“Filistin sorunu çözülmüyor çünkü çözümsüzlüğe oynamanın İsrail’e doğru dürüst bir bedeli yok”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararı ardından, İsrail ile Filistin arasında kalıcı çözüm getirecek bir anlaşma sağlanması şansı neredeyse hiç kalmamış görünüyor. Uluslararası Kriz Grubu’nun Kudüs’teki kıdemli uzmanlarından Nathan Thrall, Guardian Gazetesi’nde yayınlanan makalesinde, geçmiş müzakerelerin başarısızlığından hem İsrail’i hem de ona baskı kurmayan uluslararası toplumu sorumlu tutuyor. Thrall’a göre soruna mevcut parametrelerle çare üretmek imkansız, zira İsrail için barışın faturası çözümsüzlüğün faturasından kat be kat daha ağır.

Çözümsüzlüğün bahaneleri

Thrall yazının başlangıcında hatırlatıyor: İsraillilerle Filistinlilerin ilk kez 1991’de, ABD’nin himayesinde, müzakere masasına oturmalarından bu yana geçen çeyrek yüzyıllık sürede, akim kalan her bir görüşmenin ardından, başarısızlığa gerekçe sıralamakta hiç zorluk çekilmedi. Saha, rakip takım, tek tek oyuncular, antrenörler, hakemler ve taraftarlar, hatta hava koşulları veya şiddete başvurup maçın oynanmasına olanak tanımayan fanatikler… Skora ya da skorsuzluğa etki eden hemen her unsur didik edildi ve rasyonel bir şekilde kamuoylarına izah edildi.. Fakat yazar, bütün bu açıklamaların çoğunun arka planında, her iki toplumun da iki devletli bir çözümü istediğine dair bir varsayım olduğuna dikkat çekiyor:

“Bu bakışla, 1995’te İsrail Başbakanı İzak Rabin trajik bir şekilde öldürülmemiş olsaydı, 1990’ların Oslo süreci barışı getirecekti. 1998’de İsrail İşçi Partisi anlaşmaya destek için Benyamin Netanyahu’nun koalisyon hükümetine katılsaydı, Wye Nehri memorandumu ve İsrail’ın Batı Şeria’dan geri çekilme taahhütü hayata geçirilebilecekti. 2000 yılı Temmuz’unda ABD İsrail’in iç meselelerine bu kadar duyarlılık göstermeyip, yazılı teklif talebinde ısrarcı olsaydı ve Arap ülkelerine daha erken bir aşamada danışsaydı, Camp David başarılı olabilirdi. Ocak 2001’de Taba’daki müzakereler zamansızlık yüzünden akim kaldı, çünkü hem Clinton’ın görev süresi bitmek üzereydi hem de İsrail’de seçim yakındı. İntifada patlak vermemiş ve İsrail’de de şahin kanattan bir başbakan olmamış olsa, 2003’teki iki önemli barış planından sonuç alınabilirdi. 2010’da İsrail Yahudi yerleşimlerinin inşaasına ABD’den gelecek ekstra 3 milyar dollar karşılığında ara vermeyi kabul etmiş olsa, Abbas ile Netanyahu arasındaki doğrudan görüşmeler, hiç değilse 13 günden fazla sürebilirdi. Gibi, gibi…”

4444

“İsrail sürekli zamana ve çözümsüzlüğe oynadı”

Uluslararası hukuğun öngördüğü ve dünyadaki ulusların büyük çoğunluğunun da desteklediği çözüm formülü, 1967 öncesi sınırlarını esas alan, ama İsrail’in bazı yerleşimleri elinde tutmasına olanak tanıyacak bir toprak mübadelesini de içeren, Harem-üş Şerif’in egemenliğini Filistinlilere bırakan ve başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngörür. Filistin tarafı, mülteciler konusunda tazminata razı olmak gibi, mübadele edilecek toprak miktarından feragat etmek gibi, zamanla çeşitli tavizler verdiyse de, bu genel çerçeveye sadık bir barış formülünden umudu kesmedi.

“Oysa İsrail” diye yazıyor Nathan Thrall, “sürekli zamana ve çözümsüzlüğe oynadı. Çünkü bu parametrelerle anlaşmaya varmasının maliyeti, anlaşmaya hiç varmamasından daha fazla olageldi.”

Uluslararası Kriz Grubu’nun bölge uzmanlarından Thrall, makalesinde, yukarıda ana hatlarını aktardığımız çerçevede bir anlaşmayı kabul edecek herhangi bir İsrail hükümetinin –iç kamuoyunda karşılaşacağı “ülke tarihinde eşine rastlanmadık büyüklükte” tepkiler, Batı Şeria’daki askeri denetimini yitirmesiyle oluşacak güvenlik zaafları, vs.- başına gelebilecekleri sıralıyor. Ve diyor ki, “Bir barış anlaşmasının sağlayacağı faydalar, – İsrail’in meşruiyetini sorgulama çabalarının boşa çıkması, Arap ülkeleriyle ilişkilerin normalleşmesi, vs.- yol açacağı maliyetlerin pek azını telafi edebilir.”

Thrall çözümsüzlüğe oynamanın İsrail’e doğru dürüst bir bedeli olmayışına da dikkat çekiyor: “Alternatifinin fiyatı bu kadar düşükken, bir anlaşmanın maliyetini üstlenmek İsrail için daima irrasyonel bir durum oldu, olmaya da devam edecek. Açmazı seçmenin sonuçları hiç tehditvari sayılmaz: açmazın nedeni konusunda karşılıklı suçlamalar, yeni tur görüşmeler, içeriden Batı Şeria’nın dışarıdan da Gazze’nin kontrolünü elinde tutmak.

Bu arada İsrail, ABD’den diğer bütün ülkelere gönderdiği miktarın toplamından daha fazla askeri yardım almaya devam ediyor. Ekonomisi büyüyor, hayat standartları yükseliyor. Buna karşılık, yerleşimlerle ilgili şikayetlere katlanması o kadar da zor değil. Muhtemelen daha fazla ülke Filistin’in sembolik bağımsızlığını tanıyacaktır, bazı üniversitelerin öğrenci kurullarından eksi notlar almaya devam edecektir, yerleşimlerden gelen ürünlerin sınırlı boykotu sürecektir, arasıra da Filistinlilerin sürdürmek için çok zayıf oldukları şiddet olayları patlak verecektir.”

5137

“Tek devlet formülü de İsrail için tehdit değil”

Nathan Thrall, eğer iki devletli çözüme yanaşmazsa, eninde sonunda Filistinlilerin de çatısı altında olacağı tek devlet formülüne razı olmak zorunda kalacağı savının da, bütün gücü tekeline almış olan, kimi vatandaş sayıp kimi saymayacağına karar verebilen, bugüne kadar istediği gibi toprak ilhak edebilmiş bir İsrail için tehdit sayılamayacağını savunuyor:

“İsrail bugüne dek Batı Şeria’nın tamamını ve Gazze’yi ilhak etmediyse, bunun sebebi uluslararası tepkiden çekinmesi değil, yurttaşlarının çoğunun nüfus bakımından Yahudilerin çoğunlukta olduğu bir vatan talep ediyor olması. Siyonizmin varlık sebebi bu.

Nitekim İsraillilerle Filistinliler işgalin başladığı 1967’den bu yana tek devlet formülüne hiç bu kadar uzak olmamışlardı. İsrail’le Gazze’nin tamamı ve Batı Şeria’nın yüzde 90 arasında duvarlar var. Filistinlilerin iyi kötü kendi parlamentosu, yönetimi var. Filistinlilerin Batı Şeria ile Gazze arasında hatta Batı Şeria içinde A ve B bölgeleri arasında bile seyahat serbestisi yok. Bir Filistin yönetimi ve Oslo sistemi yürülükte olduğu sürece, kimse İsrail’den Filistinlilere vatandaşlık vermesini istemeyecektir.”

“Çözümsüzlüğün faturası İsrail için ağırlaştırılmalı”

Makalenin sonunda, yazar, çözümsüzlüğün faturasının İsrail için ağırlaştırılması gerektiğini, tek çıkar yolun İsrail’e baskı yapmak olduğunu, İsrail’in anladığı tek dilin tehdit dili olduğunu vurguluyor:

“1956 Süveyş Krizi sırasında, İsrail’i Sina Yarımadası ile Gazze’den çekilmeye zorlamak için Başkan Eisenhower’in ekonomik yaptırım tehdidine başvurmasının sebebi buydu. Başkan Ford’un da 1975 yılında, Sina’dan ikici bir geri çekilmeyi kabul edene kadar İsrail’le yeni silah anlaşması yapmaması da böyle bir tutumdu. Eylül 1977’de Başkan Carter da, İsrail derhal Lübnan’ı terk etmezse ABD’nin askeri yardımlarını keseceğini söylediğinde, sonuç almıştı. En son 1991’de James Baker, ayak sürüyen Başbakan İzak Şamir’i Madrid’e gitmeye ikna etmek için 10 milyar dolarlık bir hibe yardımını bloke etmişti. Daha sonra ABD bu tür bir baskı uygulamadı.

Filistinliler de isyanlarla ve dönemsel şiddet eylemleri ile İsrail için çözümsüzlük seçeneğinin faturasını ağırlaştırdılar. Ama karşılığında ödedekileri olağanüstü ağır bedel karşılığını bulmadı.

ABD Oslo’dan beri, baskı yapmak bir yana İsrail’in düşük maliyetli çözümsüzlük seçeneğini sürdürmesine yardım ediyor. Filistin yönetimini finanse ediyor, protestoları ezen güvenlik güçlerine eğitim veriyor, Filistin Yönetimi İsrail’e uluslararası kurumlarda kafa tutmasın diye baskı uyguluyor, nükleer silahlarına arka çıkıyor, BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail aleyhinde karar almasına vetolarıyla engel oluyor, yılda 3 milyar doları aşkın askeri yardımı yapmayı sürdürüyor ve nüfuzunu her fırsatta İsrail’e yönelik eleştirilere, uluslararası hukuk ihlallerine yönelik yaptırımlara kalkan olmak için kullanıyor.”

“Esas sorumlular ABD ve AB”

Makalede ABD’nin zaman zaman Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerine karşı yaptığı çıkışların da aslında bir tür “gaz almak” olduğu iddia ediliyor. Boykot hareketinin ve bu yolla alınabilecek sonuçların da irdelendiği yazının sonunda, barışçı bir çözüm için ABD ve AB’ye çağrı var:

“Tam da İsrail’in eski savunma bakanı Moşe Dayan’ın dediği gibi; ‘Amerikalı dostlarımız bize para, silah ve nasihat veriyorlar. Biz de parayı ve silahları alıyor, tavsiyelerine kulak tıkıyoruz.’ ABD ve Avrupa İsrail’i barışa ikna etmek için, koşulları olumsuz hale getirecek bir strateji geliştirmedikçe, bu destekleyip fonlamaya devam ettikleri baskıcı askeri rejimden sorumlular. İsrail’in politikalarına yönelik barışçı protestolar şiddetle bastırılıp, işgali sonlandırma gücü olanlar kıllarını kıpırdatmayınca, statükoyu değiştirmek için başka çaresi olmayanlar için şiddet kaçınılmaz olarak daha cazip bir seçenek gibi görünüyor.

Taraflara baskı yaparak, barışçı bir çözüme ulaşmak mümkün. Ama birbirlerine acı vermeye devam etsinler diye İsraillilerle Filistinlileri dış güçlerin baskısından korumaya kalkanların sayısı epey çok maalesef.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus