı. Dolayısıyla o artık kapanmış bir defter.
Bu defter tekrar açılabilir mi? Tayyip Erdoğan mevcut olduğu ve iktidarı elinde tuttuğu müddetçe bu kapı açılmaz. Bu kapıyı ancak Tayyip Erdoğan aralarsa, bazı kişiler için aralarsa o kişilere aralamış olur. Ama o kişiler de buraya aralanmış kapıdan kendilerine mütevazı birtakım görevlerin tekrar verilecek olmasına, kendilerine küçük çaplı iktidar alanları açılacak olmasına yanaşırlar mı? Açıkçası ona da çok emin değilim. Nitekim değişik haberler çıkıyor, değişik gelişmeler yaşanıyor. Mesela en son yapılan iftara Bülent Arınç’ın ve Ahmet Davutoğlu’nun katılmadığı haberi; ya da en son referandumda Konya mitinginde Ahmet Davutoğlu’nun çıkması ama açık bir şekilde “Evet” propagandası yapmaması gibi; değişik etkinliklere, çağrılara şunun icabet edip bunun icabet etmediği gibi haberler. Bunların artık bir yerden sonra pek bir anlamı kalmıyor. Davutoğlu için ve benzer durumda olan insanlar için bir sayfa çok ciddi bir şekilde kapanmış durumda.

Trene sonradan binenler

Tabii burada şöyle bir olay var: Bu operasyonları yapanlar, şu anda AKP’nin önemli yerlerinde; iktidarın daha doğrusu, siyasi iktidarın önemli kurumlarında önemli yerleri işgal edenlerin önemli bir bölümü bu hareketin başından itibaren yer alan kişiler değil, sonradan iktidar trenine binmiş kişiler. Hatta binmeden önceki pozisyonları çok tartışmalı kişiler. Ama şu aşamada bu kişiler, varolan, Erdoğan’ın tek adam olduğu iktidar modeline kayıtsız şartsız razı oldukları için bu kişiler belli bir gücü koruyorlar. Eğer onlar da yarın öbür gün, şu ya da bu nedenle birtakım sesler, itirazlar dile getirirlerse onların da çok fazla şansı olabileceğini sanmıyorum. Dolayısıyla Ahmet Davutoğlu’nun bu çıkışını çok da fazla önemsememek gerek diyeceğim, ama biraz haksızlık da olmuş olabilir. Çünkü birtakım mesajları verdi, on üç ay gecikmeli olsa da verdi.
Bunun karşısında ona bir cevap geleceğini çok fazla sanmıyorum. Çünkü bu yaptığı açıklamalara baktığımız zaman, bir çaresizliği de beraberinde görüyoruz. Yani bunun arkasından; bu tür suçlamalar, itirazların arkasından bir iddia yok, bir serzeniş var. Mesela aynı yayında yaptığı birtakım açıklamalar, Katar’la ilgili mesela, “Katar’ı yalnız bırakmamamız lazım, o bizi yalnız bırakmadı” gibi açıklamalar var. Bunların hayatta ne derece karşılığı olur? Ya da şöyle söyleyelim: Ahmet Davutoğlu’nun dış politika konusunda söyleyeceklerinin şu anda varolan hükümet için çok fazla bir anlamı olduğunu sanmıyorum.
Bu şu demek değil: Davutoğlu’nun her söylediğinin dışında hareket edecekler anlamına gelmez. Ama hükümetin, varolan siyasi iktidarın dış politika konusunda Ahmet Davutoğlu’na herhangi bir şeyi danışmayı düşündüğünü sanmıyorum. Davutoğlu’nun kendi başına AKP içerisinde muhalif bir ses olabilme imkânı yok. Dışında bir hareket ortaya çıkarma imkânı da yok. Büyük bir ihtimalle herhalde strateji konularında yazıp çizmeye, belki konuşmaya devam eder. Ama onun Konya’daki yerel televizyona yaptığı açıklamayı geç kalmış, nafile bir hesaplaşma olarak görmek lazım. Aynı zamanda da Ahmet Davutoğlu’nun siyasi olarak geleceğe yönelik bir perspektife ve bir iddiaya sahip olmadığını bize gösterdiğini söylemek lazım.

AKP artık bir şirket

Peki diğerleri yapabilir mi? Diğerlerinin de yapabileceğini düşünmüyorum. Çünkü artık AKP –daha önceki yayınlarda da söylediğim gibi– bir parti olmaktan ziyade şirket görünümünde. Şirketin sahibi ve CEO’su, genel müdürü, her bir şeyi Recep Tayyip Erdoğan. Recep Tayyip Erdoğan’ın yakınında genelde aile fertlerinden ve çok yakın isimlerden oluşan bir çekirdek var. Onun dışındaki kişiler kendilerine Erdoğan tarafından dağıtıldığı kadarıyla belli bir iktidar alanına sahipler. Davutoğlu gibi isimler –ki Abdullah Gül de böyledir ve başka isimler de böyledir– hiçbir zaman bu saatten sonra buna razı olmayacaklardır, yani Erdoğan’ın kendilerine çizdiği alan içerisinde bir siyaset yapmaya. Tabii burada çok önemli bir husus var, onu söylemek şart: Ahmet Davutoğlu parti genel başkanlığını ve başbakanlığı kabul ettiğinde, normalde Abdullah Gül’ün üstlenmesi gereken bu işleri üstlendiğinde, tabii ki Tayyip Erdoğan’ın kendisine sunduğuyla yaptı. Ama o tarihte kendisinin, önce Erdoğan’ın kendisine verdiği izinle, ona sağladığı zeminle başlayıp daha sonra orada kendine bir özerk alan hatta bir bağımsız alan açabileceğini hesaplamıştı. Zaten olay da büyük ölçüde buradan koptu. Erdoğan böyle bir şeye asla izin vermeyeceği için, bütün o gördüğümüz Pelikan Dosyası vs. gibi olaylar yaşandı. Davutoğlu’nun çok ciddi bir hesap hatası sonucu, en son bıraktığı dışişleri bakanlığında, başbakanlığa gelmeden önce dışişleri bakanlığını muhafaza edip başbakanlık ve parti genel başkanlığına yanaşmasaydı belki Davutoğlu şu anda hâlâ Türkiye’de bir şekilde etkisini sürdüren bir siyasi kişi olarak varlığını sürdürebilirdi. Daha fazlasını isterken varolanı da elinden kaçırmış bir kişi olarak galiba siyasi hayatını ciddi bir şekilde, en azından uzun bir süreliğine diyelim, sonlandırdı demeyelim, ara vermiş durumda. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın mutlak hâkimiyetinin sürdüğünü bir kere daha gördük. “Kimlerin yaptığını biliyoruz” dedikten sonra bunun arkasında bir şekilde Tayyip Erdoğan’ın bilgisi ve rızasına rağmen böyle bir şeylerin olamayacağını da herhalde en iyi bilenlerden birisi Ahmet Davutoğlu’dur. Ama tabii ki doğrudan Erdoğan’ı, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ı eleştirme noktasına henüz gelebilmiş değil. Bundan sonra gelebileceğini de açıkçası çok fazla sanmıyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus