İyi Parti hakkında ilk izlenimler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

 

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

 

Merhaba, iyi günler. Bugün Meral Akşener’in liderliğindeki yeni parti –ki adı İYİ Parti oldu– kuruldu. İçişleri Bakanlığı’na başvurdu. Kurucularıyla beraber Ankara’da Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde ilk toplantılarını yaptılar. Meral Akşener orada uzun bir konuşma yaptı ve Türk siyasî hayatına yeni bir parti daha katılmış oldu. Şu anda elimizde partinin kurucular listesi var, adı var, amblemi var, programı ve tüzüğü var ve de Meral Akşener’in yaptığı ilk konuşma var. Ama tabii bütün bunu bugüne kadar getiren bir süreç var. Buradan hareketle ilk izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değinilecek çok nokta var ama bazılarında çok acele etmemek lazım, biraz zamana yaymak lazım, bunu kabul etmek lazım. Ama birçok şey önemli. Özellikle mesela adı meselesinde gördüğüm kadarıyla sosyal medyada İYİ Parti adı üzerinde farklı farklı görüşler var. Kişisel olarak bana çok yadırgatıcı bir parti adı olarak gelmedi. Yani iyi bir seçim olduğunu düşünüyorum. Nötr bir isim ve ileriye yönelik bir isim. Bir şey vaat eden bir isim. Kullanılabilecek bütün kavramlar, kelimeler mutlaka geçmişteki şu ya da bu partiye göndermeler içerecekti. İYİ Parti isminde bu anlamda hiçbir gönderme de yok. Sıfırdan, Türk siyasî hayatında yepyeni bir parti havası, izlenimi veren bir isim. Şu ana kadar kurulmuş partileri düşündüğümüzde bu anlamda bence isabetli bir seçim olmuş. Amblemi konusunda, ben bu işlerden pek anlamadığım için çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Yine orada da tabii güneş sembolü pozitif bir sembol olarak duruyor.

Kurucular kuruluna baktığımız zaman çok heyecan uyandırıcı bir kurucular kurulu olduğunu söyleyemem. Bilmediğimiz isimler var. Google’a girip baktığımızda anlıyoruz bazılarını. Ama şunu görüyoruz ki kurucular kurulunda MHP ve Ülkücü harekette, Ülkü Ocakları’nda değişik kademelerde yakın bir zamana kadar görev yapmış isimlerin hatırı sayılır bir şekilde olduğunu söyleyebiliriz. Zaten partinin başını çeken üç isim, Meral Akşener, Ümit Özdağ ve Koray Aydın da MHP’den ayrılmış ya da ayrılmak zorunda bırakılmış isimler. Bunu da biliyoruz. Onlar öne çıkıyor. Ama partide mesela Aytun Çıray gibi CHP’den istifa edip bu partiye katılan bir milletvekili var. Ama Aytun Çıray zaten CHP geleneğinden gelen bir isim değildi, sağdan gelen bir isimdi.

Eski AKP’liler

Burada en ilginç olan isimlerden Refah Partisi kökenli Ersönmez Yarbay, Mukadder Başeğmez ve Kazım Ataoğlu var. Üçünü de ayrı ayrı gazetecilik döneminden tanıyorum. Açıkçası Refah hareketinden, ya da hatta, yakın zamana kadar AK Parti içerisinde yer almış bazı kişilerin bu partide olması beni şaşırtmazdı; ama ilk aklıma gelen isimler de bunlar olmazdı. Ersönmez Yarbay ve Mukadder Başeğmez, ikisi de nevi şahsına münhasır isimlerdir. Bulundukları zamanda da partileri içerisinde hep farklı duruşları olan kişilerdir. Dolayısıyla onların burada olması aslında bence İYİ Parti için bir şans, ama açıkçası geçmişteki şeyleri de bildiğim için, özellikle Ersönmez Yarbay konusunda, bu parti bu profiliyle bu kişileri nasıl taşıyabilir? Açıkçası merak ediyorum. İlginç olmuş.

Tabii değişik aşamalarda AK Parti’den uzaklaşmış, yolunu ayırmış, marjinalize edilmiş, genellikle Erdoğan tarafından dışlanmış çok sayıda isim var. Onlardan kimseyi burada göremiyoruz. Bu onların bu partiye ilgisiz olduğu anlamına gelmiyor. Ama şu anda bu partiyi yeterince, AK Parti’yle bütün köprüleri atmayı gerektirecek kadar önemsemedikleri anlamına geliyor. Bu önemli bir husus.

Merkez sağda geçmişte siyaset yapmış bazı isimler var, Ahad Andican gibi, Ayfer Yılmaz gibi. Ya da DSP’nin son döneminde, Ecevit liderliğindeki DSP’de görev almış, hatta kısa dönem de olsa bakanlık yapmış isimler de var. Ama o isimler çok önemli isimler değil. Baktığımız zaman, geçmişten bugüne gelen isimler olarak baktığımız zaman, çok yüksek bir profil görmüyoruz siyasî deneyim sahibi olarak. Özellikle merkez sağdan ve merkez soldan ve de İslami hareketten gelen isimlerden çok fazla öne çıkan isim yok. Ülkücü hareketten bayağı sayıda var, onu biliyoruz.

Akşener’in motive ettiği kadınlar

Çok sayıda yeni isim de olduğu anlaşılıyor. Bu isimlerin çoğunu tanımıyoruz. Kadın sayısının, 200 kişi içerisinde isimlerine bakarak söyleyebiliriz, böyle bir partide, daha merkez sağda olduğunu anladığımız bir partide kadın sayısının bu kadar yüksek olması aslında olumlu bir şey. Burada tabii Meral Akşener’in öneminin olduğunu düşünebiliriz. Çünkü Meral Akşener özellikle son dönemde kadın kimliğini çok fazla öne çıkaran –ki bu iyi bir şey– bir siyasetçi olarak karşımızda. Onun bu çıkışı, siyasete atılmak isteyen kadınlar için bir nevi çekim merkezi olmuş, bunu anlıyoruz. İYİ Parti’nin en pozitif yönlerinden birisi olarak dikkatimi çekiyor bu.

CHP denebilir, ulusalcılığa yakın denebilir, mesela gazeteci Ruhat Mengi var. Gazeteci Vedat Yenerer var. Vedat’ın Ergenekon davasında da başına işler gelmişti. Ayşe Sucu var Sözcü gazetesinde yazan. Diyanet’te eskiden kadın alanında Diyanet’in sorumluluğunu üstlenmişti, sonra ayrılmak zorunda kalmıştı. Bunlar farklı isimler olarak, değişik isimler olarak dikkat çekiyor. Benim önemsediğim isimlerden birisi –şu anda çok fazla dikkat çekmemiş olabilir– Büyükelçi Aydın Sezgin burada. Aydın Sezgin daha öne Mehmet Ali Bayar’ın merkez sağda yeni bir hareket başlatma iddiasında da diplomasiye ara verip siyasete atılmıştı, sonra geri döndü. En son Moskova ve Roma’da büyükelçilikler yaptı. Çok önemli, deneyimli bir diplomattır ve Sezgin ailesinden gelen bir merkez sağ misyonu da olan birisidir.

Merkez sağda olma arayışı

Buradan baktığımız zaman, özellikle programına baktığımız zaman ve Meral Akşener’in konuşmasına baktığımız zaman bir sağ parti arayışı, merkez sağ parti arayışı görüyoruz. Kucaklayıcı parti diyor ama bunun soldan çok fazla kulcaklayabilecek bir özelliği olduğunu açıkçası sanmıyorum. Ancak şu olabilir: Erdoğan’dan, Erdoğan’ı istemeyen ve CHP’den de artık bir şey olmadığını düşünen bazı kişiler İYİ Parti’ye yönelebilir “sol” diye tanımlanabilecek yerden. Ya da Ruhat Mengi, Vedat Yenerer gibi isimlerin temsil ettiği türden bir yaklaşımdan insanlar gelebilir. Ama bu esas olarak bir merkez sağ arayışı olarak duruyor. İkinci MHP mi olacak sorusu hâlâ önümüzde duruyor. Ancak bu sorudan rahatsız olunduğunu ve bu imajdan rahatsız olunduğunu anlamak çok mümkün. Dolayısıyla tüm merkez sağa yönelik isimler zikrediliyor. Menderes’in ve Türkeş’in peş peşe zikredilmesi zaten anakronik bir durum ama böyle: Birisi 27 Mayıs darbecisi, birisi 27 Mayıs’ta kaybeden kişi; ama Türk sağının da böyle garip bir kaderi var. Özal zikrediliyor, Muhsin Yazıcıoğlu zikrediliyor.

Buradan bir merkez sağ parti çıkar mı? Nasıl bir merkez sağ parti çıkar? Çıkabilir. Ama daha çok bu Özal dönemindeki gibi yenilikçi bir ANAP’tan ziyade daha çok Demirel’in Doğru Yol Partisi gibi — ki şimdi Özal ve Doğru Yol Partisi diyorum ama, izleyicilerin bir kısmı belki o yılları bilmiyor olabilirler yaşları itibariyle. Türkiye’de gerçekten 12 Eylül askerî darbesinin ardından sağda iki arayış öne çıkmıştı: Bir, eski çizgiyi o güne taşımak isteyen Demirel’in hareketi, bir de Özal’ın dört eğilimi birleştiriyoruz iddiasıyla yeni bir sağcılığı taşımasıydı — ki orada güçlü bir muhafazakârlık ayağı vardı. Bu harekette muhafazakârlığın çok güçlü bir şekilde gözüktüğünü söylemek mümkün değil. Refah geleneğinden kişiler olsa da çok güçlü olduğu söylenemez. Özal mesela dört eğilim diyordu. Dört eğilim derken Türk milliyetçisi, muhafazakâr, sosyal demokrat ve liberalleri birleştirme iddiasındaydı. Burada daha çok Türk milliyetçisi ağırlığı var. Liberal olarak söylenebilecek kişi varsa da çok fazla öne çıkmış isimler yok. Dolayısıyla burası bir, sanki MHP-Doğru Yol Partisi arasında bir yerde. İlk günden böyle bir hava var.

Kürt sorunu sorunu

Bunu aşabilir mi? Aşabilir. Ama programa baktığımızda bunun aşılması konusunda çok ciddi engeller olduğunu görüyoruz. Bu da tabii bence en önemli mesele, ki bu partinin en önemli açmazı olacağı belli olan husus Kürt meselesi, Kürt sorunu. Bu parti tabii ki Kürt sorunu tanımı yapmıyor. Doğu ve Güneydoğu sorunu diyor. Eşit vatandaşlık zemininde demokrasi ve özgürlüklerin güçlendirileceği bir ortamdan bahsediyor. Bireysel hak ve özgürlükler vurgusu yapılıyor. Bu aslında öteden beri Türkiye’deki resmî söylem. Daha doğrusu evrilmiş, reforme olmuş resmî söylem, ki 80’li yılların sonlarına doğru Özal kısmen yaptı, 90’lı yılların başlarında Demirel biraz denedi. Daha sonra başka partiler de bir şekilde söylediler. Yani ret ve inkâr çizgisinden uzaklaşmanın ilk adımıydı bu.

Bireysel hak ve özgürlükler vurgusu neden yapılıyor? Çünkü kolektif hak ve özgürlüklere karşı bir tavır olarak yapılıyor. Kolektif hak ve özgürlükler, çünkü Kürtlerin bir etnisite olarak tanınması ve onlara Kürt olmaları nedeniyle belli haklar sunulmasını içerecek, ama bireysel hak ve özgürlükler dendiğinde Türkiye’de herkesin eşit olduğu söyleminin sürdürülmesi söz konusu. Bunun ötesine geçmeleri zaten çok şaşırtıcı olurdu. Geçemediklerini görüyoruz. Ama bu geçememe hâli Türkiye’nin şu konjonktüründe ve bölgesel konjonktürde bu partinin herkesi kucaklama şansını baştan ıskalaması anlamına geliyor. Bu partinin her ne kadar doğu ve güneydoğuda, geçen Ümit Özdağ’la yaptığımız bir yayında, izleyenler hatırlayacaktır, çok iddialı olduklarını söyledi. Meral Akşener’in parti kurulduktan sonra o bölgeye gidip bir müddet orada kalacağını söyledi. Teşkilatlanmalarda bir sorun olmayacağını söyledi. Bakalım. Ama şu hâliyle baktığımız zaman bu pek kolay olmayacağa benziyor. Bu partinin doğu ve güneydoğuda örgütlenip belli bir taban oluşturabilmesi çok mümkün gözükmüyor. Tabii bu tek başına olmayabilir.

İbrahim Uslu’nun söyledikleri

Onun dışındaki yerlerde baktığımız zaman da bugün Cumhuriyet gazetesinde Erdem Gül’ün ANAR’ın başkanı İbrahim Uslu’yla yaptığı bir röportaj var. Orada İbrahim Uslu Meral Akşener’in partisinin bir ilgi yarattığını kabul ediyor –ki Uslu kendisi AK Parti’ye yakın bir araştırmacı olarak bilinir, AK Parti için çalışan, eşi de AK Parti’de önemli görevler üstlenen birisi– diyor ki: “Bir karşılığı olduğu kesin, bir ilgi olduğu kesin”. “Ama buradaki temel soru” diyor İbrahim Uslu, “AK Parti’den, MHP’den ve CHP’den” –ki HDP’yi saymıyor bile–, “bu üç partiden değişik şekillerde rahatsız olan kişileri çekebilecek ortak bir dili oluşturabilmek çok kolay olmayacak” diyor. Ki bu ilk günden baktığımız zaman, ilk izlenimlere baktığımız zaman gerçekten bu hâliyle çok olacağa benzemiyor. Sonradan olur mu, onu bilemiyorum. Zaten yayını da ilk izlenimler olarak söyledim. İlk izlenim olarak baktığımız zaman bu pek mümkün değil gibi.

Akşener’in söylemi

Meral Akşener’in konuşmasını izlediğimizde, bir post-modern mili şef dönemi olarak tanımladı Erdoğan dönemini. Yaratıcı bir tanımlama. Ama onun dışında çok fazla Erdoğan karşıtlığı üzerine bir konuşma yapmıyor. Bu aslında akılcı bir şey. Çünkü Erdoğan karşıtlığı üzerinden yapılan bütün propagandalar, bütün kampanyalar, hele herkesin merak ettiği yeni bir partinin ilk gününde o konuşmanın bir Erdoğan aleyhtarlığı üzerine inşa edilmesi Erdoğan’ın elini daha da güçlendirecekti. Bu CHP’nin özellikle ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun, daha önce Deniz Baykal’ın ama bir dönem de Kılıçdaroğlu’nun yaptığı çok büyük bir stratejik yanlıştı. Kılıçdaroğlu son dönemde buradan uzaklaşmışa benziyor. Tam anlamıyla olamasa bile uzaklaştığı ölçüde de başarılı sonuç alıyor. Burada da baktığımız zaman Erdoğan karşıtlığı üzerinden bir dil oluşturulmak istenmiyor, o muhakkak. Parlamenter demokrasiye, hukuk devletine çok güçlü vurgular var. Üniter devlete vurgular var. Ve hep özne olarak Türk milleti telaffuz ediliyor. Bu da bu partiyi sağcı bir parti olarak konumluyor.

Tabii ki bunu dinleyen, bu partiye gönül veren, bu partiye önem atfeden kişilerin içerisinde hâlâ sağ sol mu kaldı diye itiraz edenler olacaktır. Ama dönüp dolaşıp baktığımız zaman, sağcılık ve solculuk, bir şekilde kolay kolay arınılabilecek alışkanlıklar ya da tercihler değil. Ve burada da baktığımız zaman bir solcu olarak diyeyim, karşımda hep sağ refleksler, sağ söylemin öne çıktığı bir hareket görüyorum — ki zaten öne çıkan profiller de, kişiler de sağcı olarak bildiğimiz kişiler.

Kadına şiddet, cinsel istismar vurgusu var. Bu yine Meral Akşener’in buraya özel olarak kattığı bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü onun bu konuda duyarlılığını bayağı biliyorduk. Şimdi İYİ Parti adının nötr bir isim olduğunu, yani çok politize olmayan bir isim olduğunu, bu anlamda da iyi bir tercih olduğunu söyledim. Partinin programına baktığımızda da bu tür, iyiye denk gelecek zengin, adil, özgür, mutlu gibi sıfatlar var Türkiye’ye atfedilen, yani hedef olarak konulan. Hayallerden bahsediyor parti. Bir kucaklaşmadan bahsediyor. Bunlar genellikle pozitif şeyler. Ancak bunu becerebilmesi için daha yolun başında çok engel çıkartıldı bu partiye. Daha MHP içerisinde bu kişilere çıkartıldı, partileşme sürecinde çıkartıldı. Şunu da biliyoruz ki, ben en azından biliyorum, birtakım isimler de biliyorum, aslında bu partiye girmeyi düşünen, parti içerisinde yer almayı düşünen değişik kesimlerden birçok kişi şu ya da bu nedenle –ki genellikle siyasî iktidardan ürktükleri için– şu anda olayın başında yer almadılar.

Zaten ne acıdır ki hep şu soruldu: “Nasıl bir parti kuracak Meral Akşener?”den ziyade “Acaba Meral Akşener parti kurabilecek mi” diye sorulur oldu. Bu da Türkiye’nin içinde bulunduğu trajik durumun aslında özetidir. Ya da şimdi soru neye dönüşüyor? “Meral Akşener’in başına bir şey gelir mi?” sorusuna dönüşüyor. Bu da bir başka trajik durum. Daha ilk baştan itibaren olayı FETÖ’cülükle, yok işte İngiliz derin devletiyle, şununla bununla karalamaya çalışanlar oldu, daha fazla olacaktır. Tabii bunun dozu, kara kampanyanın dozu bu partinin göstereceği performansla doğru orantılı olacaktır.

Konjonktür elverişli

Şu haliyle bakıldığı zaman, siyasî iktidarda ve onun destekçilerinde çok büyük bir panik beklemek mümkün değil, şu haliyle, şu kurucularıyla ve şu söylemiyle. Ama dediğim gibi bu daha ilk ânı, daha sonra işler değişebilir. AK Parti’nin kuruluşunu hatırlıyorum, o sırada NTV’de çalışıyordum ve canlı olarak yorum yaptık ve AK Parti’nin kuruluşunun kurucular kurulu ve söylemi anlamında çok da bekleneni vermediğini söylemiştim; belki de ben çok daha fazlasını bekliyordum, biliyorum, ama sonra AK Parti sistemin ve kendi içlerinde yaşadığı, ki o tarihte üçlü koalisyon vardı, MHP’nin, DSP’nin ve ANAP’ın olduğu üçlü hep birlikte çökünce AK Parti’nin önü sonuna kadar açıldı ve apar topar girdiği ilk seçimde tek başına iktidar oldu. Dolayısıyla belli bir yerden sonra sizin söyledikleriniz, kimlerle yola çıktığınızın belli bir yere kadar anlamı var; belli bir yerden sonra konjonktür çok önemli oluyor. Şu anda konjonktür, Türkiye’de konjonktür böyle bir partinin önünü açmış durumda.

Şu anda Türkiye’de sistemin çok ciddi bir krizi var, yönetenler yönetemiyor, yönetenlere karşı çıkanlar da toplumu mobilize edebilecek inandırıcı alternatifler sunamıyor. Dolayısıyla yeni birtakım isimlerin, yeni birtakım hareketlerin, odakların, partilerin önü açık. Konjonktür buna elverişli ama aynı zamanda Türkiye’de şartlar çok ağır, Türkiye’de hukuk devletinden, temel haklar ve özgürlüklerden çok ciddi bir şekilde uzaklaşmış durumdayız. Dolayısıyla yeni bir parti kurmak, iddialı bir parti kurmak da kolay değil; bunların hepsini beraber düşündüğümüz zaman,

Kürtleri kazanmak

İYİ Parti’nin beklentileri tam olarak karşılamadığı, beklentileri karşılananın hayli uzağında olduğu, ama önünün hâlâ açık olduğunu düşünüyorum; ama bu ön açıklığı Türkiye’nin tüm kesimlerini kapsayabilme potansiyelini bence içinde barındırmıyor. Çünkü Türkiye’de şunu net bir şekilde söyleyebiliriz, Ortadoğu’da da böyle, bizim bölgemizde de böyle, Türkiye’de de böyle: Kürtlerin kalbini ve zihnini kazanmadan; onlara Türkiye’nin Kürtler için de iyi bir Türkiye olacağını anlatıp ikna etmeden, bir siyasî hareketin başarılı olma ihtimalinin olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Bu olay sadece bir oy alma olayı değil; pekâlâ siz Kürtlerden sıfır oy alarak da Türkiye’de tek başına iktidar olabilirsiniz, ama gerçek anlamda Türkiye’nin sorunlarını çözebilecek bir hareket olamazsınız; çünkü Türkiye’nin en önemli sorunu: Kürt sorunu. Kürt sorunu konusunda sağ partilerin geleneksel tutukluklarını sürdürmeleri halinde Türkiye’deki iddiaları hep belli bir sınırda olacaktır, ama İYİ Parti’nin sorununun sadece Kürt sorununa bakışından kaynaklı olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Tabii bu arada kendilerine çıkartılan engeller, her kesime ulaşabilmekte, farklı kişilere ulaşabilmekte çıkan birtakım engellemeler, obstrüksiyonları düşünerek, çok da fazla haksızlık etmemek gerekir diye düşünüyorum.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus