Kadri, Ahmet, Murat…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/335636994″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Cuma günü Cumhuriyet Gazetesi Davası’nın ara kararı sonucu 12 kişiden 5 kişinin tutukluluğu devam etti, 7 kişi serbest bırakıldı. Tabii ki tahliye olan 7 arkadaş için sevindik, ama geri kalanlar için de üzüntümüz sürüyor. Bunlardan üçünü çok yakından tanıyorum, Kadri Gürsel, Ahmet Şık ve Murat Sabuncu’yu. Akın Atalay çok fazla tanıdığım biri değil, Cumhuriyet gazetesinin, vakfın yöneticisi; bir de bir sosyal medya hesabı nedeniyle Cumhuriyet’le alâkası olmadan tutuklanan birisi var, Kemal Aydoğdu diye; o da zaten hiç kimsenin bildiği birisi değil.

Ahmet-Nedim’den Ahmet-Kadri-Murat’a

Cuma günü karardan sonra burada, Güne Bakış yayını vardı ve orada hızlı bir şekilde birtakım değerlendirmeler yapmıştım. Bazı şeyleri tekrarlayabilirim, ama şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Bugün bu yayını esas olarak, bir analiz falan yapmaktan ziyade, tutukluluklarının devamına karar verilen arkadaşlarımın yanında olduğumu belirtmek için yapıyorum; yani bu esas olarak kişisel bir yayın. Hatırlayanlar olacaktır, zamanında Ahmet Şık ve Nedim Şener yine bir komployla içeri atıldıkları zaman o tarihte Vatan gazetesinde köşe yazıyordum ve NTV’de de program yapıyordum. Vatan gazetesinde Ahmet ve Nedim’in günlerini sayıyordum, köşemde sürekli olarak o yer alırdı; NTV’deki Yazıişleri yayınlarında da hemen hemen her vesileyle bu olayı, özellikle duruşmalarında dile getiriyordum. Bunun bir anlamı olduğunu düşünüyordum, bunun bir bedeli vardı ve o bedeli de zamanında herkes bir şekilde ödedi; ama sonuç olarak her zaman için uğrunda bedel ödenebilecek türden şeylerdir bunlar.
Bugün de böyle bir durumla karşı karşıyayız; bugün de Türkiye’de geçmiştekinden daha ileri bir baskı ortamı var, özellikle medya üzerinde ve gazeteciler üzerinde ve çok bedeller dayatılıyor, bedeller ödeniyor ya da atacağınız adımlara göre de birtakım şeyleri göze almanız gerekiyor. Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu ve birçok başka gazeteci için, biz gazetecilerin bunları bir şekilde göze alması gerekiyor. Bir anekdot anlatmak istiyorum — daha önce bir yayında bahsetmiş olabilirim: Ahmet ve Nedim’in cezaevindeki tutuklulukları sürerken, birdenbire Akit gazetesinde hakkımda peş peşe yayınlar çıktı, o yazıları yazan kişi o tarihte Akit gazetesinin Ankara temsilcisiydi; şimdi FETÖ’den içeride, uzun zamandan beri, darbenin hemen ardından içeri girdi. O tarihte Akit gazetesi olduğu için, doğrudan Cemaat’in değil de hükümete yakın bilinen bir gazete olduğu için, ilk başta bu yayınların hükümet ürünü olduğunu, olabileceğini düşündüm ve Ankara’da tanıdığım birtakım insanlarla görüştüğümde, bana o yayınların da Cemaat’in işi olduğunu söylemişlerdi ve gerekçe olarak da benim Ahmet ve Nedim’e sahip çıkıyor olmam ya da onlardan sürekli bahsediyor olmam gösterilmişti. Ben de o tarihte AKP’nin üst düzey yöneticisi olan birisiyle sohbetimde, hatırlıyorum, “Ne yapmamı öneriyorsunuz?” diye sorduğumda, “Aynen bildiğin gibi yoluna devam etmen iyi olur” demişti ki ben de onu yaptım zaten. Ve daha sonra o tarihte yalnız, çok iyi hatırlıyorum, o yayınlar olduğu zaman AKP’nin içerisindeki bazı kişiler genellikle sessiz kalmayı tercih ettiler; hatta yine o tarihte hakkımda yapılan bu yayınları, Akit gazetesinin bu yayınlarını, kendilerine sol diyen birtakım internet siteleri de büyük bir iştahla kullanmışlardı, bunu hatırlıyorum.
Ama onu yaptık; bugün de benzer bir şekilde Ahmet, Kadri ve Murat içerideler, başka arkadaşlarımız da içeride; ama en sıcağı olarak bunlar burada ve şimdi de onlardan bahsetmemiz halinde başımıza bir şeyler gelebileceğini söyleyen, ima edenler var; olabilir.

Hüseyin Gülerce’yi bilenler biliyor

İlk baştan itibaren mesela, bu konuda ilk konuştuğumuz andan itibaren, örneğin Hüseyin Gülerce tarafından “kripto FETÖ’cü” ilan edilmiştim. Hüseyin Gülerce’yi bilenler biliyor. Hiçbir zaman Fethullahçı olmamakla beraber, kraldan çok kralcı olarak her zaman Fethullah Gülen’in en yakınında olmaya çaba sarf etmiş ve Fethullah Gülen’in “sağ kolu” benzetmesine hiç itiraz etmemiş birisi olarak yıllarca Türkiye’de sırtını dayadığı Cemaat’in imkânlarıyla birçok kişiyi çok ciddi bir şekilde hedef göstermiş vs. birisi. Ve şimdi de hiçbir şey olmamış gibi, insanların FETÖ’cü olup olmadığı, hatta FETÖ’cü olmanın da ötesinde kripto FETÖ’cü olup olmadıkları konusunda kendini otorite ilan etti. İşin acayip ve acı tarafı da yargının onun kendisini böyle otorite ilan etmesine itibar etmesi ve Cumhuriyet Davası’nda kendisini tanık olarak göstermesidir. Geçen bunu yazdım, bir kere de bunu söylemek istiyorum: Eğer 15 Temmuz başarılı olsaydı –iyi ki olmadı, Türkiye’nin verilmiş sadakası varmış– şuna kesinlikle eminim –herhalde birçok kişi de benimle aynı görüştedir– Ahmet ile Kadri yine içeride olurdu muhtemelen ve Hüseyin Gülerce ve benzeri isimler de yine onlar aleyhine tanıklık yapan kişiler olurlardı.
Hüseyin Gülerce en dikkat çeken, en göze batan isim; ancak şu anda özellikle hükümete yakın medya kuruluşları içerisinde yer alan çok sayıda ismin ve her yazılarında muhakkak birilerini FETÖ’cülükle itham eden, her taşın altında FETÖ arayan isimlerin önemli bir kısmının zamanında bu Cemaat denen yapının dümen suyunda gittiğini, içlerinden birçoğunun Pensilvanya’ya gittiğini, Fethullah Gülen’le fotoğraf çektirdiğini, onun için şiirler yazdığını, onun için övgüler düzdüğünü, ona Hocaefendi demedi diye insanları sıkı bir şekilde eleştirip azarlayarak hatta hedef gösterdiklerini biliyoruz. Hiçbir şey olmamış gibi, bunların hepsinin üzerine sünger çekmiş gibi, şimdi başka bir pozisyon alıyorlar ve ama şunu da biliyoruz ki, eğer 15 Temmuz başarılı olsaydı, bugün FETÖ dedikleri şeye yönelttikleri eleştirileri Tayyip Erdoğan ve AKP’nin diğer üst düzey yöneticilerine yöneltiyor olacaklardı.

Sorun omurgasızlar değil onlara itibar eden devlet

Buradaki sorun birtakım insanların omurgasızlığı meselesi değil; devletin işlerini bu tür insanlar üzerinden görüyor olması ve hukukun da Adliye’nin de bu tür şeylere itibar ediyor olması. Cumhuriyet İddianamesi bunun başlı başına bir örneğidir; hiçbir iler tutar tarafı yok, ama tüm dünyanın ilgisini çeken bir davayı bunun üzerine oluşturdular — ki iddianameyi ilk kaleme alan kişinin de FETÖ’den yargılandığını biliyoruz, böyle bir garip durumdayız. Buna karşılık Ahmet Şık’ın zaten FETÖ denen yapıyla ilgisinin ne olduğunu bilmeyenimiz yok, Kadri benim çok eski bir arkadaşım ve çok sık görüştüğüm, bu konuları yıllardır konuştuğum, tartıştığım bir kişi; onun Cemaat yapısına karşı, değil herhangi bir sempati, empati bile duymadığının birinci derecede tanığıyım; bir gazeteci olarak olabildiğince mesafeli bir şekilde bu konuda çok önemli değerlendirmeler yaptı; zaten bunun kayıtları da –biliyorsunuz– paylaşılıyor sıklıkla. Hele bir tane Hüseyin Gülerce’yle birlikte oldukları bir yayın var ki, o zaten her şeyi özetliyor; çok net bir şekilde çok daha önceden bu yapının ne olduğunu herkese çekinmeden söyleyebilmiş bir insandır. Onlar şu anda bir şekilde FETÖ’yle irtibatlandırılırken, gerçek anlamıyla bu hareketin 15 Temmuz’u yapabilme cesaretine erişmesinde çok ciddi katkıları olan birtakım insanların –medyada ve medya dışında tabii– şu anda onları çok etkili bir şekilde suçladıklarını görüyoruz.

15 Temmuz’a nasıl bakmalı

Peki ne yapmak gerekiyor? Burada şöyle bir husus var: Bütün bu 15 Temmuz tartışmaları galiba şu noktada düğümleniyor: Bir 15 Temmuz’un öncesi var. Yani büyük ölçüde AKP’yle Cemaat’in işbirliği yaptığı, koalisyon yaptığı dönem bu. Bir 15 Temmuz’un kendisi var, Cemaat’in bu darbeye girişmesi var; bir de 15 Temmuz sonrası var. Şimdi bu üçünü ayrı ayrı ele almak gerekiyor. Tabii ki birbiriyle ilişkisi içerisinde ayrı ayrı ele almak gerekiyor. Yani 15 Temmuz öncesinde kim kimle ne yapıyordu? 15 Temmuz’da kim ne yaptı? 15 Temmuz sonrasında kim ne yapıyor? Bütün bunlara baktığımız zaman, ilk başta şunu görüyoruz — hızlı bir şekilde söylemeye çalışıyorum: 15 Temmuz öncesinde AKP’yi ve Cemaat’i birlikte eleştirmek gerekiyor; AKP ve Cemaat’i ve onlara destek veren kesimleri, bu ittifakı birlikte eleştirmek gerekiyor. 15 Temmuz’dan birinci derecede sorumlu olan Cemaat’tir. 15 Temmuz’da Cemaat’i çok ciddi bir şekilde sorgulamak ve bu giriştikleri kalkışma nedeniyle onları mahkûm etmek gerekiyor. 15 Temmuz sonrasında da bu 15 Temmuz’u bahane ederek bütün her türlü muhalif düşünceyi bastırmaya çalışan Tayyip Erdoğan yönetimini eleştirmek gerekiyor.
Bize sürekli olarak iki taraf da şunu söylüyor: “15 Temmuz öncesini unutun.” İki taraf da 15 Temmuz öncesi için kandırıldık diyor. Fethullahçılar da kandırıldıklarını söylüyorlar, AKP’liler de kandırıldıklarını söylüyorlar. Her iki taraf da aldatıldığını söylüyor. 15 Temmuz’un kendisine baktığımız zaman, Fethullahçılar bunun aslında kendileri tarafından yapılmadığını… En son biliyorsunuz Fethullah Gülen işi ulusalcılara ve Kemalistlere kadar taşıdı. Daha önce başka bir şeyler demişti. Hükümet bizden sadece 15 Temmuz’u konuşmamızı istiyor. Yani “Bunlar bunu yaptı, onlara karşı mücadelemizde bize sonuna kadar, kayıtsız şartsız destek olun” diyor. Ama 15 Temmuz sonrasında da esas olarak bütün bu Olağanüstü Hal uygulamaları, Kanun Hükmünde Kararnameler, işlerinden atılanlar, gözaltına alınanlar, tutuklananlar vs., bunun birinci derecede sorumlusu siyasî iktidar. Bu sefer de Cemaat bize sadece bunlarla uğraşmamızı söylüyor. Hatta şöyle bir akıl da yürütüyorlar: Bütün bunları yaptığına göre aslında 15 Temmuz’u da pekâlâ Erdoğan yapmış olabilir. Burada olabildiğince serinkanlı bir şekilde, bu üç dönemi ayrı ayrı, ama birbirleriyle ilintili bir şekilde ele alabilmek ve bu üç dönemin de sorumlularıyla ayrı ayrı yüzleşebilmek gerekiyor. Bu anlamda Kadri Gürsel, Ahmet Şık ve Murat Sabuncu gibi gazeteciler bunu Türkiye’de yapabilecek ender insanlardan. Yani Ahmet’in 15 Temmuz üzerine söyledikleri, 15 Temmuz öncesine ilişkin söyledikleri, 15 Temmuz’a ilişkin söyledikleri ve 15 Temmuz sonrasına ilişkin söyledikleri ortada. Kadri’ninkiler ortada — ki 15 Temmuz sonrasında kendisiyle burada yaptığımız yayınlarda da bunları çok net bir şekilde kendisiyle değerlendirdik. Murat Sabuncu’nun da Cumhuriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olarak 15 Temmuz gecesinden itibaren orada yaptıkları, olaya bakışı ortada. Şu anda Cumhuriyet gazetesi operasyonu, bu anlamıyla baktığımız zaman, Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran bu iç içe geçmiş üç dönemi serinkanlı bir şekilde değerlendirip sorumluların hesap vermesini sağlamaya yönelik bir düşünsel faaliyeti, gazetecilik faaliyetini engelleme çabası. Ve bu anlamıyla şu anda bundan siyasî iktidarın birinci derecede sorumlu olduğu muhakkak. Ancak Ahmet Şık’ın, Kadri Gürsel’in, hatta Murat Sabuncu’nun cezaevinde olmasından Fethullah Gülen’in de çok mutlu olduğunu kesinlikle tahmin edebiliriz.

Ahmet Şık ve Ahmet Altan farkı

Dava 11 Eylül’e ertelendi. 11 Eylül’den sonra tanıklar dinlenecek. Bu tanıklar arasında Cumhuriyet yönetimiyle geçmiş tarihlerde şu ya da bu nedenle sorun yaşamış birtakım insanlar da var. Bilmiyorum Hüseyin Gülerce’yi çağıracaklar mı? Ama herhalde bir de mahkeme çağırırsa ayrı bir skandal olur. Zaten varolan skandal ikiye katlanır. Biz de arkadaşlarımızın bir an önce içeriden bırakılmalarını bekleyeceğiz. Ancak Ahmet’in özellikle son yaptığı konuşma, savunma demiyorum, çünkü kendisi savunma olmadığını söyledi. Bundan da suç duyurusu yaptı savcı, biliyorsunuz. Çünkü Ahmet çok net bir şekilde kopuş savunması denen, kendisini savunmak yerine kendisini suçlayanları suçlama yoluna gitmişti. Ona bir suç duyurusu yapıldı. Eğer oradan bir dava çıkarsa, orada yapacağı konuşmaya da herhalde benzer bir şey olacaktır ve böyle gidecektir.
Bu noktada bir başka Ahmet’i hatırlatmakta yarar var: Ahmet Altan, biliyorsunuz. O da bir siyasî savunma yapmıştı. Kendisi mahkemeye katılmamıştı, ama siyasî savunmasını yollamıştı. Orada çok ciddi bir fark var, onu özellikle söylemeden edemeyeceğim. Ahmet Altan’ın siyasî savunmasıyla Ahmet Şık’ın siyasî savunması arasında çok ciddi fark var. Bu da aslında gazetecilik ya da, evet gazetecilik diyelim kabaca, gazeteciliğe bakıştaki farktandır, siyasî duruştan kaynaklanıyor olsa gerek. Ahmet Altan’ın yaptığı savunma kendisi üzerine inşa edilmiş bir savunma. Yani bir Ahmet Altan, “ben” diye yaptığı bir savunma. Ama Ahmet Şık’ın yaptığı savunma “biz” diye yaptığı bir savunma. Ahmet Şık kendini anlatmıyor, daha genel bir topluluk, gazeteciler ve Türkiye’de yaşayan ve şikâyetçi olan insanların adına konuşuyor. Onların adına da konuşmuyor, onlarla beraber konuşuyor diyelim. Bunun da çok önemli bir fark olduğunu düşünüyorum. Bu da Ahmet’in hiçbir zaman saklamadığı, her vesileyle altını çizdiği solculuğundan kaynaklanan bir şey. Gerçekten bu anlamda Ahmet Şık’ın bu farkının da çok takdire şayan olduğunu bir kere daha söylemekte yarar var. Ahmet Şık hiçbir zaman kendini öne çıkartan bir isim olmadı. Ama hep birlikte ortak bir şeyin sesi olma çabası sonucunda da başına gelmedik kalmadı. Ahmet’in daha önceki Oda TV Davası’ndaki duruşu da aynıydı. O duruşun ardından hatta hatırlayacaksınız, tahliye olduğu gün kapıda, Silivri’nin kapısında bir konuşma yapmıştı. O konuşmaya da bir grup yargıç ve savcı suç duyurusunda bulunmuşlardı. O suç duyurusunda bulunan yargıç ve savcıların büyük bir kısmının ya içeride ya da yurtdışında kaçak olduğunu da hatırlatmakta yarar var.
Tekrar şunu söyleyeyim — biraz fazlasıyla özel bir yayın oldu, farkındayım: Ancak Ahmet Şık’ın, Kadri Gürsel’in, Murat Sabuncu’nun ve içerideki diğer gazetecilerin yalnız olmadığını vurgulamak ve sık sık hatırlatmak boynumuzun borcu olsun. Bir an önce hepsini yanımızda, meslekleriyle, mesleklerini tekrar icra edebilecekleri, özgür bir şekilde icra edebilecekleri bir atmosferde kendileriyle buluşmak dileğiyle. Kendilerine buradan selam iletiyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. Hepinize iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus