İSTANBUL (Medyascope) – Komedyen, yazar ve oyuncu Kaan Sekban, Medyascope’a verdiği röportajda ünlülerin toplumsal ve siyasal meseleler karşısındaki tutumunu, mizahın sınırlarını ve beyaz yakalıların dönüşen ruh hâlini anlattı. “Toplumsal meselelere ses çıkarmak için partizan olmaya gerek yok” diyen Sekban, doğruları savunmanın bedelleri olsa da bundan korkulmaması gerektiğini ifade etti.
Haber özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Kaan Sekban, toplumsal ve siyasal meselelere duyarlı olmanın partizanlık gerektirmediğini savunuyor.
- Ünlülerin kutuplaşma ortamında saygı görmesinin, kimseyi ötekileştirmemekten kaynaklandığını belirtiyor.
- Sekban, kariyerinde kayıplar yaşasa da bunu zarar olarak görmüyor, çünkü üretiyor.
- Mizahın, toplumsal olaylarla bağlantı kurarken dikkatli bir şekilde işlenmesi gerektiğini vurguluyor.
- Beyaz yakalıların yaşam koşullarının zorlaştığını ve gençlerin alternatif yollara yöneldiğini ifade ediyor.

Kaan Sekban, toplumsal ve siyasal olaylara şöhrete kavuşmadan önce de tepki gösterdiğini ve ünlülüğün bazı insanları dönüştürse de onu dönüştürmediğini ifade etti:
“Elbette daha çok insana ulaştığım için sorumluluk hissediyorum; ama ben hep böyleydim. Hiç kimse beni tanımıyorken de böyleydim. Tanınınca değişmedim. Bazı insanlar belki ünlü değilken ses çıkarıyorlardı; ünlü olunca ‘Daha çok insana hitap ediyorum, her görüşten insana ulaşıyorum. Bir tarafın adamı gibi görünmeyeyim’ mantığıyla susmayı tercih edebiliyorlar.”
Toplumsal meselelere ses çıkarmak için partizan olmaya gerek olmadığını düşünen Kaan Sekban, “İmamoğlu’na özgürlük isterken illa ki CHP’li olmanıza gerek yok. Veyahut Demirtaş’ın tutukluluğuna tepki gösterirken, Doğu’daki kayyumlara ses çıkarırken DEM Partili olmak zorunda değilsiniz. Adalet duygusu çok objektif ve nesnel bir duygu” dedi, kutuplaşma ortamının tepkileri engellediğini belirtti:
“Bence kesinlikle susulmamalı. Ama artık susanlara da kızamıyorum çünkü o kadar nefret dolu, kutuplaşmış bir ülkeye dönüştük ki.”
“Kimseyi ötekileştirmiyorum”
Sekban, kutuplaşma ortamına rağmen toplumun farklı kesimleri tarafından saygılı karşılanmasının ise kimseyi ötekileştirmediğinden kaynaklandığını belirtti:
“Çünkü kimseye hakaret etmiyorum. Kimseyi aşağılamıyorum. Özellikle 19 Mart sürecinde vicdanı olan Cumhur İttifakı seçmenine de güvendiğimi söylüyorum. Çünkü biraz vicdanı olan, biraz aklını kullanan insan bu operasyonun siyasi olduğunu görebilir. Bu mesajları birine yaranmak ya da bir kesime yalakalık etmek için vermiyorum. Aklını kullanan, vicdanı olan insanlara güveniyorum.
Ben kimseyi ötekileştirmeden, hiçbir vatandaşı aşağılamadan konuşuyorum. Hatta karşı cenaha oy veren vatandaşları çantada keklik gibi görüp aptal yerine koyan insanlara öfkemi yöneltiyorum. Yaptığım toplumsal ve siyasal eleştirilerde paylama amacından çok karşı taraftaki insanlara seslenme amacı taşıyorum. Çünkü bu hepimizin memleketi. Bu ülkede dolar 45 lira olduğunda sana da 45 lira bana da 45 lira. Giren herkese giriyor.
Muhalefette de yanlış gördüğüm şeyleri eleştiriyorum. Kılıçdaroğlu aday olduktan sonra mecburen destekledim ama aday olana kadar ‘Olmasın’ diye çok ses çıkardım. Ben olaya daha çok vatansever ve memleketçi bir yerden bakıyorum. TİP’in de yanlışlarını söylerim, DEM Parti’nin de yanlışlarını söylerim. Herkesin yanlışını söylemek lazım. Vatandaş gözüyle bakmak lazım.”

“Bunu kendi zararım olarak görmüyorum”
- Muhalif kimliğinizden dolayı kariyerinize dair kayıplar yaşadınız mı?
Sorunun cevabı evet ama ben bunu zarar olarak görmüyorum. Çünkü üreten bir insanım. Ürettiğim şeyle para kazanıyorum. Beni bir gösteriye almazlarsa başka yerde yaparım. Bu benim için problem değil.
Hayatta her şeyin bir bedeli var. Özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde ses çıkarmanın bedeli de bu. Hem ses çıkarayım hem herkes benimle çalışsın düzeni maalesef yok. Bu dünyada da böyle aslında. Susan Sarandon da Filistin konusunda ses çıkardığı için bunu yaşadı. Bassem Youssef de öyle.
Bazen bir marka benimle çalışmaktan vazgeçiyor. Ben bunu onların zararı olarak görüyorum, kendimi iyi-kötü bir marka olarak görüyorum. Benimle duruşumdan dolayı çalışmak istemiyorsa bu markanın kaybıdır, benim değil. Ben parayı almayı vereyim, onu zaten yaptığım işten kazanırım. Gösterilerim dolu, içeriklerim ilgi görüyor. Benimle çalışmak istemeyen bir marka ya da beni sahneye çıkarmayan bir kurum varsa bu onların kaybı, benim değil.
O markaların reklamlarında oynattıkları isimlerin çoğu belki iki yıl sonra hatırlanmayacak. Ama belki ben hep doğruları savunan bir insan olarak hatırlanacağım. Bunu kendimi övmek için söylemiyorum. Bana desinler ki: ‘Ben bu herifi hiç sevmem, hiç de komik bulmam. Ama helal olsun, eğilip bükülmedi. Doğru bildiğini en zor zamanda bile söyledi.’ Bu benim için yeterli.
“Herkese her şeyi yapabilirler”
- Toplumsal ve siyasal olaylara duyarlılığınızdan dolayı endişe duyuyor musunuz? “Başıma bu gelebilir” korkusunu hissediyor musunuz?
“Ben hissetmiyorum ama beni sevenler hissediyor. ‘Ne olur artık tonunu düşür’ diyorlar. Ben de tonumu düşürdüğümde ya da kendimi daha yumuşak ifade ettiğimde onları düşünüyorum. Ailemi, annemi babamı düşünüyorum. Allah korusun bir şey olsa… Hapse atılmak, sabaha karşı tutuklanmak çok kötü bir şey. Böyle durumlarda bile en çok beni sevenleri düşünürüm. O yüzden kendimle ilgili değil ama beni sevenlerle ilgili düşünmek zorundayım.
Ama soğukkanlılığı korumak lazım fakat bu durumu normalleştirmek istemiyorum. ‘Silivri soğuktur’ gibi şakalar yapan insanları hemen tersliyorum. Şakalaştırmak, normalleştiriyor. En büyük tehlike bu. Çünkü bunu normalleştirmek o zihniyetin ekmeğine yağ sürer. Doğruları savunduğumuz için bundan korkmamalıyız.

“İnancımı hiç kaybetmedim”
- Değiyor mu derken, artık bir şeylerin değişmeyeceğine dair bir inançsızlıktan mı söz ediyorsunuz?
Hayır, bu ülke değişecek. İnancımı hiç kaybetmedim. Ülke değişti bile aslında. Değiştiği için zaten bu hukuk zulmü yapılıyor. Ülke değişti, değişiyor ve değişecek.
Ama bazen bir şey paylaştığımda ‘Bu da sırtını yasladı, buradan ekmek yiyor, CHP’nin trolü’ gibi yorumlar duyuyorum. Böyle şeyleri görünce insan ister istemez ‘Ben bu insanlar için mi ses çıkarıyorum?’ diye düşünüyor. Ama sonra şunu hatırlıyorum: Ben o insanlar için konuşmuyorum. Memleket için konuşuyorum. Haksız yere içeride tutulan insanlar ve aileleri için ses çıkarıyorum. Birkaç kişinin lafına kızıp neden susayım? Ben memleket için konuşuyorum.
- Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay gibi tutuklu siyasi isimler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bir kere hiç kimse siyasi düşüncelerinden, sözlerinden dolayı içeride bu kadar uzun süre kalmayı hak etmiyor. Osman Kavala Gezi ile ilişkilendiriliyor; ‘Gezi’yi organize etti, Gezi’yi finanse etti, hükümeti yıkmak istedi’ gibi şeyler üzerinden yargılanıyor. Tutuksuz yargılama diye bir şey unutuldu. Herkesi kodese atıyorlar, iddianame çıkmadan insanları içeride tutuyorlar. Biz maalesef bir yargı garabetinin içine dönüştük. O yüzden herkesin tutuksuz yargılanması gerektiğini düşünüyorum.
Demirtaş’ı ‘terörle iltisaklı’ diye içeri atıyorsun ama Öcalan’a ‘kurucu önder’ gibi ifadeler kullanılıyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Demirtaş’ı kendi partisini de çok yalnız bıraktığını düşünüyorum. Ama Demirtaş’la bir fırsat kaçırıldı: Kürt siyasetini sadece Güneydoğu ile sınırlı bir siyasetten Türkiye siyasetine taşıma fırsatı vardı. DEM Parti, sırtındaki terör bagajından kurtulup gerçekten sivil siyasi bir bütün Türkiye hareketi olacaksa bu Demirtaş’la olabilirdi.
Ama bu iktidar tarafından istenmedi. Demirtaş ‘terörle iltisaklı’ diye içeri atıldı. HDP’de olduğu için herkesin zihninde ‘Bu adam PKK’lı’ algısı oturtulmak istendi. Bence HDP’nin de bir yere sıkışması iktidarın işine geliyor. HDP orada sıkışsın, CHP İzmir’de ve biraz Antalya’da sıkışsın. İktidarın istediği bu. Bu ezberi bozmaya çalışan bir Demirtaş çıktı, bir de İmamoğlu çıktı.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları var. Can Atalay ile ilgili Anayasa Mahkemesi kararları var. Milletvekili olan bir insanın içeride tutulması büyük bir hukuksuzluğun parçası. Ama ben bu günlerin geçeceğini düşünüyorum. Hiçbir zaman umutsuz değilim.
- Biraz komedyen kimliğinize değinmek istiyorum. Mizahınızın beslendiği kaynakları nasıl tarif edersiniz?
Benimki günlük şehir hayatı. Eski bankacı olduğum için beyaz yakalı hayatımı gözlemleyerek çıkış yaptım. Sonra kendimi sadece beyaz yakayla sınırlamamak için gözlemlediğim her şeyi mizahıma dâhil ettim. Günlük hayatta komik bir şey gördüğümde onun mizahını yapıyorum. Benim mizahıma daha çok kentli insan mizahı diyebiliriz. Günlük hayattan besleniyor. Anne baba mizahını çok seviyorum. Teyze-amca mizahını, iş hayatı mizahını seviyorum. Ünlü mizahını da çok seviyorum çünkü ünlüler saçma sapan hareketleriyle komediye çok malzeme veriyor. Dolayısıyla etrafta gördüğümüz her şey diyebiliriz.

“Artık insanlar siyah Vito’ların içinde star görmek istemiyor”
- Sizce ünlülerin sık sık “malzeme” hâline gelmesi; şöhreti psikolojik olarak taşıyamamalarından mı, yoksa ünlülüğün dayattığı kalıpların içinde sıkışmalarından mı kaynaklanıyor?
Bir kısmı, çok hızlı şöhrete kavuşmuş insanlar. Çok hızlı ve altyapısız biçimde şöhrete kavuşunca insan bir anda ‘Her şeyi ben bilirim, her şeyin en iyisini ben yaparım, herkes benim sözümü dinler’ kafasına girip saçmalamaya başlıyor.
Bu çok genç yaşta geliyorsa en tehlikeli şey. Çünkü bunu hazmetmek kolay değil. İyi ki 35 yaşından sonra bu işlere girdim. Bir gecede muazzam milyon dolarlar kazanmadım. Bu yaptığım işi 22-23 yaşında yapıp bu ilgiyi görseydim, kesinlikle kıçı başı dağıtırdım.
Bazı ünlüler hayata ve topluma dair hiçbir şey bilmiyor. Kendilerini cam fanusun içine kapatmışlar. Bunlar biraz eski tarz ünlüler. Cam fanusun içinde herkes ‘Ağam, paşam, harikasın’ dediği için kendi eserlerindeki, üretimlerindeki defoları görmüyorlar. Hiçbir eleştiriye açık değiller. En ufak eleştiride deliriyorlar. Artık insanlar siyah Vito’ların içinde star görmek istemiyor. Toplumun dertleriyle dertlenen, konserinde ‘hak hukuk adalet’ diyen insanları görmek istiyorlar. 19 Mart sürecinde de gördük. 19 Mart sürecinde ses çıkarmayan birçok ünlü tepki gördü, karizmaları çizildi. Artık insanlar ekranda gördükleri insanlarla bağ kurmak istiyor.
“Her şeyin mizahı yapılabilir ama nasıl işlendiği çok önemli”
- Politik doğruculuk mizahta olması gereken bir şey mi? Belirli sınırlar çizilmeli mi, yoksa politik doğruculuk mizahın yaratıcılığını kısıtlayan bir engel mi?
“Bence her şeyin mizahı yapılabilir. Ama onu nasıl işlediğiniz çok önemli. Ofansif mizah da yapılabilir. Roast kültürü çok önemli. O tür roasting şovlarında, kime roast yapılacaksa, kim gömülecekse önce o kişi çok güzel yüceltilir; sonra gömülür. Bizde böyle değil. Herkes, ağzına sıçarsa ofansif mizah olur zannediliyor. Ofansif mizah o değil. Bence her şeyin mizahı yapılabilir ve yapılmalı. Bu konuda kesinlikle sınır yok. Ama özellikle ofansif alanlara girilecekse anlatı çok iyi kurulmalı. Mesela doğrudan nefret söylemiyle yapılan şey ofansif mizah değildir. Bizde ise herkes çok alıngan. Anne babalarla ilgili şaka yapıyorsun, anne babalar alınganlık gösterebiliyor. Beyaz yakayla ilgili yapıyorsun, ‘Bizi gömüyorsun’ diyorlar.”
“Kendimize gülünmesini ayıp sayan Ortadoğulu bir tarafımız var”
- Acaba Türkiye’nin siyasal ve toplumsal iklimi çok sertleştiği için insanlar kendilerini koruma refleksiyle mi her şeye alınıyorlar?
O da var tabii. Eski 20 yıl önceki toplum psikolojisi yok. Şu an herkes çok gergin. Bunun yüzde yüz etkisi var. Ama bir de kendimize gülünmesini ayıp sayan Ortadoğulu bir tarafımız var: “Kendine mi güldüreceksin? Gülünç olma.” Gülünç ol, ne olacak? Gülsün insanlar. Ben kendimle dalga geçerek bu kariyerimi inşa ettim. Bir de toplumsal kibir var bizde. Alınganlığın yanında toplumsal kibir de var. Ama siyasi konjonktürün de çok etkisi var.
Batı’da izleyiciler çok daha rahat izliyor. Orada da cancel kültürü önemli bir mesele oldu ama yine de çok özgürler. İzleyici çok komplekssiz. Ortam çok daha özgür ve relax. Bu da komedyeni rahatlatıyor. Daha rahat üretiyorsun. Mizah oksijeni bol bir ortamda çıkıyorsun.
- Amerika ve Türkiye’de işletmecilik deneyimleriniz nasıl oldu?
New York’u ve oraya gitmeyi çok seviyorum. Beni çok besleyen bir şehir. Artık turist olarak gitmekten sıkılmıştım; orada daha dolu bir amacım olsun istedim.
Bir arkadaşımla “Türk kahvaltısını klişe olmadan güzel bir şekilde tanıtabileceğimiz bir yerimiz olsa” derdik. Böyle bir hayale girdik. Klasik bir Türk restoranı görüntüsünden uzağız. West Village, Soho bölgesindeyiz. Amerikan, Akdeniz ve Türk tarzının çok tatlı bir karışımı oldu. Dünyanın merkezinde Türk mutfağını Amerikan kültürüyle karışık sunmak ve bunu restorandan daha fazlasına, bir community center’a dönüştürmek gibi bir hayalimiz var.
Beyoğlu’nu tekrar cazibe merkezi hâline getirmek gibi bir tutkum da var. Hep “Beyoğlu eski Beyoğlu değil” deniyor. Gelin sahip çıkın, tekrar eski Beyoğlu yapalım. O yüzden Beyoğlu’nda olmasaydı girmezdim. Gelenler “10 seneden sonra ilk kez Beyoğlu’na geldik” diyor. Bu beni çok mutlu ediyor.
“Bir beyaz yakanın kirasını ödemesi zorlaştı”
- Sizce bugünün Türkiye’sinde beyaz yakalık insanın potansiyelini kısıtlıyor mu ve beyaz yakaların içinde bulunduğu durumu nasıl görüyorsunuz?
Evet, ancak bence sadece beyaz yakalık diye bakmayalım. Esnaflık da bazen çok tekrarlı olabilir. Benim derdim her gün aynı şeyi yapmakla. Her gün aynı şeyi yapmak insanı öldüren bir şey. En sevdiğiniz işi bile her gün aynı şekilde yaparsanız o sizi öldürür.
O yüzden mutlaka farklılaşacak, iş yapımınızı artıracak şeyler bulmanız lazım. Beyaz yakalıyken de farklı projeler yaratmak, farklı sorumluluklar almak, bazen zor da gelse, sıkıntı da yaratsa, canınıza da dokunsa farklı şeyler yapmak insana iyi gelen challenge’lardır. Her gün aynı denize girersen, dünyanın en güzel denizi de olsa sıkılırsın. Yüzmeyi bildikten sonra farklı denizlere girmekten çekinmemek lazım. Ben bunu hayatımda hep yapmaya çalışıyorum. Ama tabii her şeye atlamak değil; ilgi alanın olabilecek şeylere yönelmek.
Ülkedeki konjonktür herkese olduğu gibi beyaz yakalılara da yansıyor. Benim zamanımda en azından işini sevmesen de kazandığın parayla tatile çıkabiliyor, ev alabiliyor, krediyle bir şeye girebiliyor, araba alabiliyor, ülkenle ilgili gelecek planı yapabiliyordun. Şimdi bu gittikçe zorlaştı. İşe giren genç bir beyaz yakalının kazandığı parayla kira ödemesi, yurt dışına gitmesi, araba alması, kendine bir şey yapması çok zorlaştı. Kendilerini güvende hissetmiyorlar. Beyaz yakalık, “Yarın ne yapacağım?” sorusuna cevabı olmayan kitlelere dönüştü. Bu yüzden işler çok daha zorlaştı.
O yüzden gençler “Beyaz yaka nereye kadar?” diye sorguluyor. “Startup kurayım, TikTok açayım, OnlyFans açayım, YouTuber olayım” düşüncesi yayılıyor. Herkes genç yaşta kolay para peşinde koşmaya başladı. Bizde emek çok ucuz olduğu için insanlar TikTok’ta para kazanmaya bakıyor. Emeğe değer verirsen insanları tekrar emek harcamaya teşvik edersin. Emeğe değer vermezsen insan “Ben bu kadar çalışıyorum, karşılığı bu mu?” diyor.








