Branko Milanovic: Hiper-rekabetçi bir dünyada.. Tek başına akşam yemeği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Özellikle kalkınma ve küresel eşitsizlik konuları üzerine çalışan Sırp asıllı ABD’li ekonomist Branko Milanovic’in 2 Kasım 2017’de blogunda çıkan yazısını Uğur Aytun çevirdi.

Branko Milanoviç

Kendi kendime neredeyse dört yıl New York’ta yaşadıktan ve en az 400 kere tek başıma yemek yedikten sonra, sanırım kendi kendinize nasıl yemek yenmesi konusunda ve bunun yaşadığımız dünyada bize ne söylediği konusunda fikir yürütebilirim.
Son günlerde New York’un, sahip olduğu toplam restoranlar içerisinde en fazla solo takılanlara hitap eden koltuklara sahip olan restoranlara sahip olan şehir olduğunu okudum. Bunun bir tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Bu koltukların sayısı, şu son bir kaç yılda bile hızla artmaktadır.

Avantajlar ve dezavantajlar

Tek başına yemek yemenin avantajları nelerdir? Bazı açık avantajlar şunlar: ne zaman ve nerede yemek yiyeceğinize karar verebilirsiniz; hesabın nasıl bölüneceği konusunda endişelenmenize gerek yok; istediğiniz kadar orada oturabilirsiniz. Ayrıca sizinle birlikte o havayı soluyan insanlar hakkında da çok şey öğrenebilirsiniz. Rutin yaşamlarımızda, etrafımızdaki şeylere dikkat çekemeyecek kadar yoğunuzdur: metro, iş, meslektaşlar, bizimle yaş ve gelir bakımından çok farklı olmayan arkadaşlar… Hepsi bu kadar. Tek başına yemek yediğinizde etrafınızdaki insanlara bakmaktan ve konuşmalarını dinlemekten başka yapacağınız bir şey yoktur. Beden dillerini, adamın kadından daha fazla konuşup konuşmadığını, kimin kendisini övdüğünü veya kimin sessiz olduğunu, hesabı kimin ödediğini gözlemlersiniz; ne konuştuklarını dinlersiniz: iş şikayetleri, planlar, siyasi fikirler ve aşk meseleleri. Bazı negatif avantajları da var: sıkıcı aksam yemeği refakatçileriyle oturmak veya size umursamayan konularda ilgileniyormuş gibi davranmak zorunda değilsiniz.
Peki dezavantajları nelerdir? Bir şeyler öğrenirsiniz ama bu ancak gerçek anlamda bir şeylere maruz kalmadan ziyade bir kaç parça duyduğumuz ve büyük ihtimalle de yanlış anladığınız konuşmalara dayanılan bilgilerdir. Asla herhangi birisiyle, hatta orada kendiliğinden tanıştığınız birisiyle sizi dinlemek veya eğlendirmek için görüşemezsiniz.

Hiper-rekabetçilik

Kendinize sormanız gereken soru, tek başına akşam yemeği, öncülük ettiğimiz bu hayatta bize ne söyleyebilir? “Solo” yaşam bence geleneksel aile ve komünal bağların kopmasından kaynaklanmaktadır. Emeğin gittikçe hareketlileşmesinin bir gereğidir; sağladığı yüksek gelir düzeyinden beslenir. Ve bence hiç de hoş olmayan, bu durum bence hiper-rekabetçilikten ve yaşamlarımızın artan derecede metalaşmasından kaynaklanmaktadır.
Hiper-rekabetçilik zaman ve harcanan enerji bakımından zorlayıcıdır. Daha fazla insanlar rekabet ettikçe, sadece zamanımızı almakla kalmaz, aynı zamanda, her sözün, her yorumun ve her eylemin, bize karşı kullanılmaması için ölçülmesi ve kontrol edilesi gerektiğinin farkına varırız. Yalnız kalmak bu tür davranışları gösterme ve insanlar önünde ve iş yaşamlarımızda belirli bir imaj sergileme baskısından kaçınmak için hoş bir rahatlama sağlar.
Artan metalaşma ise kişisel alanımızın ve özel eylemlerimizin çoğunun potansiyel kazanç haline gelmesi anlamını taşır. Doğum günü partileri, bir araya gelme yemekleri ve tiyatrolar kullanışlı ve “network” oluşturmaya elverişli olabilecek insanlarla buluşmaya örnektir. Özel zamanımız veya evimizden oluşan “ölü” sermayemiz ticari fırsatlar haline geldi: kâr uğruna arabamızı kullanıyoruz ve parasal kazanç için evimizi kiralıyoruz. Yalnız kalmak bu aralıksız metalaşmaya karşı bir reçete işlevi görür adeta. Kendinizle network oluşturamazsınız.

Her hane halkının yalnızca bir kişiden oluştuğu bir dünya

Yalnız başımıza bowling oynadığımız, yemek yediğimiz, egzersiz yaptığımız, konserlere gittiğimiz, yalnız yaşadığımız bir yaşam nihai amaç mı? Öyle görünüyor. Ortalama hane halkı büyüklüğü, gelir yükseldikçe düşmekte. Zengin ülkeler yalnızca nüfusun düşük büyüme oranlarına sahip değiller, ülke zenginleştikçe hane halkı büyüklüğü de düşüyor. Nihai amaç her hane halkının yalnızca bir kişiden oluştuğu bir dünyada yaşamak olacak. Danimarka, Norveç ve Almanya neredeyse bu noktada: ortalama hane halkı büyüklüğü 2.2 düzeyinde (Senegal ve Mali ortalama 9.1 ve 9.5 hane halkı büyüklüğüne sahip). Japonya yalnızlık ile kombine edilmiş ultra rekabetçi bir toplumun görüntüsünü çiziyor.
Böyle bir sonuçtan dolayı şaşırmamalıyız. Başkalarıyla beraber olmanın her zaman ekonomik bir yönü vardır: kişi başına masraflar paylaşıldığında düşer; yaşlandığımızda bize, eşlerimize yardım edecek çocuklara, ayrıca faturaları ödeyecek eşlere ihtiyacımız var. Ancak yüksek gelir ve yüksek işgücüne katılım oranlarıyla beraber, pahalı faturaları ödeyebiliyoruz, yaşlılığımızı idame ettirebiliyoruz. Çocuklarımız, eldeki erişilebilir işlerin ve hiper-rekabetçiliğin arayışı altında, bize bakabilmek için çok uzaklarda olacaklar.
Yalnız kalmak hem bizim tercihimiz, hem de rekabetçi, metalaşmış ve yüksek gelir dünyasına bir tepkidir. Ekinlerini toplayacağımız yeni dünya bir distopya olmayacak. Ütopya olacak, küçük değişiklikler ile:
“Yeni dünya, hiçbir barbarlıktan ötürü suçlu bulunmadığımız için evrensel bir toplanma kampı olmayacak. Her şeyin düzenli olmasından ötürü de çılgınlaşacak gibi görünmüyor, kromlanmış parıltı altında insan tutkularının renkleri kaybolacak. Kazanacak veya kaybedecek hiçbir şeyimiz de olmayacak. En derin içgüdülerimiz ve en gizli tutkularımız analiz edilecek, yorumlanacak ve sömürülecek. Kalbimizin en çok arzuladığı şeylerle ödüllendirileceğiz. Ve teknik gereksinmeler toplumunun en lüks şeyi kullanışsız bir devrimi ve uysal bir gülücüğü bağışlamak olacak.” (Jacques Ellul, The technological society, 1954)

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 
  • Medyascope
  • Medyascope Plus