Siyasi iktidarın krizini KHK’lar ile çözmesi mümkün mü?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Normal şartlarda bugün Fatih Terim’le ilgili bir yayın yapmayı düşünüyordum açıkçası. Cuma günü yapacaktım, sonra maçı seyredeyim ondan sonra yapayım bir Galatasaraylı olarak diye… Artık öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz ki, hafta sonu yine iki kHK ile bütün hayatımız iyice tekrardan alt üst oldu — tüm Türkiye’nin. Ve artık bu tür şeyleri konuşmak çok anlamsız kaçacak. Mecburen KHK’ları ve Olağanüstü Hâl’i konuşmak gerekiyor. Fatih Terim de bu seferlik benim elimden kurtulmuş olsun. Çok eskiden beri tanıdığım, bir şekilde tanıdığım ve Galatasaraylı olarak sevdiğim birisiydi; ama neyse diyelim, onu şimdilik burada bırakalım.

KHK’lar ülkenin yönetilemediğini gösteriyor

Evet, KHK’lar yine bir geceyarısı çıktı ve ortalık karıştı. Birbirinden farklı bir yığın konunun yine doldurulduğu… – zaten Meclis’teki yasalar da böyle oluyor uzun bir süredir biliyorsunuz, torba yasa diye birbiriyle alâkasız konular aynı anda yasalaşıyorlar, Kanun Hükmünde Kararnameler de böyle. Ve tabii ilginç olan, Meclis’te her istediği yasayı kolaylıkla geçirebilen –hele MHP’nin en son kayıtsız şartsız desteği de hesaba katılırsa– siyasî iktidar yine de birçok konuyu alelacele KHK ile çıkartıyor. Bu başlı başına bir kriz göstergesi. Türkiye’de yönetenlerin ülkeyi yönetemediklerini bize bir kere daha çok net bir şekilde gösteriyor.
Olağanüstü Hâl’e neden olan 15 Temmuz darbe girişimiyle alâkalı şeylerin dışında –ki çok az var o konuda, birazdan geleceğiz– Savunma Sanayii Kurumu’ndan tutun da, Şeker Kurumu’na kadar, taşeron işçilere kadar bir yığın düzenlemenin OHAL’in verdiği bir yetkiyle yasalaştığını görüyoruz. Bu da Türkiye’de çok ciddi bir kriz göstergesi. Ülkenin yönetilemediğini gösteriyor. Ve KHK’larla –ki bu kaçıncı oldu, sürekli, neredeyse bir ara her haftasonu bir tane, birkaç tane çıkıyordu– Olağanüstü Hâl’in olağan bir rejim hâline geldiği bir ülkedeyiz. Ve KHK’lar bitmek bilmiyor. Atılanlar, kapatılan kurumlar, işlerinden atılanlar, rütbesi sökülen askerler bitmek bilmiyor. Ama hiçbir şey de çözülmüyor. Bütün bunlara rağmen siyasî iktidar önüne rahatlıkla bakamıyor. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan 2019’a kendinden emin bir şekilde giremiyor. Bu çok net bir şekilde önümüzde duruyor.

Sivillere dokunulmazlık tartışması

Şimdi bugün ne oldu? Çok çarpıcı, terörle mücadelede yardımcı olan sivillere dokunulmazlık veren bu KHK’nın ilgili hükümleri üzerine hızlı bir tartışma başladı. Bunu önce İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener bir iç savaş tetikleyicisi olarak tanımladı çok net bir şekilde. Birçok hukukçu, Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu –ki bu tür toplara çok girmezdi, hızlı bir şekilde girdi–, şu âna kadar hükümete karşı çok da muhalif pozisyon almadıklarını bildiğimiz birtakım hukukçular da bunun kabul edilemez olduğu, böyle bir af yetkisinin verilemeyeceğini söylediler. Çok ciddi bir tartışma başladı. Sabah önce AKP Genel Başkan Yardımcısı Cevdet Yılmaz kısa bir açıklamayla bundan terörle ilişkisi olmayanların çekinecek bir şeyi olmadığını söyledi. Bu klasik, otoriter rejimlerde söylenen bir laftır, ama Cevdet Yılmaz –ki AKP içerisinde sayıları giderek azalan makul isimlerden olarak görülürdü–, onun için talihsiz bir ifade oldu. Nitekim hemen ardından parti sözcüsü Mahir Ünal, Cevdet Yılmaz’ı da yalanladı ve bunun sadece 15-16 Temmuz 2016’yı kapsadığını söyledi. Yani “sonrasında” lafının bugüne ve yarına teşmil edilemeyeceğini, sadece 15 Temmuz darbe girişimi akşamı ve ertesi günü darbecilere karşı mukavemet eden sivilleri kapsadığını söyledi.
Burada tabii birçok tartışma var. Birincisi, niye bu, bu açıklıkla belirtilmedi konusu var — ki bu çok haklı bir soru. Gerçekten 15 ve 16 Temmuz kastediliyorsa, 15 ve 16 Temmuz diye yazılırdı. Burada eğer hakikaten 15 ve 16 Temmuz’u kastediyorlarsa bir kere KHK’nın bu kadar kritik bir maddesinin yanlış yazılıyor olması başlı başına bir skandal. Ya da diğer şık; gerçekten eleştirilerin geldiği gibi bugüne ve yarına da teşmil edilen bir düzenleme yapılmak istendi. Ama görülen tepkiler üzerine geri adım atıldı. Mahir Ünal kesinlikle böyle bir şeyin olmadığını, bunun sadece 15 ve 16 Temmuz’u kapsadığını söylüyor. Ama bu olay tek başına aslında ülkeyi yönetenlerin her istediğini yapabilecek konumda olduklarını, ama her istediklerini yaparken de bu konuda çok ciddi bir beceriksizlik sergilediklerini bize gösteriyor. Bunun özellikle altını çizmek lazım. Tek başına sivillere yönelik düzenleme bunu bize gösteriyor.

Tek tip elbise inadı

Burada kararnameleri görünce ilk başta tabii ki atılan insanla var… — bu artık kanıksandı maalesef, ama yine çok sayıda insan atıldı işlerinden. Bunların içerisinde profesörler, albaylar da var; sıradan temizlik işçileri de var. Her türden insanlar, toplumun farklı kesimlerinden insanlar atıldılar. Ama bence en önemli hususlardan birisi, tek tip elbise zorunluluğu getirildi. Aslında buna getirildi diyoruz, ama getirilmek isteniyor diyelim. Çünkü tek tip elbise meselesi Türkiye’nin yakın tarihinde hep ülkeyi yönetenlerin değişik zamanlarda getirmek istedikleri, ama siyasî tutukluların ve mahkûmların direndikleri ve genellikle de direnerek kazandıkları bir olaydır. Bu geçirilememiştir. Şimdi Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki talebini –aslında siparişi– biliyoruz. Rengine kadar tarif etmişti. Şimdi bu KHK ile yasalaşmış oldu.
Ama daha ilk günden itibaren Selahattin Demirtaş bu konuyu kabul etmeyeceklerini söyledi. Başkaları da gelecektir. Muhtemelen şöyle bir şey olacak: FETÖ davasından yargılananların muhtemelen büyük bir kısmı, ezici bir kısmı, belki de hepsi paşa paşa bu elbiseleri giyecekler. Ama onların giriştikleri darbe girişimi nedeniyle oluşan bu zeminde bu darbe girişimiyle hiç alâkası olmayan insanlara dayatılacak bu elbiseye sol siyasî tutuklular ve mahkûmlar, aynı zamanda da Kürt hareketiyle ilişkili kişilerin büyük bir kısmı da herhalde buna direnecektir. Daha önceki deneyimlerden ve Selahattin Demirtaş’ın açıklamasından bunu görüyoruz. Bu da Türkiye’de zaten var olan gerginliği ve kutuplaşmayı daha da artırmaya aday olan bir husus. Bunu yapıyor olmak ve bunu yaparken de Guantanamo örneğini vermek –Guantanamo dünyada, tüm dünyanın en büyük ayıplarından birisi– utanç verici bir şey. Bunu bir referans alıp tek tip elbiseyi dayatıyor olmak da ayrıca Türkiye’nin büyük bir utancı olarak kayda geçecektir.

Zaten var olan gerilimi daha da tırmandıracak

Bu tek tip elbise meselesi hiçbir şekilde meşrulaştırılacak bir şey olamaz. Bunu içeride yaşamış insanlar bilir. İçeride tanıdıkları, akrabaları olanlar bilir. Bu, insanlık onuruna yönelik çok ciddi bir saldırıdır. Ve onurunu muhafaza etmek isteyen insanlar da buna ellerinden geldiğince direnç göstermeye çalışacaklar. Bu da Türkiye’nin zaten var olan gerilimini daha da tırmandırmaktan başka bir işe yaramayacak KHK’nın bu düzenlemesi. Ama belli ki 2019’a giderken tekrar ülkenin yeniden gergin bir atmosferde gitmesi isteniyor ki, böyle bir saatli bomba da değil, ânında patlayan bir bomba, patlaması kaçınılmaz olan bir bomba bunun içerisine yerleştirilmiş oldu. Tabii burada yine aynı demin söylediğim, FETÖ davalarında doğrudan yargılanan, darbe davalarında yargılanan o anlı şanlı generaller, albaylar vs.’ler, polis şefleri, yargıçlar şunlar bunlar, valiler, kaymakamlar herhalde o elbiseleri giyeceklerdir. Başlarını eğerek mahkeme salonlarına geleceklerdir. Ama birçok kişi, onun dışında kalan birçok kişi bunu giymeyecekler ve giymedikleri için bir yığın, zaten kötü olan cezaevi koşulları onlar için daha kötü olacak. Ve bu neye kadar gider? Herhalde avukat görüşüne çıkartmama, ziyaretçi görüşüne çıkartmama gibi uygulamalarla gider ve bir dönem, değişik dönemlerde yaşandığı gibi Türkiye’de çok ciddi bir gerginliği tekrardan ateşleyebilir.

Ahmet Şık’ı yargılamak IŞİD’li yargılamaya benzemiyor

Bugün Cumhuriyet Davası vardı — cezaevleri demişken. Ahmet Şık’ı mahkeme salondan çıkarttı ve Mahkeme Başkanı’nın Ahmet Şık’a söylediği “AKP’yi eleştirecekseniz gidin milletvekili olun eleştirin” sözü Türkiye’de zaten demokrasi ve hukuk devleti konusunda nerede olduğumuzu çok net bir şekilde bize gösteriyor. Aynı mahkeme heyetinin daha yeni Reina Davası’nda gayet sakin bir mahkeme yönettiğini ama arkadaşımız Ahmet Şık’a –ki her dönem kendisi siyasî duruşuyla ve gazeteciliğini birleştirerek duruşuyla bilinen bir insan– tahammül edemiyor olmaları da Türkiye’nin nasıl acı, nasıl bir kötü durumda olduğunu; demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti konusunda, ifade özgürlüğü ve savunma özgürlüğü konusunda ne kadar acı bir durumda olduğunu gösteriyor. Tamamen siyasî olan bir davadan, neden suçlandıkları bile bilinmeyen insanlar, sırf gazeteci oldukları için yargılanan insanların siyasî savunma yapması kadar doğal bir şey yoktur. Madem buna tahammül edemeyeceksiniz, o zaman bu insanları yargılamayın. Daha sonra mahkeme tekrar başladığında Mahkeme Başkanı Ahmet’ten şikâyetçi olmuş, “Burada slogan attırmam” diye söylemiş. Türkiye’de siyasî davalar olduğu müddetçe bu tür siyasî savunmalar olacaktır. Bu iş IŞİD’li yargılamaya benzemiyor. Bunu da mahkeme heyeti çok net bir şekilde görmüştür. Bu da Türkiye’nin zaten nasıl bir durumda olduğunu gösteriyor.

İç savaş telaffuzunun sakıncaları

Ama şunu özellikle vurgulamak lazım: Bugün Meral Akşener’in ve birçok kişinin de yaptığı çıkış, o düzenlemeden hareketle çok kolay telaffuz edilen bir iç savaş uyarısı var. Uzun zamandır değişik kişiler, değişik konularda bunu gündeme getiriyorlar bunu. Türkiye’nin başına gelebilecek en beter şeyin bu olduğunu biliyoruz. Ve bunu olabildiğince kullanmamaya çalışmamız gerekir. Gerçekçi olmak başka, ama yine de bu ülkenin kaderini düşünüp hep birlikte, hepimizin kaderini düşünüp olabildiğince temkinli bir şekilde –bu bir oto-sansür değilî, tamamen temkinli bir şekilde, olabildiğince serinkanlı bir şekilde düşünmek gerekiyor burada; ama şunu da özellikle vurgulamak gerekiyor: Türkiye şu anda kendisine yakıştırılmak istenen otoriter bir düzeni kaldırabilecek bir ülke değil. Bu ülkede askerler darbeler yaptılar. Ömür boyu kalacak sanıldı. Ama kalamadılar. 28 Şubat yüzyıllar sürecekti, birkaç yıl içerisinde yok oldu gitti. Dolayısıyla şu anda yapılmak istenenler, şu anda ülkenin demokrasi, temel hak ve özgürlükler ve hukuk devleti konusunda getirilmek istendiği nokta Türkiye’nin kaldırabileceği bir nokta değil. Bu sivillere dokunulmazlık meselesinin birkaç saat içerisinde aldığı şekil de bunu bize gösteriyor. Türkiye, tarihiyle, her yönüyle, yaşanmışlıklarıyla iyi kötü bir demokrasi geleneğiyle, bütün darbelerine rağmen var olan sivil toplum kuruluşlarıyla, her şeye rağmen aydınlarıyla kendini bir şekilde demokrasiye, çoğulculuğa ayarlamış bir ülke. Ve sonuçta bütün bunları atlatacaktır. Bunun için kara tablolar çizmenin çok doğru olduğunu sanmıyorum.

Şu anda yaşanan çok net bir olay var. Adalet ve Kalkınma Partisi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bir süreden beri artık Türkiye’yi yönetme, önüne Türkiye’ye uzun vadeli, orta vadeli ve uzun vadeli vizyonlar sunabilme yeteneğini kaybetmiş durumdalar. Sadece ve sadece bir iktidarı muhafaza etmeye endekslenmiş bir siyasî iktidar var. Siyasî iktidar bunu gerçekleştirebilmek için Türkiye’de birçok şeyden feragat ediyor. Türkiye’nin birçok kazanımından… Türkiye toplumunun kazanımlarını ortadan kaldırıyor. Türkiye’yi birçok alanda bir nevi çölleştiriyor. Ama her şeye rağmen Türkiye bunları aşacak bir ülkedir. Bunu kuru bir umut pompalaması olarak görmemek lazım. En zor dönemlerde bu Türkiye kendi yolunu bir şekilde bulmuştur. Bunun olabilmesi için tabii ki her şeyden önce Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını destekleyen kesimlerin de bu konuda artık Türkiye’nin daha fazla geriye gidemeyeceği duygusunu hissetmesi –ki hissettiklerini düşünüyorum– ve bunu ifade etmeye başlaması gerekir. İşte bu ifade etmeyi gerçekleştirebilecek imkânları zorlamak gerekiyor.
Onun için de her şeyden önce serinkanlı olmak gerekiyor. KHK’lar, bitmek bilmeyen Olağanüstü Hâl uygulamaları –ki bu siyasî iktidarın en büyük iddiaları ilk yıllarında, hatırlayanlar olacaktır, Türkiye’de OHAL’i kaldırmaktı–, Türkiye’de OHAL’i kaldırmakla övünen bir hareketin bugün OHAL’i uzatmakla övünüyor olması; “Türkiye’de yasaklamak yasak olacaktır” diye gelen ve bu sayede önü açılan, toplumun kendisine kredi verdiği bir iktidarın bugün neredeyse her önüne gelen şeyi yasaklamaya kalkması, yaşananları bize çok net bir şekilde gösteriyor. Ve bunun daha fazla sürmesinin de çok mümkün olmadığını gösteriyor. Ama burada önemli olan bu serinkanlılığı muhafaza edebilmek, Türkiye’nin kaotik bir ortama çekilmesi konusunda kim içeride ve dışarıda ne yapmak isterse istesin –ki bu sayıda çok sayıda odağın, içeride ve dışarıda odağın niyetli olduğunu görüyoruz– olabildiğince temkinli, serinkanlı bir şekilde –siyasî iktidarın krizini siyasî iktidar kendisi çözemeyecektir ama– Türkiye demokrasi ve hukuk devleti konusunda yaşadığı krizleri çözebilecek kadar büyük ve güçlü bir ülkedir.

Türkiye bunu aşar

Tabii ki gücü giderek azalıyor; ama hâlâ bölgesinde en önemli ülkelerden birisi olarak birçok yönüyle, Türkiye bunu aşar. Burada hızlı bir şekilde iç savaş vs. gibi kâbus senaryolarıyla Türkiye’yi telaşa verip, bu kadar net bir şekilde bir olmak/olmamak vs. şeklinde büyük kavgalara davet etmenin çok fazla anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Şimdi bunu dinleyenler beni pasifist, ortayolcu olmakla suçlayacaklardır. Olsun, suçlasınlar. Keskin sirke küpüne zarar. Sakin bir şekilde baktığımız zaman, Türkiye’nin pekâlâ bunları çözebileceğini görüyoruz. Türkiye’nin bunları çözebileceğini görmenin ana kriteri de siyasî iktidarın elindeki bütün sonsuz yetkilere rağmen ülkeyi yönetememesidir. Bu kadar nettir.
Evet buradan, noktalamadan önce, Ahmet Şık başta olmak üzere içerideki tüm tutuklu gazetecilere, gazeteci oldukları için, sırf gazeteci oldukları için içeride tutulan meslektaşlarıma selamlarımı yolluyorum. Umuyorum ki bu 15-16 Temmuz meselesinde yapıldığı gibi, tek tip elbise meselesinde de siyasi iktidar yaptığı yanlışı anlar –ki umuyorum diyorum ama, gerçekçi olarak bakarsak, pek beklemiyorum–, ama yine de ben bir temenni olarak bunu söyleyeyim. Umuyorum bu olur. Ve umuyorum Türkiye olabildiğince hızlı bir şekilde, çoğulcu demokratik, temel hak ve özgürlüklere saygı duyan bir hukuk devleti olarak tekrar kaldığı yerden yoluna devam eder.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus