Joseph Nye: Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı açısından Kürdistan ve Katalonya referandumları

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“Yumuşak güç” (soft power) kavramını geliştiren Harvard Üniversitesi öğretim üyesi, Amerikalı siyasetbilimci Joseph S. Nye’nin www.project-syndicate.org‘ta 29 Eylül 2017’de çıkan yazısını Ezgi Likya İrgil çevirdi.

80 yaşındaki Joseph Nye, ABD Savunma Bakan yardımcılığı ve Ulusal İstihbarat Komitesi Başkanlığı da yaptı
80 yaşındaki Joseph Nye, ABD Savunma Bakan yardımcılığı ve Ulusal İstihbarat Komitesi Başkanlığı da yaptı

Bu hafta, Irak’ın kuzeyinde Kürtlerin ezici bir çoğunluğu, ülkenin Kürdistan Bölgesi’nin bağımsızlığı lehine oy kullandı. Milliyetçiler, dört farklı bölgeye dağılmış (Irak, Türkiye, Suriye, İran) 30 milyon Kürlerin haklarının dünya tarafından tanınması gerektiğini savunuyorlar. İspanya’daki 7.5 milyon Katalan da aynı soruyu gündeme getirdi.
Anketlerde bahsi geçen konularda, Kürtlerin aksine, Katalanlar arasında ciddi fikir ayrılığı olmasının bir anlamı var mı? Irak Kürdistanı’na sınırı olan devletlerin ayrılmaya karşı direnmek için güç kullanmaları önem taşıyor mu?
Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı, ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın 1918’de uluslararası alanda gündeme getirdiği ilke, genel olarak bir halkın kendi devletini kurma hakkı olarak tanımlanır. Ancak burada kararı veren, “kendi” olarak bahsedilen ulus kimdir?

Bir kötü örnek: Somali

Çoğu yeni bağımsız Afrika ülkesininkinden farklı olarak, insanlarının çoğunun aşağı yukarı aynı dilsel ve etnik kökene sahip olduğu Somali örneğini ele alalım. Düzinelerce kabileden oluşan komşusu Kenya sömürge yönetimi tarafından kurulmuştu. Somali ise, kendi kaderini tayin etme ilkesi uyarınca Kuzeydoğu Kenya ve Güney Etiyopya’daki Somalilere ayrılma hakkı vermesi gerektiğini iddia etti. Kenya ve Etiyopya bu talebi reddetti ve bunun sonucunda Somali’nin ulusal sorunu bir dizi bölgesel savaşa yol açtı.
İronik olan, daha sonrasında Somali’nin kendi klanları ve savaş liderleri arasında yaşanan bir iç savaşta parçalanacak olmasıydı. Bugün, kuzey bölgesinde, Somaliland, fiilen bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesine rağmen uluslararası alanda tanınmıyor ve de Birleşmiş Milletler üyeliği bulunmuyor.
Halkoyu her zaman kendi kaderini tayin etme hakkıyla ortaya çıkan sorunları çözmemektedir. Birinci olarak, bu durumun nerede oylanacağı sorusu karşımıza çıkıyor. Örneğin İrlanda’da, uzun yıllar boyunca Katolikler, sadece Kuzey İrlanda kapsamında bir oylama yapılması halinde, nüfusun üçte ikisini oluşturan Protestanların tahakkümü ihtimali yüzünden buna itiraz ettiler. Protestanlar da buna, adanın tamamında bir oylama yapılması halinde Katolik çoğunluğun hüküm süreceğini söyleyerek karşılık verdi. Nihayet yıllar süren çekişmelerin ardından, dışarıdan gelen arabuluculuk, Kuzey İrlanda’ya barış getirmeye yardımcı oldu.

Geride kalanların çıkarları

Nerede sorusuna ek olarak, bir de ne zaman oy verileceği sorusu vardır. 1960’lı yıllarda, Somalililer hemen oy kullanmak istemişti; Kenya ise, kabile ilişkilerini yeniden şekillendirme ve Kenyalı kimliğini oluşturma gerekçesiyle 40 ila 50 yıl beklemek istedi.
Bir başka sorun ise, geride kalanların çıkarlarının nasıl ölçüldüğüdür. Ayrılma, kaynakları elinden almaya ya da aksamalara neden olarak geride kalanlara zarar verir mi? Örneğin Irak Kürdistanı önemli petrol rezervlerine sahiptir ve Katalonya’nın da İspanya’nın gayri safi yurt içi hasılasının beşte birini oluşturduğu tahmin edilmektedir. İspanya hükümeti, İspanya anayasası çerçevesinde Katalonya’da yapılacak bağımsızlık oylamasının yasalara aykırı olduğunu savunmaktadır.
Tarih de bu anlamda pek cesaret verici değil. Habsburg İmparatorluğu 1918’de dağıldıktan sonra, Südet bölgesi (Sudetenland) Çekoslovakya’ya dahil olmuştu, ancak çoğu insan burada Almanca konuşmaya devam etti. 1938’de Münih’te Adolf Hitler ile anlaşmaya varıldıktan sonra Südet bölgesi Almanları Çekoslovakya’dan ayrıldı ve Almanya’ya katıldı. Ancak Südet Almanlarının yaşadıkları dağlık sınırın kaybedilmesi Çek savunmaları için korkunç bir gerilemeye yol açacaktı. Altı ay sonra Almanya tarafından bölünen Çekoslovakya’yı askeri anlamda savunmasız bırakmış olmak olmasına rağmen Südet Almanlarının kendi kaderlerini tayin etmeleri doğru bir adım olarak görülebilir miydi?

Nijerya, Sırbistan, Kırım örnekleri

Bir başka benzer örnek yine Afrika’dan. Doğu Nijerya’daki insanlar 1960’lı yıllarda Biafra’yı kurmak için ayrılmaya karar verdiklerinde, diğer Nijeryalılar direndiler; direnişin sebebi özellikle Biafra bölgesinin Nijerya’nın petrolünün çoğunu içermesiydi. Petrolün yalnızca doğu bölgesine değil, Nijerya’daki tüm insanlara ait olduğunu savunuyorlardı.
Soğuk Savaş bittikten sonra, kendi kaderini tayin etme ilkesi Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinde ciddi bir sorun haline geldi. Kafkasya’da Azeriler, Ermeniler, Gürcüler, Abhazlar ve Çeçenlerin hepsi kendi devletlerini talep ettiler.
Yugoslavya’da Slovenler, Sırplar ve Hırvatlar bağımsız cumhuriyetler kurmayı başardılar ancak Bosna-Hersek’teki Müslümanlar daha az başarılı oldukları için hem Hırvat hem de Sırp kuvvetlerince “etnik temizliğe” maruz bırakıldılar.
1995’te sorunlu bölgeye bir NATO barış gücünü gönderildi, ancak NATO 1999 yılında Kosova’ya askeri müdahalede bulununca, Rusya Sırbistan’ın ayrılığa itirazlarını destekledi; bunun sonucunda Kosova hâlâ Birleşmiş Milletler’e kabul edilmiş değil. Rusya, 2008 yılında Abhazya’nın Gürcistan’dan ayrılması ve 2014 yılında Kırım’ı önce işgal, ardından ilhak için de kendi kaderini tayin etme hakkını ileri sürdü.

Belirlenen ne?

Kendi kaderini tayin etme hakkı, muğlak bir ilke haline gelmektedir. Wilson, bu ilkenin Orta Avrupa’ya istikrar getireceğini düşünmüştü; ancak bunun yerine, Hitler bu ilkeyi bölgenin kırılgan yeni devletlerini 1930’larda baltalamak için kullandı.
Bu ders bugün hâlâ geçerlidir. Dünya devletlerinin yüzde 10’undan azı homojen olduğu için, kendi kaderini tayin etme ilkesini, ikincil ahlaki ilke yerine birincil olarak değerlendirmek, dünyanın pek çok yerinde yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Gerçekten de düşman etnik gruplar genellikle mozaik pasta gibi karışık olduğu için, özenle birbirlerinden ayrılamaz. Hindistan’ın 1947’de keşfettiği gibi, bu da bölünmeyi zorlaştırır. Belki de bu yüzden, bu yüzyılda, yalnızca birkaç yeni devlet Birleşmiş Milletler’e kabul edildi. Örneğin Sudan’dan ayrıldıktan sonra Güney Sudan’daki etnik kargaşa, neredeyse kesintisiz devam etti.
Gelecek için en iyi umut, kimin belirlediğinin yanı sıra neyin belirlendiğini de sormaktır. Grupların bir devlet içinde huzursuzca birlikte yaşadığı durumlarda, iç işlerinin belirlenmesinde belirli derecede özerkliğe izin vermek mümkün olabilir. İsviçre veya Belçika gibi ülkeler, kurucu gruplarına önemli kültürel, ekonomik ve politik özerklik sağlamaktadırlar.
Özerklik yeterli değilse, Çekoslovakya’nın barışçıl olarak iki egemen ülkeye bölünmüş olduğu gibi, dostane bir boşanma düzenlemek mümkün olabilir. Ancak, kendi kaderini tayin etme hakkına yönelik mutlak taleplerin şiddet kaynağı olma ihtimali hayli yüksektir, bu yüzden aşırı dikkatle ele alınmalıdır. Ahlaki bir ilke olarak kendi kaderini tayin etmeden önce, Hipokrat Yemini’nin diplomatik versiyonuna dikkat etmek gerekir: Primum non nocere (önce, zarar verme).

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 
  • Medyascope
  • Medyascope Plus