Emmanuelle Loyer: “Avrupa’nın ortak kültürel biçimleri 19. yüzyılda oluştu”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ünlü Fransız tarihçi Emmanuelle Loyer’in Fransız Libération gazetesinden Catherine Calvet’ye 28 Ekim 2017 tarihinde verdiği röportajı Latif Yılmaz Türkçe’ye çevirdi:

Kısa Avrupa Kültür Tarihi  (Brève Histoire culturelle de l’Europe) isimli kitap, Sciences-Po’daki bir dersin konusu olmuştu. Sonunda ise Flammarion Yayınevi tarafından yayınlanan bir kitap haline geldi. Kitap, yazar Emmanuelle Loyer tarafından öğrencilerine ve yeni kuşaklara ithaf edildi. Emmanuelle Loyer’in kitapla anlatmak istediği daha çok bir yayılmanın tarihiydi. Biricik bir “Avrupalılık kimliği” olmasa da, bir Avrupalılık tarzını tasvir eden ortak pratiklerden bahsedilebilir, diyordu.

Avrupa’daki tüm uluslar hem tarihi hem de «ulusal mitleri» bir kanaviçe örer gibi çok da uzak olmayan bir zamanda icat ettiler.

Avrupa’nın paradoksu tam da şudur: Geleneği icat eden modernlik olmuştur. 19. yüzyılla birlikte siyasal modernlik (ulus, demokrasinin öğrenilmesi) ve ekonomik modernlik (ulusal pazarın kurulması) görünür hale geldi. Fakat bu yeni düzenleme biçimleri, kendilerini, zamanın karanlığında kök salmış gibi gösterme ihtiyacındaydılar.

Anne-Marie Thiesse, ulusal geleneklerin inşa edilme mekanizmalarıyla ilgili olarak «kit Ikea» tanımını kullanarak çok iyi bir iş yaptı. Avrupa ülkelerinin birçoğu, kendi tarzlarında ellerinde buldukları farklı parçaları bir araya getireceklerdi. Ulusal gelenekler, bazen ulusal bir dille ( Elitlerin Danca konuştuğu Norveçliler yeni bir dil icat edeceklerdi. Burada amaç orijinal bir Norveççeye vurgu yaparak İsveçlilerden kendilerini ayırmaktı), bazen kurucu bir anlatıyla veya hikâyeyle (Grimm kardeşler Almanya’da masalları ve efsaneleri topladılar), bazen bir opera oyunuyla (1842 yılında Milan’daki La Scala Operası’nda sahneye konulan Verdi’nin Nabucco temsili Avusturya’nın despotluğuna karşı ayaklanmaya davet eden işaretler taşıyordu), bazen bir tiyatro oyunuyla ve bazen de bir coğrafya tahayyüllüyle tanzim ediliyordu. Bu inşa çabaları 19. yüzyılda tamamen Avrupalıydı. Fakat 20. yüzyıla gelindiğinde çoğunlukla da Avrupa’ya karşı olmak üzere diğer kıtalar tarafından kullanıldılar. Özellikle de sömürge ülkelerinin sömüren ülkelere karşı mücadelesini ifade eden anti-emperyalist mücadele adına dolaylı olarak kullanıldılar.

19.yüzyıl aynı zamanda bir “Avrupa tarzının,” ortak sosyokültürel pratiklerin ve bir yaşam tarzının ortaya çıktığı zamandı.

Fransız Devrimi’nden sonra, bütün bir Avrupa, tedrici bir şekilde yeni bir kültürel rejimin içine girdi. Bu zaman dilimi, büyük ve fakat rekabetçi olan bir liberalizm uğruna aristokratik hâkimiyetin terk edildiği bir dönemdi.  Bu aynı zamanda kitlesel medyanın ve kent gezintilerinin ortaya çıktığı, kafelerin sayısının arttığı dolayısıyla da yeni sosyokültürel pratiklerin icat edildiği ve birçok Avrupalı için yeni bir kentli yaşamın doğduğu bir yüzyıldı. Bugünün bir Parislisi veya Romalısı hala 19. yüzyılın bahse konu pratiklerine doğrudan bağlıdır. Bu bağ sadece kent dokusundan veya mimariden ibaret de değildir. Parisliler Haussmann’ın inşa ettiği bir şehirde, Viyanalılar ise 1860’larda çember modeline göre yeniden kurgulanan bir şehirde yaşadılar. Bütün bu farklı zamansallıklar bizi bir zenginliğe doğru götürüyor.

Aynı zamanda çocuk edebiyatına da işaret ediyorsunuz.

Çocuklar için hazırlanan üç kitaba değinebiliriz. Hepsi de 19. yüzyılın sonunda yayımlandı ve henüz yeni okullaşmış milyonlarca çocuk tarafından okundu: İtalya’da Çocuk Kalbi, İki Çocuğun Fransa Seyahati ve İsveç dolaylarında Nils Holgersson’un Muhteşem Serüvenleri. Ulusal eğitim daima ahlaki bir eğitime dayanmıştır. Ortak bir biçim ortaya konmuşsa da, bu her defasında farklı bir içerikle yapılmıştır. Bu durum da benim neden “Avrupa kaleydoskopu” metaforunu kullandığımı açıklıyor. Bana öyle geliyor ki, bu metafor Avrupa düzeyinde işleyen birlik-farklılık konusunu güzel ve doğru bir şekilde anlatıyor.

Fakat sizin için özel bir kültürel form tam olarak Avrupa kıtasının doğru bir temsilcisi gibi görünüyor: Bir edebi tür olarak roman.

 Şu ünlü sinemacının (Nanni Moretti) kardeşi olan Franco Moretti’nin araştırmaları bunun hangi noktaya kadar ideal bir form olduğunu gösteriyor. Roman, bir ulus hakkında milli marştan ve bayraktan daha fazla şey söylüyor. Roman yerel bağlılıklarla ulusal bağlılıklar arasında ortaya çıkan sadakate dair çatışmaların bütün zorluklarını ve ince farklılıklarını açığa çıkarıyor. Risorgimento döneminin büyük romanlarından birini örnek olarak anabiliriz. Alessandro Manzoni’nin Nişanlılar (I promessi sposi, 1840) kitabı. Tarihin iki kahramanı bütün engelleri aşarak sonunda evlenirler. Genç kadın, nişanlısı Milano’da siyasal bir kargaşaya katılırken manastıra sığınır. Evlilik Avrupa’da doğmakta olan birliğin çelişkilerinin sembolüdür. Roman bizi Avrupa modernliğinin yörüngelerine doğru götürür. Örneğin Balzac’ın ifade ettiği anlamda, başkent ve taşra çatışmasının icat edilmesi: Doğru yaşam Paris’tedir,  Paris şimdinin ve tarihin eşiğidir, ihtiras ve tutku başkent Paris’tedir ve taşra geri kalmışlık dışında başka bir şeyi ifade etmez. 19. yüzyıl romanı zamanın hızlanmasını anlatır. Aynı zamanda yoğun bir şekilde yaşamak gerektiğini ifade eder.

19.yüzyılın sonuna doğru, bir Avrupa romanından bahsedebilir miyiz peki? Ya da ortak bir edebiyat piyasasından?

Bazı nüanslara ve tahakküm ilişkilerine dikkat ederek. Londra ve Paris roman üretiminin iki merkeziydi ve kıtanın geri kalanını tahakkümleri altına almışlardı. Bunlar çok çevrilen ve çok okunan romanlardı. Balzac’ın eserleri bunun en iyi örneğidir. Kültür tarihi aynı zamanda polarize olmuş dağıtım ve dolaşım mantıklarının tarihidir: Bir şeylerin ihraç edilmesi,  bunların sindirilmesi ve temellük edilmesi. Fransız ve Britanya romanları kıtaya egemen olmuşlardı. 20. yüzyılda dünyanın geri kalanı roman formunu keşfetmeden önce 19. yüzyılın sonuna doğru Rusya roman üretiminde büyük bir atılım yapacaktı (Turgenyev ve Tolstoy). 20. yüzyılda ise dünyanın geri kalanı bu formu kullanacaktı. Özellikle 1970’li yıllarda Güney Amerika (Latino-Amerikan edebiyat patlaması) ve 1980-1990 yıllarında Hindistan ve daha başkaları.

Kafeler de Avrupa’da ortak bir pratikti, öyle değil mi?

George Steiner’in Kesin Bir Avrupa Fikri kitabından provokatif bir alıntı yapmak istiyorum : “Avrupa’yı kafeler kurdu[…]. Kafelerin bir listesini yapın, Avrupa kavramının esaslı bir jalonunu (hizalama çubuğu) elde edeceksiniz.”  Kafeler ister Trieste’de, ister Lizbon’da isterse de Paris’teki Deux Magots’da olsun, oyunlara ve sanatsal buluşmalara bağlı olarak ortaya çıkan kamusal alanın doğuşuyla ilintilidir. Kafeler, devrim sonrası ortaya çıkan bir modernlik biçimini temsil ederler. Bunun sebebi ise, daha önce salonlarda ortaya çıkan tartışmaların artık daha demokratik bir alan olan kafelere taşınmasıdır. Bazı kafeler hakiki siyasi kulüplerdi ve her birinin kendine has bir duyarlılığı vardı. Bu dönemde kafeleri Paris’te, Madrid’de veya Viyana’da bulabiliyoruz. Fakat Londra’ya gelince, burada Pub’lar vardı. Kafelerin Avrupası karşısında Pub’ların ve Bierstuben’lerin Avrupa’sını tasvir edebiliriz. Kafeler aynı zamanda basılı metinlerin okunduğu mekânlardı. Denilebilir ki, bugünün gazete okuyucuları bu dönemin kalıntılarıdır. Bizler belki de, geceleri roman gündüzleriyse kafelerde ise gazete okuyan  son mohikanlarız.

19.yüzyıl Avrupalıları da daha önce bu izlenime sahip olmuşlardı…

Evet, göründüğü gibi tuhaf bir durum! Mevzu bahis bir buçuk yüzyılın çağdaşlarını okuduğumuz vakit, bütün kuşaklar canavarca hızlanan bir zaman duygusunu hissetmekte ve ahir varlıklar oldukları izlenimine kapılmaktaydılar. İlerleme ve ışıltılı gelecek savunucularının yanında Julien Gracq gibi gidişata hayıflanan insanlar da bulunuyordu. “Bu dünyayı değiştirmek için ne kadar da çok el var. Oysa tefekküre adanmış çok az bakış ve nazar bulunuyor” diyordu Gracq 1967 yılında. Özellikle François Jarrige ve Emmanuel Fureix gibi 19. yüzyıl üzerine çalışan tarihçiler son birkaç yıldır modernleşme sürecinin bu büyüsü bozulmuş dönemini çok iyi şekilde analiz ettiler. Dün Avrupa’da yaşanan zamanın hızlanması olgusu bugün küresel düzeyde yaşanıyor.

Toplumlarımız hızlıca değişime doğru koşuyorlar. Marx, zamanla kurulan bu ilişkinin kapitalizmin kurucu mantığını oluşturduğunu daha önce görmüştü. : “Burjuvazi üretim araçlarını sürekli bir devrime tabi tutmaksızın var olamaz, bu aynı zamanda üretim ilişkileri ve hatta bütün toplumsal ilişkiler demektir.” Günümüzde, Michel Houellebecq yaşamımızdaki -belki de kendi yaşamındaki- bilinçli şekilde eskitilmiş nesnelerin etnologluğunu yapıyor. Yavaşlığı sevdiğini söylemeye cesaret edenler eski kafalı artık. Çünkü bu söylem de değişimin ortasında vuku buluyor onlara göre.

Günümüzde, şu dijital çağda, tam olarak Avrupalı olarak tanımlayacağımız ne kaldı geriye? Bizi hâlâ dünyanın geri kalanından ayıran nedir?

Biz de tıpkı gezegenin geri kalanı gibi küreselleşmenin dalgalarına maruz kalıyoruz. Fakat bu dalgalar belirli bir toprakta, Avrupa’da etkili oluyor. 19. yüzyılda ortaya çıkan özel yaşam kavramıyla ve benliğin bir özne olarak kurulmasıyla birlikte Avrupa kendi kurtuluş projesinin merkezine bireyi yerleştirdi.  Özel günlüklerin tutulması, psikanaliz ve özel yaşam hakkı gibi konular bu tahayyülün ifade biçimleri oldu. Fakat bütün bu tarihsel şekillenme son 20 yılda sosyolog Zygmunt Bauman’ın “akışkan toplum” olarak tasvir ettiği olaylarla ve bu olaylara bağlı olarak deneyimlenen yaşam biçimleri tarafından altüst edildi. Endişeli olmakta hakkımız var… Fakat tarihten öğrendiğimiz bir şey varsa o da hiçbir şeyi tam olarak öngöremeyeceğimizdir. Uzmanların ifadeleri sürekli yanlışlanıyor. Tarihin “kurnazlıkları” çoktur. Claude Lévi-Strauss’un bu kitabı hazırlarken okuduğum nükteli bir cümlesine atıfta bulunarak her şeye rağmen iyimser olduğumu söylemeliyim. Şöyle diyor Lévi-Strauss : “İki şeyden biri şudur: daima bir üçüncü şey vardır.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus