Chantal Mouffe: “Hasımsız siyaset olmaz”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yaşayan en önemli post-Marksist düşünürlerden Chantal Mouffe (1943) ile bu söyleşi geçen yıl, 15 Nisan’da telerama.fr’de yayınlandı ve Latif Yılmaz tarafından çevrildi.

Emmanuel Macron’un En marche! hareketini sağ ve sol kutuplaşmanın ötesinde bir yere konumlamak istediği bir zamanda, Londra’daki Westminister Üniversitesinde Siyasal teori profesörü olan Belçikalı filozof Chantal Mouffe siyasette kutuplaşmanın, ayrışmanın ve antagonizmaların gerekliliğini yeniden canlandırmaya çalışan “Uzlaşının Yanılsamaları” isimli bir kitap yayımladı.
Nuit Debout hareketindeki gece kuşlarının gündeme öncülük ettiği bir zamanda aynı filozofun başka bir eseri olan ve içinde halkçı/popülist bir egemenliğe acil ihtiyaca vurgu yapan “Demokratik Paradoks” kitabı yayımlandı. İlk kitap 2005 yılında, ikinci kitap ise 2000 yılında İngilizce olarak yayımlanmıştı. Bu zamansal gecikme, Chantal Mouffe’un yazılarının Fransa’daki alımlanması konusunda birçok şey söylüyor. Mouffe, uluslararası alanda oldukça tanınırken Fransa’da hâlâ yeterince bilinmiyor. Söyleşimizden birkaç gün önce, politika ve tutkular üzerine konuşmak için Güney Afrika’nın Johannesburg şehrindeydi. Sonrasında ise Podemos hareketi üzerine kafa yoran bir gruba katılmak için İspanya’ya geçti.
Bir kafede otururken, gençler onu tanıdıktan sonra “işte Podemos’un anası, işte Podemos’un anası” diye bağırarak üzerine atladılar. 1943 yılında doğan Filozof bu tepkilere karşı “sanki nine değilmişim gibi, neyse bu da iyi” diyerek esprisini patlattı. Karşımızda, demokrasilerimizin radikal, adanmış ve anlaşılır bir analizcisi bulunuyor.

 

chantal_mouffe
Chantal Mouffe

 

“Uzlaşının Yanılsamaları” kitabınızın kızıl flamalı takipçileri, sizi “yeni radikal sol”un ilham kaynağı olarak gösteriyor. Bu sizi gülümsetiyor mu?
İlk defa 1985 yılında yayımlanmış olan “Hegemeonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Bir Demokrasiye Doğru” kitabını eşim Ernesto Laclau (1935-2014) ile birlikte yazmıştık. Kitap gerçekten Yunanistan’daki Syriza ile İspanya’daki Podemos hareketinin ilham kaynaklarından biri olarak anılıyor. Yunanistan’ın eski maliye bakanı olan Yanis Varoufakis ekonomi ile ilgili çalışmalarını, eşimin “İdeoloji ve Söylem Analizi” bölümünde siyasal teori dersi verdiği Büyük Birtanya’daki Essex Üniversitesi’nde yapmıştı… Kitabımız ve kitabımızda hedef tahtasına koyduğumuz kimliklerin verili ve sabit olduğunu iddia eden özcülük tasavvuru açısından Podemos ile olan ilişkiler çok güçlü gerçekten. Biz özcülüğün tersine kimliklerin daima toplumsal hareketlerle birlikte inşa edilen ve kurulan şeyler olduğunu düşünüyoruz. Bu kitabımızda, sınıf özcülüğünü yani kimliklerin daima sınıf kimlikleri olduğunu söyleyen ve insanların kimliklerini içinde yer aldıkları üretim ilişkilerine göre edindiklerini öne süren düşünceyi eleştirdik.

O zamanki bağlam neydi peki?
Bu denemeyi 1980’li yılların başında ne Marksist solun, ki o zaman hâlâ mevcuttu, ne de sosyal demokrat solun yeni sosyal hareketlerle –feminist ve ekolojik mücadeleler ve eşcinsellerin hakları için yapılan mücadeleler vesaire- ne yapacaklarını bilmedikleri bir uğrakta yazmıştık. Ernesto Laclau ile birlikte iki teorik kaynaktan kendimizi beslemiştik. Bir tarafta Antonio Gramsci diğer tarafta ise Derrida, Foucault ve Lacan gibi postyapısalcılar bulunuyordu. Bugün Podemos hareketinde çok güçlü olan bir fikri yani “siyasetin biteviye kimliklerin kurulmasını içerdiği” fikrini göstermiştik. Podemos, verili olan çıkarları savunmakla kendini kısıtlayan geleneksel sol vizyonu eleştirerek bu noktaya geldi. Podemos hareketindekiler hayır diyorlar, kimlikler inşa edilmeli diyorlar.
Sonuç olarak, Podemos solun alışmış olduğu kitleden daha büyük bir kitleye ulaşmak istiyor. Muhafazakâr sağ cenahta yer alan Halkçı Parti’nin seçmenlerini de kazanmak istiyor. Podemos’un bütün siyasal stratejisi özcülük meselesini sorgulamaya tabi tutmaktır. Merkezle ilişkisi olmayan bir merkezi konumu işgal etme yolunu arıyor. Gramsci’nin işaret ettiği kavramla, her şeyden önce yeni bir hegemonya anlamına gelen bir merkezilik söz konusu. Hegemonya ise, başlangıçta sağ cenahta olan insanlar da dâhil olmak üzere yeni bir insan kitlesini kendine bağlamak anlamına geliyor. Siyaset kimlikler yaratmak ve dolayısıyla öznellikleri dönüştürmek anlamına geliyor.

Siyasette uzlaşı arayışı bir yanılsama mı?
Evet, hasımsız bir siyasetin asla olamayacağı anlamında. Siyaset daima kolektif bir kimliğin oluşturulmasıyla ilgili bir olgudur. Kendini kuran bir “biz” ve kendini ondan ayırmaya çalıştığı bir “diğerleri”. İşte bu siyasetin temelini oluşturan antagonizmadır. Asla uzlaşı değil ama. Liberal demokrasinin rasyonel üstünlüğüne ve evrensel geçerliliğine inanan Habermas’ın iddia ettiği üzere rasyonel demokratik bir uzlaşı asla mümkün değildir. Siyasal alan öncelikle partizan olmalı. Siyasal olan, Hegelci veya Marksçı anlamda asla aşamayacağımız bir radikal olumsuzluk tarafından katedilmektedir. Podemos için hasım “casta”dır. Latin Amerika’nın ilerici hükümetlerinin ulusal halkçı tecrübelerinden etkilenen Podemos bir halk, halkçı bir irade, kolektif bir irade veya bir “gente” inşa etme yollarını arıyor. Siyasetin, bir uzlaşıya varmak üzere rasyonel prosedürler kurmak gibi bir amacı yoktur. Ne de devrimci stratejilerde olduğu gibi siyasal düşmanını ortadan kaldırmak gibi bir amacı vardır. Aksine siyaset, çatışmalar başgösterdiğinde bu çatışmaların düşmanlar arası bir savaşa dönüşmesi yerine hasımlar arası bir mücadeleye dönüşmesine fırsat verecek kurumların oluşturulmasıyla ilgilidir. Düşmanlar hiçbir ortak uzama sahip değillerken, hasımların her ikisinin de farklı bir şekilde organize etmek istediği ortak bir uzamı vardır.

Bu anlattığınız, popülist bir vizyon mu?
Kesinlikle. Popülizm kavramı değerden çok düşse de, Podemos en temelde solda yer alan popülist bir harekettir. Sol popülizm bir gereklilik. Merkez sağ ve merkez sol arasında kaydadeğer bir ayrımın artık kalmadığını belirten merkezci uzlaşının hükümranlığına ve Avrupa’da bir türlü durdurulamayan sağ popülizme karşı belki de verilebilecek tek cevaptır. Merkez sağ ve merkez sol özellikle 2008 krizinden sonra hem kemer sıkma politikalarına yaslanan hem de bankaların kurtarılmasının yollarını arayan cereyanlara dönüştüler.
Marine Le Pen’in popülizmini engellemeyi başaracak sol bir popülizme ihtiyaç duyuyoruz. Le Pen yabancıları, göçmenleri ve mültecileri hasımları olarak tanıtlayan kendi politik halkını kurma aşamasında. Buna karşın göçmenleri de içine alan ve hasımlarını ise çokuluslu şirketler ve neoliberalizmin yeni yapıları olarak belirleyen başka bir halk inşa etmek gerekiyor. Spinoza, bir duyguya karşı mücadele etmenin tek yolu ondan çok daha güçlü olan başka bir duygu geliştirmektir diyordu. Marine Le Pen duyguları yabancı düşmanlığı ekseninde harekete geçirmeyi biliyor. Ahlaki bir suçlama yapmaktan ziyade, bu duygulardan başka bir siyaset için faydalanmayı başarmak gerekir. Zıtlaşmalar ahlaki kavramlar olan iyi ve kötü üzerinden değil siyasal kavramlar olan sağ ve sol üzerinden kurulmalı. Akılcı ve uzlaşmacı bütün bir solun asla anlamadığı bir konu da duyguların siyasette merkezi bir öneme sahip olduğudur. Tutkuları demokratik amaçlar doğrultusunda harekete geçirmek için siyasetin partizan bir karaktere sahip olması gerekiyor.

 

occupy

Fransa’daki Nuit Debout hareketi için ne düşünüyorsunuz?
Kendi adıma takdir ediyorum. Fransızların uykudan uyandığı epey zaman oldu. Occupy Wall Street eylemleri olduğunda Fransa’da neden hiçbir şey olmuyor diye düşünüyorduk. Uzun zaman Fransa’daki gençlerin hâlâ geleneksel siyasete ve partilere ciddi bir iman beslediklerini düşündüm. Nicolas Sarkozy’li yıllardan sonra, François Hollande sol cenahta biraz da olsa umut uyandırmayı başardı. Fakat bu umut hızla kayboldu. Nuit Debout herşeyden önce Podemos’tan çok Occupy Wall Street eylemlerine benziyor. Eğer Podemos, Indignados hareketinin bir parçası veya başka bir deyişle Podemos’u hazırlayan zemin olmasaydı Podemos’un doğmayı başarması pek de mümkün olmayacaktı. Indignados 2011 Mayıs ayında doğdu ve İspanyol sivil toplumu içerisinde yaklaşık iki yıl kadar hareketlilik yarattı. Sonra seçimler kapıya dayandı ve Halkçı Parti oyların büyük kısmını kaptı. Podemos’u yaratanlar bu hareketin ölüme terk edilmesinin trajik olacağını söylediler ve Ocak 2014 tarihinde bir parti kurarak kurumsal bir tarzda siyasete müdahil oldular. Parti Mart 2014 tarihinde yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılarak koltuk elde etmeyi başardı. Partililer bir seçim makinesine dönüşerek bu başarıyı konsolide etmek istediler. Bu şu demek oluyor: Podemos geleneksel bir parti olmak istemiyor; iktidarı elde etmek adına elzem olan parti biçimi ile sivil toplum arasında bir bağ bulmaya ve kurmaya çalışıyor.

İktidar olmak! Sizin için bu gerekli öyle mi?
Elbette. Toni Negri ve Michael Hardt’dan farklı olarak çokluğun kendi kendini örgütlemesine tam olarak inanmıyorum. Radikal siyaset hem dikey bir uğrağı hem de yatay bir uğrağı bir araya getirebilmeli. Bu, bir tarafta sosyal hareketler ve mücadeleler ile diğer tarafta ise partiler ve liberal demokratik kurumlar arasında bir sinerji oluşturmak anlamına geliyor. Bu İspanya ve Yunanistan’da başarıldı. Nuit Debout’nun da ne yapacağını göreceğiz. Eğer bütün hiyerarşik formları reddetmeye devam ederse, geride temel bir iz bırakmadan tıpkı Occupy Wall Street (Bernie Sanders başarısı belli bir ölçüde buna bağlı olsa bile) gibi yok olup gidecektir. Ya da bir hareket veya bir parti ile bağlar kurarak yaşamaya devam edecektir. Bir daha hatırlatmak ve tekrar etmek istiyorum: sol bir popülizme ihtiyacımız var.

Fransa’daki İslami giyim tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tamamiyle Franko-Fransız olan örtünme meselesinin tekrar ortaya çıkmasıdır bu… Katı bir laik değilim. Belli sınırlar dâhilinde birçok kültürel çeşitliliği kabul ediyorum. Burka ve çarşaf konusunda ise alarm zillerim çalıyor. Bu giyim, kamusal alanın, yani görülebildiğimiz, karşılaşabildiğimiz ve tanınabildiğimiz bir alan olan kamusal alanın demokratik vizyonuyla tam bir çelişki içinde. Feminist kaygılarla yasaklamak saçma, çünkü konunun feminizmle alakası yok: bu kadın idesine veya fikrine bir saldırı anlamına gelmiyor. Bizim Batılı kamusal alan kavramsallaştırmamıza bir saldırı anlamına geliyor. Büyük Britanya’da, yasal çoğulculuk konusunda bir tartışma bulunuyor. Buna göre Büyük Britanya’da yaşayan Müslüman cemaat isterse şeriat tarafından yönetilebilir. Tıpkı her topluluğun kendine uygun yasayla yönetilebilmesi gibi. Sanki vatandaşlar için ortak bir yasal düzen yokmuşçasına! Yalnız, bazı kurallara ve değerlere saygı duyarak ve onları uygulayarak birlikte yaşamalıyız. Kendi adıma daha fazla çoğulculuktan yanayım – aynı şekilde yaşayamaz, aynı şekilde giyinemez ve aynı şekilde yiyemeyiz. Fakat siyasal topluluğu inşa eden kurucu prensipler konusunda çoğulcu değilim.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus