Hedefteki CHP

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayanlar: Gamze Elvan & Sahra Atila

Merhaba, iyi günler. Bugün Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada sanıldığı gibi ağırlığı Afrin’e vermedi, onun yerine hafta sonu seçilen CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na saldırdı. Beklenen Afrin’di, ama Afrin’de büyük ölçüde sözü tüketti, olayın bu boyutu var; ama daha önemlisi, o bir yere geldi tıkandı, öyle gözüküyor; ama burada başka bir olay var.
CHP’ye yönelik olarak, CHP’nin bir hedefe konulması var. Bu öteden beri yapılan bir şey, iktidar partisi elindeki bütün imkânlarla bu partiyi, ana muhalefet partisini yıpratmak istiyor; ama içinde bulunduğumuz konjonktürde işin rengi çok daha fazla değişmiş durumda ve CHP’nin hedefe konulması çok daha anlamlı bir hale geliyor. Birbirinden farklı gibi gözüken birçok unsurun aslında burada birleştiğini düşünüyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim: Kesinlikle İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu değil de Can Kaftancıoğlu olsaydı, bu saldırılar olmazdı, bu kadar olmazdı. Yine bir şeyler olurdu, ama bu kadar olmazdı. Kesinlikle bu toplu linçin, farklı kesimlerden odakların, kişilerin, medya kuruluşlarının katıldığı bu toplu linçin bir ayağında Canan Kaftancıoğlu’nun bir kadın olması var, bunu özellikle vurgulamak lazım. Türkiye’de erkek egemen anlayışın medyada da siyasette de her şeye rağmen ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha görüyoruz.

İttifaka ulusalcıları katma arayışları

Burada bir başka olay var, buradaki olay şu aslında: Türkiye’de bir süredir yaşanan yeni bir cepheleşme var. Kutuplaşmanın şekli değişiyor ve AKP-MHP ittifakı olarak gözüken, birlikte hareket etmeleri olarak gözüken yeni bir iktidar yapılanması var; ama olay sadece bundan ibaret değil. Nitekim Devlet Bahçeli bugün konuşmasında bu mutabakatın, AKP’yle aralarındaki mutabakatın daha da genişletilmesi gerektiğini söyledi. Çünkü İYİ Parti’nin kopmasından sonra iyice zayıflamış olan MHP’yle öteden beri belli bir kriz içerisinde yaşayan AKP’nin birlikteliği tek başına 2019 ya da daha önce yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmayı garantileyemiyor ve bu yeni rejimi inşa etmeyi garantileyemiyor. Dolayısıyla burada başka katılımlara da ihtiyaç var. Büyük Birlik Partisi katıldı; ama onun çok fazla bir kıymeti harbiyesi yok. Saadet Partisi katılmak isteniyor, bunu biliyoruz. Saadet Partisi referandum döneminde “Hayır” vererek gerçekten işin renginin önemli ölçüde değişmesine katkıda bulunmuş bir partiydi. Saadet Partisi’nin de 2019’da AKP ve Erdoğan yörüngesine çekilmesi isteniyor. Bunun olup olmayacağı çok belli değil; ama olmayacak gibi gözüküyor.
Yine de kesin konuşmamak lazım; ama bir başka unsur var: Eskiden “ulusalcılar” diye adlandırılan kesim, uzun zamandır sesi çıkmayan bu yapı, CHP içerisinde belli bir karşılığı olan, bu yapının koparılıp bir şekilde bu yeni ittifaka eklenmesi gibi bir düşüncenin olduğu kanısındayım. Zaten bunun bir ayağı olan Vatan Partisi bir şekilde eklenmiş durumda. Tabii bir AKP-MHP işbirliği kadar net olarak yaşanmıyor, ama Vatan Partisi bu olayın unsuru oldu. Son Canan Kaftancıoğlu olayında da görüyoruz — ki Vatan Partisi’nin yayın organları çok net bir şekilde Kaftancıoğlu’nu linç etme kuyruğunda ön sıralarda yer alıyorlar. Sadece bundan ibaret değil, hatırlayalım: Kaftancıoğlu’na yönelik ilk operasyonu –ki gerçekten operasyon– Halk TV başlattı: Ermeni Soykırımı meselesi ile ilgili atmış olduğu tweet kongre günü piyasaya sürüldü. Belli ki burada rakibin kazanmasını istiyorlardı, bunun içindi; ama bu duruşun zaten, Ermeni Soykırımı üzerinden CHP’nin il başkanı adayına saldırmanın, CHP’nin kendine atfettiği konumlara, özgürlükçü, ilerici, solcu konumlara uymadığı ayan beyan ortada. Çok faşizan bir yaklaşımdı — ki Halk TV’nin bunu yapması aslında hiç şaşırtıcı bir şey değil, şaşırtıcı olan CHP tabanının böyle bir yayın organının bu kadar kendisiyle özdeşleşmesine izin vermesiydi. Neyse burada bir kopuş yaşanıp yaşanmayacağı ayrı bir husus; ancak bir başka olay da Ümit Kocasakal’ın CHP Genel Başkan adaylığını –galiba yarın– açıklayacağı, adaylığını ilan edeceği. Bunun için belli bir delege sayısı gerekiyor bildiğim kadarıyla; onu toplayabilecek mi bilmiyorum. Kocasakal’ın böyle bir çıkış yapacağı öteden beri biliniyordu. Aday olsun ya da olmasın, aday olsa da seçilme şansının olmadığını düşünüyorum; ama bunun da bütün bu olayla ilişkili olduğunu, Ümit Kocasakal da duruşuyla belli, “ulusalcı” olarak tabir edilebilecek kesimin bir nevi sözcülüğü de değil, liderliğine soyunmuş birisi.

Kongre sürecindeki CHP’yi yıpratma çalışmaları

Herhalde 3 Şubat’ta yapılacak olan CHP kongresinden sonra bir kopuş yaşanma ihtimali var. Burada tabii Kılıçdaroğlu’nun nasıl bir liste yapacağı –kazanacağını tahmin ediyorum yine–; bu liste, bu kişilere ve eğilimlere ne derece yer vereceği meselesi belirleyici olacak. İşte burada CHP’nin bir bölümünü CHP’den koparmak, koparıp doğrudan olmasa bile dolaylı bir şekilde yeni oluşan yerli ve milli ittifaka dahil etmek –ki yerli ve milli lafları bu kesimi çok rahatsız eden laflar değil, hatta AKP’den, Erdoğan’dan önce sahiplendiği laflar, dolayısıyla çok yüksünmeyeceklerdir– en fazla Erdoğan’ın adından dolayı birtakım sorunlar yaşanabilir, ama benzer sorunlar birçokları için –Devlet Bahçeli başta olmak üzere– vardı. Siyasette bunlar kolaylıkla aşılabiliyor. Böyle bir olayla CHP’nin iyice yıpratılması hedefleniyor; tıpkı HDP’nin olduğu gibi. Ama HDP’de şu olmadı; HDP’nin yöneticilerine, belediye başkanlarına çok ciddi darbeler indirildi, HDP büyük ölçüde hareket edemez hale getirildi. Ama HDP tabanından bir kopuş, AKP’ye doğru bir yöneliş gerçekleştirilemedi, gerçekleştirilmesi de hiç mümkün gözükmüyor. Hele şimdi içine girilen “yerli ve milli ittifak” perspektifinde AKP tabanındaki Kürtlerin HDP’ye doğru yönelme ihtimalinin daha yüksek olduğu varsayabiliriz. Ama HDP’ye çok ciddi bir şekilde operasyon yapıldı devlet eliyle ve bu operasyonun yapılmasında CHP’nin de dokunulmazlık konulmasındaki tutumu çok ciddi bir şekilde belirleyici olmuştu. Etkileyici demiyorum, belirleyici olmuştu.
Şimdi sıra CHP’ye gelmiş durumda. CHP’den milletvekilleri tutuklanmayabilir; ama belediye başkanları alınmaya başlandı, biliyoruz görevden alınıyorlar –ki en kolay parçalarla, yani CHP tabanının da kolay kolay itiraz edemeyeceği isimlerle başlandı– ama şu anda yolsuzluk vs. gibi gerekçelerle yapılan görevden almalar, yarın öbür gün siyasi gerekçelere de bürünebilir, OHAL koşullarında bunun pekâlâ yapılabileceğini görüyoruz. Canan Kaftancıoğlu olayında olduğu gibi, fi tarihinde atmış olduğu bir tweet nedeniyle vs. birtakım CHP’li belediye başkanlarını da terörle işbirliği gibi bahanelerle görevlerinden alma yoluna da pekâlâ gidilebilir. Bu ihtimali hiç yabana atmamak lazım. “Bu kadar da olur mu?” dediğimiz birçok şeyin olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Aynı şekilde Canan Kaftancıoğlu’nun seçildiği gece, hakkında yürütülen –özellikle troller üzerinden, robotlar üzerinden sosyal medyada yürütülen– kampanyanın hemen ardından soruşturma açıldığını da biliyoruz ve Cumhurbaşkanı’nın bugünkü konuşmasından sonra bu soruşturmanın Kaftancıoğlu lehine gelişme ihtimalinin azaldığını da biliyoruz. Çünkü Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı olmadığını, maalesef bu noktaya geldiğimizi de hepimiz biliyoruz.

Kopma CHP’yi rahatlatır

Böyle bir noktada CHP ne yapabilir, nasıl kendini koruyabilir? Gerçekten çok zor bir durum, imkânlar anlamında kıyasladığımız zaman çok zor; ama CHP bunu bir fırsat olarak bilip içindeki bu tür kopuşları aslında bir krizden fırsata çevirebilir. Çünkü bu kesimler uzun bir süredir CHP’nin birçok açılımının, atılımının önünde bir nevi bariyer oluyorlardı; en azından bu kesimleri kaybetme endişe nedeniyle birtakım adımlar atılmıyordu. Ama bu kesimler böyle bir operasyonun ardından CHP’den bir şekilde kopma yoluna giderlerse, bir anlamda CHP’yi de rahatlatmış olurlar. Aslında bakılacak olursa, Erdoğan için ideal olanı bunların kopmadan CHP içerisinde kalıp, CHP içerisinde rahatsızlık çıkartmaları. Sürekli bir kriz halinde CHP’yi iç çalkantı halinde, ekseni teröre destek verip vermeme olan –ki çok sübjektif bir değerlendirme olduğunu hepimiz biliyoruz– böyle bir eksende CHP’nin içerisinde sürekli sürgit, bitmeyecek birtakım kavgaların çekişmelerin olmasını aslında tercih edebilir.
Ama görüldüğü kadarıyla –benim gördüğüm kadarıyla en azından, öyle söyleyeyim herkesin bu görüşte olmadığını tahmin ederim– benim gördüğüm kadarıyla bir kopuş teşvik ediliyor. Kopacak olan kişiler, kesimler, gittikleri yere ne katarlar bilmiyorum; ancak şunu yaratacağı kesin: Şu anda 2019’a doğru nasıl bir kümelenmeler olacağı konusu henüz çok berrak değil. “CHP Kılıçdaroğlu’nu mu aday gösterecek? Bağımsız aday etrafında mı birleşilecek? İYİ Parti’yle CHP’nin nasıl ilişkisi olacak? HDP bu denklemin neresinde olacak?” gibi bir yığın soru var. Erdoğan için en önemli iki husus: 1) İYİ Parti’yle CHP’nin 2019’da şu ya da bu şekilde birlikte hareket etmesi, 2) Abdullah Gül’ün öne çıktığı bir dönemde AKP içerisindeki rahatsızların Erdoğan karşıtlarının ve AKP tarafından dışlanmış olan kesimlerin de bir şekilde 2019’da CHP’yle ve İYİ Parti’yle ve bir şekilde HDP’yle bir ortak hareket etme yoluna gitme ihtimalleri. İşte, şimdiden, daha seçilir seçilmez CHP İl Başkanı’nın üzerinden kotarılan o meşhur PKK’yla DHKP-C’yle işbirliği iddialarının tekrardan gündeme getirilmesiyle beraber, 2019’a yönelik bu muhtemel ittifakların da önü alınmak isteniyor. Yani CHP’yi bu kadar terörle özdeşleştirme kampanyası –ki bu kampanyanın nasıl hızla gelişeceğini hep birlikte göreceğiz– anlaşıldığı kadarıyla bütün imkânlar buna sarf edilecek, bir kadın siyasetçi üzerinden yapılacak ve toplu bir linçe tanık olacağız, oluyoruz. Bunun üzerinden İYİ Parti’nin ve AKP’nin küskünlerinin veya AKP kökenli ama kendilerini artık muhalif hisseden kesimlerin buluşmasının da önüne geçilmek isteniyor.

Kavganın kazananı belli sanılıyor ama…

Buradan baktığımız zaman devletin bütün imkânları, medyanın büyük ölçüde kontrol ediliyor olması vs. bütün bunlara beraber baktığımız zaman, sanki kazananı belli, kaybedeni belli bir kavga gibi gözüküyor; ama siyaset bu kadar basit değil. Bence bunun kaybedeni baştan belli: Bunun kaybedeni normal şartlarda Erdoğan. Zaten böyle bir kampanyayı başlatıyor olması da kaybetmekte olduğunun göstergesi. Burada eğer CHP buna serinkanlı, soğukkanlı, kısıtlı imkânlarla da olsa cevap verme yoluna gidemezse, bir direnç gösteremezse o zaman kaybı geçici bir kazanca çevirebilir. Ama şunu biliyoruz ki AKP’nin ve dolayısıyla Erdoğan’ın başarısı, çoğulculuğu, temel hak ve özgürlüklerini, hukuk devletini –özellikle AB çıtasıyla beraber– geliştirdiği dönemlerde olmuştu. Ama bir süredir benimsemiş olduğu üslup, strateji, vizyon –vizyon denebilirse buna– onu aslında kayba götürüyor. Bu kayıp tabii ki Türkiye’nin de bir kaybı. Şu anda önüne böyle bir fırsat çıkmış olduğunu düşünüyor ve bunun CHP içerisinde ve o çevrelerde bir karşılığı olduğunu düşünüyor ve dolayısıyla bir şeyi teşvik ediyor. Bu kampanya tam tersi CHP’nin kendini yeniden tanımlaması, yeniden inşa etmesi, toparlanmasının da vesilesi olabilir pekâlâ. CHP kendi içerisindeki hareket kabiliyetini kısıtlayan, sınırlayan kesimlerden, kişilerden belki de bu vesile ile kurtulmuş olabilir. Ama CHP için çok zor bir süreç olacağı kesin.
3 Şubat’a kadar, kongreye kadar CHP’nin başına daha çok şeyler geleceği kesin. Daha başka kişiler de hedef gösterilecektir büyük ihtimalle; ama 3 Şubat’ta CHP bütün bunlara rağmen güçlü bir şekilde yeni bir yönetim ve yeni bir vizyonla, yaklaşımla yola devam ederse bu krizi fırsata çevirme şansını yakalamış olacaktır. Ama tabii ki 3 Şubat’ta bitmeyecek, bunun daha devamı var ve görüyoruz ki devlet elindeki bütün imkânlarla beraber muhalefeti, ana muhalefeti –çünkü artık MHP’nin ana muhalefet partisi olamadığı kesin–, HDP’yi zaten büyük ölçüde etkisizleştirdiği kesin. Muhalefetin en önemli unsurunun da demokrasiye, temek hak ve özgürlükleri ve hukuk devletine hiç uygun olmayan yöntemlerle güçsüz düşürmeye, etkisiz düşürmeye çalışacak. Ama dediğim gibi bu mukadder değil; iktidarın, devletin imkânlarıyla, bütün bu imkânlarla bunun başarılacağının kesin olduğunu söylemek gerçekçi değil. Zaten AKP’nin öyküsü, başlı başına devletin imkânlarının, bir karşılığı olan siyasi hareketin önünü kesmeye tek başına yetmediğini bize göstermişti.

Evet söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus