Her zaman her şart altında gazetecilik

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/334560601″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler!
Bugün Cumhuriyet Gazetesi Davası nihayet başlayabildi. 260 günü aştı ilk tutuklamalardan bu yana ve ilginç bir şekilde bugün 24 Temmuz, çünkü 1908’de basında sansürün kaldırılmasının yıldönümü. Türkiye’de Basın Bayramı olarak kutlanır. Cumhuriyet Davası’nın mahkeme gününün 24 Temmuz’a verilmesi, bu anlamda çok manidar. Bunu saptayan heyet, 24 Temmuz’un anlamını herhalde bilmiyordur, biliyor olsaydı herhalde bugüne vermezdi, biz gazeteciler için bugünün böyle çifte bir anlamı var. Zaten Türkiye’de gazetecilik bayramı, kutlanabilecek bir şey olmaktan çoktan çıktı; ama yine bunun bir anlamı var 1908’den bu yana. Ve bugün, Türkiye’nin son yıllardaki en büyük basın davasının startı verildi.
Ben uzun bir süredir açıkçası para verip gazete satın almıyorum, yani günlük gazeteleri satın almıyorum; çünkü artık her şey internet üzerinden yürüyor, sosyal medya üzerinden yürüyor; ama bugün gazetelerin birinci sayfalarının nasıl çıktığını merak ederek internette baktım –biliyorsunuz, bunları yan yana koyan birtakım siteler var, gazetelerin birinci sayfalarını verenler– ve orada şunu gördüm: Cumhuriyet, Evrensel ve BirGün dışında, bir de Posta gazetesi –o da Corbyn üzerinden, yani İngiltere İşçi Partisi liderinin Ahmet Şık tişörtüyle getirdiği fotoğraf haberi var–, onun dışında hiçbir gazetede Cumhuriyet Davası’yla ilgili bir haber yok. Hürriyet’te de yok, Milliyet’te de yok, Habertürk’te de yok. Tabii bu şaşırtmıyor, ama insanı birazcık daha fazla üzüyor; çünkü buralarda çok tanıdığımız insan var. Bu tanıdığımız insanlar, içeride yargılanan insanların birçoğunu, hatta hemen hemen hepsini tanıyan insanlar var ve bunun asılsız bir dava olduğunu herkes gibi onlar da biliyorlar; ama her şey bir yana, bu kadar önemli haber değeri olmasına rağmen gazetelerinin birinci sayfalarında bir cümle olsun yazamıyorlar. Bu, Türkiye’de gazeteciliğin bugün geldiği noktayı bize çok net bir şekilde gösteriyor.
Ama aynı zamanda bugün, Çağlayan’da, Adliye –ki dayanışma için oraya giden insanlar da Türkiye’nin bir başka gerçeğini gösteriyor bize– Türkiye’de hâlâ her şeye rağmen, bütün baskılara, engellemelere rağmen gazetecilik yapmak isteyenler var ve o gazetecilik yapmak isteyenlere sahip çıkanlar, onlara destek verenler var; bu önemli bir husus.

İnsanların enerjileri heder ediliyor

Ama şunu söylememe izin verin: Medyaya, genel olarak da gazetecilere yönelik baskıların son dönemde iyice artmasının nedeni sadece muhalefeti susturma değil; muhalefeti ya da iktidardan hoşlanmayan kesimleri etkisizleştirme, pasifize etme ve enerjilerini heder etmelerine yol açma gibi bir fonksiyonu var. Bu öteden beri benim kafamı kurcalayan, birçok meslektaşımla da konuştuğum bir husus, Türkiye’de son dönemde muhalefet denince hep protestolar ve mahkeme önleri geliyor; insanlar sürekli dayanışma gösterileri sergiliyorlar, cezaevindekiler için, işlerini kaybedenler için. Gazetecilik açısından baktığımız zaman da son dönemde Türkiye’de son iki yıldaki en önemli gazetecilik faaliyetleri genellikle şu anda da gördüğünüz –Çağlayan’da Adliye “Sarayı”nın– önünde gerçekleşiyor.
Bu, Gülencilerle AKP ittifakı döneminde de kısmen olmuştu; orada da sayıları bu kadar fazla olmamakla birlikte gazeteciler yargılandı, tutuklandılar. Biliyorsunuz, Ahmet Şık ve Nedim Şener olayı o dönemde çok ciddi bir etki yarattı ülke içinde ve uluslararası kamuoyunda ve birçok şeyin akışının değişmesinde de etkili olduğunu düşünüyorum. Çok önemliydi. Şu anda Ahmet Şık, yeniden tamamen Türkiye’deki iktidar dengeleri değişmiş olmasına rağmen, yine içeride ve onunla beraber yatmış olan arkadaşı ve hep beraber sahip çıktığımız arkadaşı Nedim Şener’in ise geldiği pozisyonu çok fazla kurcalamak istemiyorum, zaten görüyorsunuz.

AKP Cemaat’ten copy-paste yapıyor

Türkiye çok değişti, ama gazetecilerin sindirilmesi, bastırılması değişmiyor ve bugün AKP iktidarı gazetecilere yönelik olarak “FETÖ” diye tabir edilen bu Cemaat yapısı, paralel devlet yapısından öğrendiklerini fazlasıyla hayata geçiriyor. Aslında bugün yapılan davaların büyük bir kısmı, açılan davaların, yapılan tutuklamaların büyük bir kısmının izlerini geçmişteki Ergenekon, Balyoz, Oda.tv gibi davalarda görmek mümkün. Bir kopya –copy paste– olayıyla karşı karşıyayız. Ama o dönemdeki olay, Ergenekon, Balyoz vs. bu tür olaylar, çok ciddi bir şekilde Türkiye’de varolan birtakım iktidar sahiplerinin devletten, iktidardan tasfiye edilmesiydi. Çok farklı bir olay yaşanıyordu; özellikle asker ve askerle ilintili olduğu düşünülen birtakım güç odaklarının, iktidar sahiplerinin tasfiye edilmesi hesaplanıyordu ve burada bir Cemaat-AKP ittifakı vardı ve bu ittifakın çok ciddi bir ayağı da medyada vardı.
Sonuçta ortada bir üçgen söz konusuydu: Önce istihbarat polisleri, birtakım kumpaslar kuruyorlardı, kurguluyorlardı, bunları medyaya pas ediyorlardı, medya bunları haberleştiriyordu, o haberler üzerine savcılar devreye giriyordu ve savcıların gözaltı talimatı verdiği insanları baştaki polisler sorguluyorlardı. Bir üçgen vardı ve bu üçgenin bütün köşeleri büyük ölçüde Cemaatçiler tarafından tutuluyordu ve hükümet de bunlara destek veriyordu, önünü açıyordu belli bir noktaya kadar. Ama MİT Soruşturması’yla beraber bu üçgenin, iktidarın en güvendiği unsurları da kapsama alanına almaya kalkmasıyla işin rengi değişti, neyse…

Siyasi iktidar krizini ertelemek istiyor

O dönemde böyle bir şey vardı, bir iktidarın inşası vardı. Bugün çok daha farklı bir şey var; bugün krizde olan bir siyasî iktidar var ve siyasî iktidar bu krizini ertelemek için, sürekli zaman kazanmak için bir şeyleri uzatıyor ve önünü temizlemeye çalışıyor. Ama ortada zaten belli bir gücü olmayan, etkisi olmayan, yani bir geçmişte Ergenekon, Balyoz’da olduğu gibi belli bir yerleri kontrol etme vs. iddiası olmayan yerlere yöneliyor. Ve burada bakıyoruz ki, iktidarda, kazanma yerine, iktidarı kaybetmeme uğraşı var. Şimdi bugün Cumhuriyet Gazetesi; bu operasyon Cumhuriyet Gazetesi’ne yapıldığı zaman Cumhuriyet Gazetesi’nin etki alanı geçmişten de çok daha fazla daralmıştı ve belli bir kesime hitap eden ve büyük ölçüde de geçmişteki prestijiyle yol alan bir gazeteydi. Ama AKP iktidarı buna bile tahammül edemedi ve çok büyük, en önemli yöneticilerini, yazarlarını sudan sebeplerle içeri attı ve tutuyor. Burada Cumhuriyet’e karşı yapılan bu operasyon ya da başka gazetecilere karşı, özellikle Kürt medyasında çalışan gazetecilere ve diğer yerlerde çalışan gazetecilere karşı yapılan operasyonlar, geçmişteki gibi iktidarın alanını genişletmek ya da iktidar kazanmak için değil; elinden kaymakta olan iktidarın gidişini geciktirmek, daha fazla muhafaza etmek. Yani siyasî iktidar ve bu siyasî iktidarı tekelinde toplamış olan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan bir varkalma mücadelesi yürütüyor.
Ve burada nasıl bir strateji var? Geçmişten şöyle bir farkı var: Şu anda Türkiye’de, uzun bir süredir insanlar, eğer siyasî iktidardan memnun değillerse, imkanlarını birtakım projeler, programlar, siyasî faaliyetler geliştirmeye hasredeceklerine, bütün enerjilerini siyasî iktidarın önlerine çıkarttığı birtakım engelleri ve baskıları protesto etmekle harcıyorlar. Bakıyorsunuz: Muhalefet deyince akla –demin de söyledim– mahkemeler geliyor, sokaklar geliyor ve buralarda genellikle aktif değil reaktif bir muhalefet görüyoruz ve yapılan eylemlerde, protestolarda yeni insanlar gözaltına alınıyor, yenileri konuyor.
Burada ilginç olan şöyle bir şey var: İtirazlar, muhalefet çok fazla ilerleme kaydetmiyor belki; ama siyasî iktidar da pek bir yerden bir yere gidebiliyor değil. Yani Cumhuriyet Gazetesi’nin mensuplarını içeri attıktan sonra Türkiye’de siyasî iktidarın krizi çözülebilmiş değil; ardından yaşanan olaylarda bunu net bir şekilde gördük; en son yaşanan referandumda bunu gördük. Normal şartlarda MHP’yle birlikte girilen bu referandumda % 60 civarında oy alması hiç de şaşırtıcı olmayacak olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, % 50’yi birazcık geçerek –ki bu konuda da tartışmalar var biliyorsunuz– referandumu geçirebildi. Ve Türkiye’de son bir-iki yılda Erdoğan ve siyasî iktidarı kontrol eden kesimler, Türkiye’yi dönüştürücü, heyecanlandırıcı çok fazla bir şey yapamıyorlar; tabii burada bir 15 Temmuz istisnası var: Cemaat’in bu Darbe Girişimi, siyasî iktidarını varkalma çabalarına çok ciddi bir şekilde katkıda bulundu. Şu anda bir yıldır Türkiye’de bütün söylem 15 Temmuz üzerine kurulmuş durumda ve yapılan bütün uygulamalar, bütün hak ihlâlleri 15 Temmuz’la gerekçelendiriyor.

Gazetecilerin aktivizme mecbur bırakılması

Gazeteciliğe dönecek olursak; bu son dönemde gazeteciliğin başına gelen en kötü iş, tabii ki arkadaşlarımızın Kadri’nin, Ahmet’in, Murat’ın, Turhan Ağabey’in ve daha nicelerinin tutuklanması, özgürlüklerinin gasp edilmesi, ailelerin mağdur edilmesidir; tabii ki öncelikle budur, ama bir diğer sorun da gazeteciliğin artık Türkiye’de yapılamaz olması ve gazeteciliği sürdürme potansiyeline sahip olan kişilerin mesleği sürdürmek yerine bir tür aktivizmi tercih etmek durumunda kalmalarıdır. Bugün, birçok meslektaşımızın ne zamandır bir haberini, röportajını vs. Göremiyoruz; ama o meslektaşlarımızı mahkeme önlerinde görüyoruz. Yaptıklarının yanlış olduğunu söylüyor değilim, onu tekrar vurgulamak istiyorum; ancak bu baskılara tepki göstermeye hasredilen enerjiler nedeniyle mesleğimizi yapmakta çok ciddi bir şekilde zorlanıyoruz, birincisi bu.
İkincisi, gazetecilere yönelik uygulamalar, medyaya yönelik baskılar Türkiye’de kutuplaşmayı artırıcı bir enstrüman haline geldi ve sonuçta Türkiye’de zaten gazeteci objektifliği, tarafsızlığı konusunda çok ciddi sorunlar varken, şu aşamada toplumun her kesimine hitap eden gazetecilerin sayısı neredeyse yok hükmünde oldu. Halbuki bir zamanlar Türkiye’de kendisinin duruşu ne olursa olsun, sol, sağ, liberal vs. şuna yakın, buna yakın bazı gazeteciler ve bazı yayın organları Türkiye’de herkesin belli bir krediyle izlediği, önem verdiği kişiler ya da kurumlardı. Türkiye’de ne zamandan beri böyle bir şey kalmadı, çok acı bir olaydır bu; çünkü bugün gazetecilerin ne yazdığından ziyade, niye yazdığı soruluyor ya da niye yazmadığı soruluyor.
Eskiden gazeteciler tarafsız olduklarını kanıtlamaya çalışırken, şimdi vallahi billahi taraflı olduklarını kanıtlamak zorunda hissediyorlar kendilerini. Bunun çok ciddi bir sorun olduğunu, bunun aslında sadece Türkiye’de yaşanan bir sorun olmadığını, ama Türkiye’de çok sert bir şekilde yaşandığını söylemek istiyorum ve bu da işimizi iyice zorlaştırıyor.
Zaten Türkiye’de bugün özgür bir şekilde, bağımsız bir şekilde gazetecilik yapmanın imkânları yok denecek kadar azalmış durumda ve kalan az buçuk enerjimizi de büyük ölçüde siyasî iktidarın basın özgürlüğüne ve gazeteciler yönelik ihlâllerini protesto etmekle geçiriyoruz. Protesto etmenin tabii ki anlamı var, önemi var; ama protesto etmenin yanına şunu da koymak lazım: Bir gazetecinin yaptığı en iyi protestosu, yaptığı haberlerdir, tarafsız haberler, özgün yorumlardır. Bunları yapma imkânımız zaten azalmışken siyasî iktidar bize şöyle bir şey çiziyor: “Gelin burada neyi protesto ediyorsanız edin, ama gazetecilik yapmayın” diyorlar ya da “Gazetecilik diye bunu yapın” diyorlar ve bu bizi, biz gazetecileri iyice marjinalleştiriyor.

Tetikçilerin kaçınılmaz sonu

Medyascope’la ilgili daha önce yaptığımız bazı yayınlarda, Medyascope’u oluşturmamızın temel saiklerinden birisini böyle tarif etmeye çalışmıştım, her zamanda ve her koşulda gazetecilik yapmak, herkese hitap eden gazetecilik yapmak; yani kutuplaşmayı bir veri olarak almamak, bütün bu kutupların üstünde herkese diyecek bir lafı olan bir gazeteciliğin hâlâ mümkün olduğunu düşünüyorum, düşünüyoruz burada, bunu deniyoruz; ne derece başarılı oluyoruz? Onu bilmiyorum, ancak bunu denemek bile başlı başına bir mesele; birçok kişi, birçok meslektaşım, çok sevdiğim arkadaşım, artık böyle bir çabanın anlamı olmadığı noktasına vardılar — ki bu gerçekten üzücü ve Türkiye’de demokrasi, temel hak ve özgürlükler ve hukuk devleti mücadelesinin çok büyük bir kaybı.
Bir noktayı söylemeden edemeyeceğim: Ergenekon döneminde Türkiye’de birtakım tetikçi “gazeteci”ler vardı. Bunlar aslında gazeteci değildi, bunlar medyaya yerleştirilmiş birtakım unsurlardı ve bu kişiler görevlerini yaptılar, birçok insanın hayatını kararttılar ve havalarından geçilmiyordu. Ama ondan sonra dönem değişti, o insanların büyük bir kısmı ülkeyi terk etti ya da saf değiştirdi, şimdi sanki dün Cemaat’in etrafında, Cemaat’in savcıları, polisleriyle beraber komplolar yapan onlar değiller gibi, şimdi hâlâ medyada varolup FETÖ’cü avcılığına çıkanlar var. Çok sayıda var, hatta bunların bazıları son Cumhuriyet Gazetesi’yle ilgili olarak da birtakım yalan haberlere, utanmadan imza attılar.
Bazıları içeride, mesela en çarpıcısı Mehmet Baransu’dur. Mehmet Baransu, uzun zamandır içeride; kimse kendisine sahip çıkmıyor, çıkamıyor değil, çıkmıyor çünkü onun yaptığının gazetecilik olmadığını herkes, zamanında ona gaz verenler de biliyorlardı, savunacak bir şey yok. Ama bugün Cumhuriyet Gazetesi Davası’na baktığınız zaman, çok sayıda insan –mesela şunu biliyorum, biz Kadri’yle Galatasaray Lisesi’nden dönem arkadaşıyız, GS Lisesi’nden çok sayıda arkadaş bugün Çağlayan’a Kadri’ye destek vermeye gitti– başka yerlerden insanlar, sivil insanlar bu tutukluları hiç tanımasalar bile insanlar destek vermeye gittiler, çünkü biliyorlar ki bu insanlar gazeteci. Gazetecilik yaptıkları için oradalar ve o insanlar gazeteciliği toplumun çıkarı için yapıyorlardı ve toplumun bir parçası olan bireyler de onlara bir nevi vefa borçlarını ödemek için oraya gittiler.
Dünkü tetikçilerin akıbeti neyse, bugünkü tetikçilerin akıbeti o olacak, er geç bu dönem geçecek, bu yapılan hukuk-dışı uygulamalar ve buna alet olan herkesin bir şekilde karşısına bugün yaptıkları çıkacak. Arada tekrar dönme becerisi gösterenler olur mu bilmiyorum, hiçbir şey olmamış gibi, “Zaten o dönemde de şu yanlıştı, bu yanlıştı” deyip tornistan edenler muhakkak çıkacaktır, çıkmak isteyecektir; ama şunu biliyorum ki: Bu dönemin tetikçilerinin de yarın duruşması olduğunda –ki eminim olacaktır, çünkü Türkiye çok dinamik bir ülke– Türkiye hukuk devletinden, temel hak ve özgürlüklerden bu denli uzak bir şekilde çok uzun süre yaşayamaz; bu ülkede tekrar hukukun, temel hak ve özgürlüklerin tesisi kaçınılmaz bir şekilde olacak ve bugünün tetikçileri de yarın öbür gün yargılandıklarında –ki umarım ömrüm vefa eder ve o günleri görürüm– onların desteğine kimsenin gitmeyeceğini biliyoruz. Çünkü yaptıkları utanç verici bir şey, o tür insanlara destek vermek de utanç verici bir şey olacağı için, doğru dürüst kimse kendilerine destek vermeyecektir.
Ama görüyoruz: Arkadaşlarımıza olmadık iftiralar atıyorlar, sürekli uyduruyorlar; çok iyi tanıdığımız insanlar hakkında akıl almaz şeyler söylüyorlar ve onların pervasızlığıyla onlara cevap verme imkânımız yok. Onlar cezaevindeki insanlara bin söylüyorlar, siz bir söylemeye kalktığınız zaman başınıza bir yığın başka çoraplar örmeye kalkabiliyorlar. En son Ahmet Şık’a böyle bir şey yapmaya kalktılar, Cumhuriyet Gazetesi’nin toplamına yapmaya kalktılar, tüm sanıklara; ama şunu biliyoruz ki: Şu anda Türkiye’de gazetecilik anlamında baktığımız zaman, gazetecilik onuru ve haysiyeti denildiğinde ilk akla gelen isim kesinlikle hiç tartışmasız bir şekilde Ahmet Şık’tır. Tabii ki diğer arkadaşların hepsinin ayrı ayrı önemi var, ama Ahmet Şık’ın her devrin istenmeyen gazetecisi olması, başlı başına onun ne kadar sağlam bir duruşa sahip olduğunu bize gösteriyor. Dolayısıyla Ahmet Şık’a zamanında ne demiştik? “Dokunan yanar” demişti Ahmet Şık ve biz de ona sahip çıktığımız zaman o dönemde, “Ahmet Şık’a dokunan yanar” dedik ve hakikaten öyle oldu. Ahmet Şık’a dokunmaya kalkanların şu anda kimisi fareler gibi kaçıyor, kimisi terk edilmiş bir şekilde çile çekiyor ve kimisi de yalan söylüyor, o zaman da yaptıklarını gizlemeye çalışıyor.
Bu formül bugün için de geçerlidir; Ahmet Şık’a ve diğer, mesleklerini ellerinden geldiğince başarılı bir şekilde yapmaya çalışan gazetecilere yönelik komplo düzenlemeye çalışan herkes sonuçta kaybedecektir, buna eminiz, eminim, sadece bu biraz zaman alabilir; olabilir, acelemiz yok; bekleriz. Umarım bir an önce bu zaman gelir.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus