Étienne Balibar: “Avrupa’yı tekrar kökten kurmalıyız”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Teknokratik otoriterliğin ve neo-faşizmin yükselişinin tehdidi altındaki Avrupa Birliği, infilâk riskiyle karşı karşıya. Fransız filozof Étienne Balibar, yeni bir federasyon tipini eksen alan tarihsel bir yeniden kuruluşun siyasî koşullarını koyuyor.
Balibar’ın 16 Aralık 2017’de Le Monde’da çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Modern çağın başı ile 20. yüzyılın yarısı arasında Avrupa, tüm dünyaya, zenginliklerini ve uygarlık yeteneklerini borçlu olduğu bir hâkimiyet dayattı. Ama bugün “taşralaştı”, veya daha doğrusu yeri artık dünya tarihinin ve ekonomisinin yarı-periferisinde. Artık Amerika’yla Asya arasında oynanan “büyük hegemonya oyunu”nun kıyısında tutulduğundan; yatırımlarıyla, silahlı müdahaleleriyle, sınır operasyonlarıyla ve nüfus mübadeleleriyle işin içine karışmış olmasına rağmen Akdeniz’in güneyi ve doğusundaki aşırı sömürü ve ölüm bölgelerinin dışında kalıyor.
Emeğimizin ve yaşamlarımızın basit bir manevra nesnesi gibi yeni hegemonya çatışmalarının eline düşmesini istemiyorsak, uluslararası hukuk normlarının tanımlanmasında ve çevrenin harabeye dönüp yeryüzünde yaşamın azar azar sönmesini engellemenin tek yolu olan koruma sistemlerinin kurumsallaştırılmasında Avrupa’nın gerçekten ağırlığı olmasını istiyorsak, ve nihayet “Avrupa sosyal modeli”ni kurtarma ve uyarlama olanağı verecek ticaret ve banka düzenlemelerini kabul ettirmek istiyorsak, bugünkü mevcut halleriyle bir düzenleme eşgüdümü ya da sadece mali bir yönetişimden çok daha fazlasına ihtiyacımız vardır. Bize siyasî bir birlik ve umumi menfaatin kurumsal bir temsili gerektir — ki muhalefetsiz ve çeşitliliksiz bir oybirliği demek değildir bu. Bunun da uzağındayız (…).
Avrupa bir çifte açmaza (double bind) dolanmıştır. Ahalilerinin hukukî normlarının ve çıkar ortaklığının içinde ifadesini bulduğu federalimsi yapının uygulamada dönüşü yoktur: Yunanistan’ı Avro bölgesinden çıkarmanın olanaksızlığında iyi gördük bunu; bugün de Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden zarara uğramadan çıkmasının olanaksızlığında görüyoruz. Ama toplumları infilâk ettirerek büyüyen eşitsizliklerin, merkez partilerinin “bir o bir bu gelmesi” (alternance) ya da “büyük koalisyonu”yla artık gizlenmesi becerilemeyen yönetilemezliğin, yönetenlerle yönetilenler arasında git gide daha aşılmaz bir uçurum yaratan teknokratik otoriterliğin ve bir iç düşmana karşı yolları kesişen milliyetçiliklerin birleşmesi gibi olgular bir araya geldiğinde, Avrupa’da siyasetin biçimi varoluş bunalımına girmektedir.

Finans kurumlarının neredeyse egemenliği

Fakat yaşlı anarşistlerin ya da genç meczupların samimiyetle inandığı gibi bir “devrimci durum”un ya da “gelmekte olan bir ayaklanma”nın yararına değil, yurttaşlığın parçalanması yönünde olmaktadır bu. Pusulasını şaşıran Avrupa Birliği, kimilerinin öngördüğü gibi Sovyetler Birliği’yle –kıta tarihinde ulus-devlet sınırlarının aşılmasının diğer büyük projesiyle– aynı yazgıyı yaşayıp yaşamayacağını görmek için bir sonraki finans krizini bekliyor. Muhtemelen bu yüzden, bu sıralarda hem siyasetçi sınıfı hem uzmanlar arasında, bir “tekrar kuruluş”un gerekliliği bu kadar söz konusu. Bu terime karşı çıkmıyorum, aksine, taklitleri uzaklaştırıp bunun gerektirdiği bütün şartları üstlenerek tüm kapsama alanını vermek gerek ona.
En tutarlı projeyi Alman muhafazakârlarının önermesinden (Wolfgang Schäuble ve Karl Lamers’in 1994’teki memorandumu) sonra, bugün Fransa Cumhurbaşkanı da tutarlı bir proje getiriyor: Kamu borçlanmasında güçlendirilmiş bir disipline tâbi tutulan, ama ortaklaşa planlanmasa da birlikte hazırlanmış, “konjonktüre ters” (contracycliques) uzun vadeli politikalar için kullanılabilir bir Avrupa bütçesine, hatta bir Avrupa Para Fonu’na gelirlerinin daha büyük bir kısmını koymayı kabul edecek Avro Bölgesi ülkeleri etrafında “Avrupa çekirdeğini güçlendirmek”tir (Kerneuropa) bu. Dolayısıyla Avrupa’nın inşasında “değişken bir geometri”nin resmîleştirilmesiyle birlikte yürür.
Böyle bir proje, iyiden iyiye gördüğümüz gibi, egemenliği neredeyse tamamen finans kurumlarına teslim etmek anlamına geldiğinden, –hiç değilse liberal ya da sosyal-demokrat varyantlarında– bir meşruluk ilavesi vermek gerekir ona. Sponsorları genellikle bunu özgül bir parlamenter temsil biçimi altında tahayyül etmektedir; Avrupa Parlamentosu’na ekleniverecek ya da ulusal parlamentoların tezahürü olacaktır.

Avrupa Birliği’ne aidiyet dereceleri arasında yeni bir çukur

Böyle bir planın lehine zikredilebilir akılcı gerekçeyi görüyorum: Savaş-sonrası inşadan beridir mevcut olan bir eğilim uyarınca, bütünleşmenin toplumsal ve kurumsal sonuçlarının ileri geldiği tüm Avrupa “yönetişimi”nin ağırlık merkezini oluşturan eksenin, ekonomi yönetimi olduğu fikrine bağlı bu. Bundan dolayı, finansın küreselleştiği dönemde, ekonomi ve politikanın artık gerçek anlamda birbirinden ayrı “küreler” olmadığını kabul etmenin de bir şekli; öyle ki, ekonomi politikalarının (parasal zeminlerinin) birleştirilmesi üzerine kurulu olmayan bir federalizme doğru ilerlemenin hiç hayata geçme şansı olmaz. Doğrudur bu; ama diğer yöndeki işlevi, yani “hükümran”ın meşruluğunu tesis etmek için ekonomik yönetişimin siyasî denetimi’ni yeterince demokratik biçimlerle temin etmeye hiç yeterli değildir.
Gerçekte, bu projenin iki büyük mahzuru var: İlki, yurttaşların temsilini, konjonktür tarafından “dayatılan” ve yürütmedeki yönetim tarafından “onanan” kararların mantığını hakikaten tartışamadığı ve itiraz edemediği istişârî/konsültatif bir işlevde tutması; ikincisi ise Avrupa Birliği’ne aidiyet dereceleri arasında yeni bir çukur açmaktadır, bunun sonucunda da –merkez çekirdekteki ülkelerin birliğini daha “sıkı” kılmak gibi belirsiz bir saikle– Birliğin bütününe hıncın ve milliyetçilik yükselişinin tohumlarını ekmektedir. Tekrar kurmak değildir bu; mevcut olan erk yoğunlaşmasının ve bazı ulusların diğerleri üzerinde hegemonya kurma eğilimlerinin vurgulanmasıdır.

FRANCE-LITERATURE-BALIBAR

Beş şart

Gerçekte, tekrar kuruluş fikri gündemde ise, bazı erkleri güçlendirmekle ya da bazı uluslara diğerlerine yol gösterme işini ihale etmekle yetinmemek, bunu daha köklü biçimde tasarlamak gerekir. Tarihî bir tekrar kuruluşun siyasî şartlarının ne olduğunu kendimize sormamız gerekir. Niteliksel bakımdan farklı, fakat aralarında sıkıca bileşmedikleri takdirde etkililiği noksanlaşan, en azından beş şart sayılabileceğini düşünüyorum.
Bu şartların ilki, günümüz dünyasındaki küreselleşme eğilimleri ya da güç çatışmaları bakımından etkin bir bütünlük oluşturmada, Avrupa halkları ya da onların büyük çoğunluğu için maddî çıkar olmasıdır; öyle ki, güç dengeleri yurttaşların lehine dönebilsin. Daha önce dediğim gibi bu çıkar, özellikle finans düzenlemeleri ve çevre koruma önlemleri alanında “alternatif küreselleşmeci” bir Avrupa’nın güçlendirilmesi diye adlandırılabilecek şeyle çakışıyor gibi geliyor bana. Yakın veya uzak, ilan edilmiş veya edilmemiş savaşlar çoğalırken, uluslararası hukuka tekrar hayat vererek tazelenmiş bir arabuluculuk kapasitesinin acilen devreye sokulmasını dayatan trajik bir aktüalite de cabası.
İkinci şart, tarihte bir yenilik gibi de olan bir kurumsal hedef’tir. Bu hedefin; ekonomiler, bölgeler ve kültürler arasında sıkı bir birbirine bağımlılık biçimi altında şimdiden var olan, ama resmî söylem tarafından sistemli biçimde inkâr edilen ve ulusal siyaset sınıflarının, ister büyük şirketler söz konusu olsun ister sendikalar, “korporatif” erklerle ve yönetimlerle pazarlık tekelini ellerinde tutmaya uğraşmalarıyla her gün yalanlanan federasyonumsuluk halinden bizi nihayet çıkartmak olduğunu düşünüyorum. Hedef, milliyeti yok etmeyen, onun yerine de geçmeyen, ama paylaşılan bir egemenlik çerçevesinde onun anlamını ve işlevini dönüştüren yeni federasyon tipini icat etmek olmalıdır.
Üçüncü şart, federasyon hedefinin yönelebileceği ve bunun ne kadar başarılı şekilde gerçekleştiğinin ölçülebileceği bir siyasî ülkü’dür. Bu ülkünün, dünya ölçeğindeki ekonomik, bilişimsel, askerî erklerin yoğunlaşmasının kaçınılmaz bir biçimde yol açar göründüğü “demokrasi-sonrası” (post-demokratik) biçimlere iyi kötü direnmeyi deneyerek, demokrasiyi sadece ismen muhafaza etmekle yetinemeyeceğini çok zaman önce söyledim. Ulus-devletlerin azami yurttaşlık anlarında ulaşmış oldukları düzeye göre bir demokrasi genişlemesi hedeflenmelidir. Bunun anlamı; yürütücü, idarî, adlî ve temsilî erklerin ulusal egemenliğin ötesinde su yüzüne çıkışına yerel, gündelik ve doğrudan katılımlı biçimlerin (bugün kimilerinin meclis biçimleri diye adlandırdığı) yeniden doğuşu eşlik etmiyorsa, Avrupa federasyonu olmayacaktır: Bu meclisler, mücerret, içine kapanık olmayacak, sınırları aşarak iletişime geçebileceklerdir. Böyle bir icat, elbette otoriter şekilde kararlaştırılamaz; hepsi toplumsal tutuculuğun alanına girmeyen karşıtlıkları ve devasa engelleri (özellikle dil engellerini) aşmalıdır. Bu da beni son iki şarta getirmektedir.
Etkili bir tekrar kuruluş talebi
Dolayısıyla dördüncü şart, etkili bir tekrar kuruluş talebi’dir; bu milliyetçi ve parçalayıcı tepki döneminde bunun çok uzağındayız gibi gelebilir, ama peşinen bunun imkânsızlığına hükmetmemiz için bir sebep de yoktur. Etkili dedim, çünkü sadece Avrupa yanlısı duygular, ya da iktidar yetkilerinin Avrupa’nın tekrar kurulmasından yana taahhüde giren hükümetlere devredilmesi söz konusu olamaz; heterojen mirasları ve sınırlar ötesinde birbirine kavuşabilir antropolojik farklılıklarıyla gerçek yurttaşları işin içine sokan kolektif hareketler gerekmektedir: ya birlikte protesto etmek için (mesela adaletsizliğe ve vergi kaçışına karşı), ya kaçınılmazlaşan kültürel devrimleri başlatmak için (mesela üretim ve kendi kendini yok eden tüketim biçimlerinin dönüşümü).
Son olarak, öncekilerin hepsini bir arada tutmayı sağlayan beşinci şart, Avrupa’nın inşasının yalnızca temenni edilebilir değil mümkün de olması için, güncel krizinin etkilerini aşarak, çözülecek siyasî sorunlar’ın tanımlanmasıdır. Marx’ın zannettiğinin aksine, insanlık (die Menschheit) önüne sadece çözebildiği sorunları koymaz (stellt sich nicht nur Aufgaben, die sie lösen kann). Ama çözeceği sorunlar da ancak gerçekten ortaya koydukları olacaktır… Dolayısıyla, Avrupa projesinin bugün çarpıp tökezlediği engellerin birer seferberlik, iletişim ve inisiyatif alanı haline gelmesi için yurttaşlar tarafından yapılması gereken “kavgalar”ı, ya da daha az cengâver bir dille söylersek, “kampanyalar”ı tanımlamak söz konusudur.
Hangi düzeyde kurulursa kurulsun bizzat bir siyasî topluluk imkânını yok eden “serbest ve saptırılmamış rekabet” ilkesinin vahimleştirdiği bütün eşitsizlik biçimlerinin (meslek, kuşak, bölge, eğitim, sağlık, güvenlik, cins ve ırkla ilgili) azaltılması için son derece geçerlidir bu. Uzun bir hakimiyetler ve uzlaşmaz çatışmalar tarihinin mirasçısı olan, fakat iki dünya savaşından sonra duvarın iki tarafındaki devletlerin hem “sosyal” hem “ulusal” devletlere dönüşmelerinden beri içeriği bütünüyle dönüşmüş olan Avrupa’daki yeni ulusal sorun’la cebelleşmek için de geçerlidir elbette. Kant ve Derrida’dan sonra, konukseverlik iddiası diye adlandıracağım için de geçerlidir: Açıkçası, halihazırdaki ve gelecekteki nüfus hareketleri ele alınırken, insan kardeşliğinin ve güney uluslarıyla işbirliğinin haklı yerlerini bulmaları (onursuz pazarlıklar ve askerî müdahaleden ziyade).

Yeni bir “Ventotene Manifestosu”[1] kaleme almak gerek

Dörtnala eşitsizlikler, mutsuz kimlikler, yerinden edilen halklar : 21. yüzyılda hep birlikte ilerlemek ve böylece Avrupa’yı çok sayıda yurttaş eylemini bir arada gösterebilen tarihsel bir aktör haline getirmek için yüzleşmemiz gereken sorunlar bunlardır.
(…) Bu karmaşıklıkta, tekrar kuruluş çabamıza neyin yön vereceğini seçmemiz gerek. Neo-liberal bir Jean Monnet’den ziyade, Avrupalı bir Charles de Gaulle’den ziyade, hatta niyetlerinin sonuna kadar giden bir Willy Brandt’dan ziyade, bence bir Altiero Spinelli’ye ya da bir Ursula Hirschmann’a ihtiyacımız var; ama yeni bir Manifesto di Ventotene’yi ortaklaşa kaleme almaları için bunun on ya da yüz katı gerek. Ve bu manifestonun esinlendikleriyle bugün dünyanın Avrupa’dan beklediklerini yüzleştirmeye ihtiyacımız var.

[1] Manifesto di Ventotene: Haziran 1941’de yazılan ve tam başlığı “Özgür ve birleşmiş bir Avrupa için” olan Ventotene Manifestosu, Avrupa federalizmi fikrinin habercisi bir metindir. Bu manifestoyu kaleme alanlar, önem sırasına göre, Altiero Spinelli, Ernesto Rossi (üçüncü bölümün ilk kısmını yazmıştır) ve Eugenio Colorni’dir (önsözü kaleme almış ve manifestoyu anonim olarak yayımlamıştır).

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus