“Uzaktan Yakından”: Claude Lévi-Strauss’un yaşamını merak edenler için…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ünlü antropolog ve düşünür Claude Lévi-Strauss’un yaşamöyküsünü konu edinen ve Metis Yayınları’ndan çıkan Uzaktan Yakından kitabı bu yılın Ocak ayında raflarda yerini buldu. İlk olarak Odile Jacob Yayınları tarafından 1998 yılında Fransızca olarak basılan bu nehir söyleşi, Haldun Bayrı tarafından Türkçe’ye çevrildi. Bayrı, ilk baskısı Nisan 1985’de yapılan Claude Levi-Strauss’un Irk, Tarih ve Kültür kitabının çevirmenleri arasında yer almıştı.

kitap kapak

Yapılsalcılığın ve yapısal antropolojinin kurucularından sayılan ünlü Fransız antropolog ve etnolog Claude Lévi-Strauss’un (1908-2009) Fransa’dan Brezilya’ya, New York’tan Papua Yeni Gine’ye uzanan yaşamöyküsü, aynı zamanda başlı başına 20. yüzyılın ve sosyal bilimlerin dönüşümünün tarihi.

Yazar Didier Eribon’un 1980’lerde Lévi-Strauss ile iki yıl boyunca belirli aralıklarla bir araya gelerek yaptığı bu uzun söyleşi, ilk olarak Lévi-Strauss’un hayatı ve tanık olduklarına yoğunlaşıyor: Brezilya’da yerli kabileleri arasında yaptığı saha araştırması, İkinci Dünya Savaşı başında askere alınması, Soykırım’dan kurtulması, Fransız gerçeküstücülerle Amerika’da kurduğu yakın ilişkiler ve yapısalcılığın kuruluşu.

Ardından, sosyal bilimleri derinden etkilemiş Lévi-Strauss’un kendi ağzından, kitaplarını ve düşüncelerini dinliyoruz. Lévi-Strauss’un çığır açan düşüncelerinin ana iskeletiyse; “en temel önkabullerimizi dahi tartışmaya açan bir eleştirellik.”

Bu son derece keyifli ve öğretici söyleşiyse şöyle sonlanıyor:

Claude Lévi-Strauss
Claude Lévi-Strauss

“DIDIER ERIBON: Sık sık, “Ben bir 19. Yüzyıl insanıyım” siye belirtiyorsunuz. Ne demek bu?

CLAUDE LÉVI-STRAUSS: Bu fikir bana özgü değil. Birkaç sene önce genç bir Amerikalı meslektaşım benim üzerime yazdığı bir kitapta, 19. yüzyılın sembolistler geleneği ve başka yazarları arasına yerleştirdi beni. Şayet bir peri, sihirli değneğiyle, 20. yüzyıl insanı bilincimi yitirmeden beni o yüzyıla gönderseydi, fazla yabancılık çekmezdim gibime geliyor. Büyük icatlarımız tohum halinde; esasen kendi yaratacakları sakıncalara henüz çare teşkil etmeyen ilerlemeler halinde bulurdum orada.

Bedavadan hayallere fazla önem atfetmeyelim. Geçmişe dönülmez. Stendhal’in bir yerde yazdığı gibi, Eski Yunan’ın dirilişini coşkuyla arzulayabiliriz; ama elimize geçen, Perikles’in yüzyılı değil, Amerika Birleşik Devletleri’ne (modernleşmiş bir ülke anlamında) benzer bir şey olacaktır. Eski zamanlarda en hayran olduğumuz şeyler (edebiyat, sanat…) insanları mutlu eden bunlar değildi. Başka şeyler öğrenir öğrenmez alelacele değişirler.

(…) Asıl sorgulamamız gerekenin insan olduğunu kabul edersiniz. “Antropolojinin rolü de bu zaten”, denecek. Ne yazık ki –yoksa, “iyi ki” mi demek lazım?- her şeye cevabı yoktur antropolojinin.”

 

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus