300AACBE-4195-4984-BFDA-2FBF750414A3

Açık Oturum (139): Aykut Erdoğdu, Garo Paylan, Durmuş Yılmaz ve Ergün Kaya ile muhalefetin ekonomiye bakışı

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

 

Sedat Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’nin 139. Açık Oturum’una hoşgeldiniz. Bu akşam konumuz: “Muhalefetin Ekonomi Programı”. Dolar bu kadar dalgalanırken, “Türkiye bir ekonomik krizde mi, değil mi?” Seçimlere az bir zaman kala muhalefetin temsilcileriyle ekonomiyi, ekonomik durumu, onların ekonomik programını konuşalım istedik.

Stüdyodaki konuğumuz Saadet Partisi Genel İdare Kurulu Üyesi Sayın Ergün Kaya. Hoşgeldiniz efendim.

Ergün Kaya: Hoşbulduk.

Skype üzerinden İYİ Parti’nin Genel İdare Kurulu Üyesi Sayın Durmuş Yılmaz bizimle beraber. Kendisi Merkez Bankası eski başkanımız. Durmuş Bey, hoşgeldiniz.

Durmuş Yılmaz: Hoşbulduk. İyi yayınlar.

Ve Halkların Demokratik Partisi’nin Ekonomiden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Sayın Garo Paylan, Diyarbakır’dan Skype üzerinden yayına katılıyor. Garo Bey, hoşgeldiniz.

Garo Paylan: Merhabalar. Hoşbulduk, iyi yayınlar.

Bu yayına Cumhuriyet Halk Partisi Ekonomiden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sayın Aykut Erdoğdu’nun da katılmasını umuyoruz. Kendisiyle öyle sözleşmiştik. Ama şu anda maalesef yayında değil. Herhalde ilerleyen dakikalarda onu da bir şekilde yayına almayı başarırız.

Konuklarımıza geçmeden önce, her Açık Oturum’da olduğu gibi, bize göre Türkiye’nin bir kısa künyesini aktaralım. Malum, Türkiye 24 Haziran’da bir genel seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyor. Şu an itibariyle Türkiye bir OHAL rejimi altında. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından 21 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL rejimi halen sürüyor. Bugün itibariyle OHAL’in 671. günündeyiz. Bir başka deyişle, 22 aydır OHAL altındayız. Dolayısıyla Türkiye 24 Haziran seçimlerine de OHAL altında girecek.

Efendim, bugün itibariyle Türkiye’de dolar 4,72TL, euro 5,54TL’den işlem gördü. Gösterge faiz %17,26 seviyesinde. Benzinin litre fiyatı 6,23TL, mazotun litre fiyatı 5,66TL.

Şimdi üç konuğuma da sırayla sormak istiyorum ve konuklarım da izin verirse Durmuş Yılmaz’dan başlamak istiyorum. Çok açık, çünkü kendisi Merkez Bankası eski başkanımız.

Durmuş Bey –aslında üç konuğuma da aynı soruyu soracağım– Türkiye bir kriz mi yaşıyor? Bir ekonomik kriz içinde miyiz? Bu ekonomik krizin nedeni nedir? Bu dolar, euro, döviz kuru neden böyle bayrak gibi dalgalanmaktadır?

Durmuş Yılmaz: Teşekkür ediyorum. Şu anda ülkemizin ve ülkemiz ekonomisinin duymak istemediği, duymak istemeyeceği tek kelime “kriz” kelimesi. Dolayısıyla bizler, sorumluluk makamında bulunan kişiler olarak mümkün olduğu kadar realiteden uzaklaşmayalım. Ama toplumun kalbine de korku salmayalım. Biz hepimiz aynı gemideyiz. Bu gök kubbe yıkıldığında hepimiz birlikte altında kalacağız.

Bunu bu şekilde belirledikten sonra, “Şu anda ekonomimizin geldiği nokta nedir?” diye bakarsak, ortada gerçekten sıkıntılı bir durum var. Ülkemiz ekonomisi bütün kesimleriyle son derece borçlu. Türkiye’de borç oranı, toplam borçluluğun milli gelire oranı %20’lerin üzerinde. Kamuoyunda, özellikle muhalefeti destekleyen vatandaşlarımız nezdinde şöyle bir algı veya şöyle bir inanç ve bilgi var: “Kamunun borcuna baktığımızda %70-%80 seviyelerinden, bugün %30 seviyelere geldik. Dolayısıyla devletimiz borçlu değil. Özel kesimin borçlarından bize ne? Devlet bunlara garanti vermediğine göre biz niye bunun üzerinde bu kadar fazla duruyoruz?” Benim bu konuda söyleyeceğim şudur: Bu finans konusu öyle bir şey ki, hiç farkında olmadan bir anda öyle bir durum ortaya çıkabilir ki –bunu 2007 Krizi’nde İspanya’da, Portekiz’de, İrlanda’da ve diğer ülkelerde gördük– bir anda özel sektörün borcu, kamunun borcu haline dönebilir. Biz de bunu bir nebze 2001 Krizi’nde yaşadık.

Şu anda kurda istikrarı niçin sağlayamıyoruz? Bir kere, bunun maddî temelleri var. Bu maddî temelleri şöyle sıralayabiliriz: Cârî açığımız var, enflasyon yüksek, içeride üretim yapabilmek için ithalat yapmak zorundayız ve en önemlisi: Çok fazla borçluyuz. Bu nedenle dövize olan talep çok fazla. Dolayısıyla herkes TL satıcısı, döviz talepçisi.
Bu, işin maddî boyutu. Fakat bir de bunun ekonomik politika, yani yönetimsel bir boyutu da var. O da şu: Ülkemizde şu anki tüm bu olumsuz verilere rağmen, daha ihtiyatlı, daha özenli bir dil kullanılması, daha olumlu bir yaklaşım sergilenmesi gerekirken, maalesef siyasî akıl kirlenmiş bir dil kullanıyor ve bu dil olabilecek en kötü zararı veriyor. Bence bu sorunun içerisinden çıkabilmemiz için Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, faiz oranlarının artırılması vs. gibi şeyler yapılabilir. Fakat her şeyden önce yapılması gereken, bu akıl ve söylem kirliliğinden kurtulmamız ve dolayısıyla da ortak, konvansiyonel bir ekonomi politikası uyguladığımız konusunda yerli ve yabancı yatırımcıları ikna etmemiz gerekiyor. Bunu yapmadığımız sürece, faizi artırsak bile, eğer güven biriktiremediysek işlerimizin çok daha zor olacağını düşünüyorum. Nitekim, 300 baz puan artırmamıza rağmen kur bugün de bir hayli yukarıya gitti. Umarım yetkililer bu konuda üzerlerine düşen görevi yaparlar ve önce içerideki vatandaşlarımızı, sonra da Türkiye’ye yatırım yapmak isteyen, tasarruf göndermek isteyen yatırımcıyı, Türkiye ekonomisinin kabul edilmiş global prensipler çerçevesinde yönetildiği ve yönetileceği konusunda ikna ederler.

Şu anda, gerek bir hafta önce yurtdışında söylenen, gerekse dün akşam üzeri yetkililer tarafından söylenen, uluslararası teamüllere, ekonomi kitaplarının yazdıklarına sadık kalınacağı hakkında verilen sözlere, açıklamalara rağmen, piyasa bugün buna inanmamış görünüyor. Dolayısıyla bunun kısa vadede olabileceğini düşünmüyorum. Önümüzdeki seçimlere çok kısa bir zaman kaldı. O zamana kadar da bunun gerçekleşeceğini sanmıyorum. Ama önümüzdeki üç beş ayda, söylem ve eylemle, uluslararası camianın bunun böyle olduğuna inandırılması gerekiyor. Bu yapılırsa, ekonominin temel göstergelerinden dolayı ortaya çıkan olumsuzlukların üzerine bir de bunlar binmeden, Türkiye’de biraz daha sakin bir ortam yakalayabiliriz. Bu da vatanseverliğin asgari noktasıdır diye düşünüyorum.

Peki efendim. Zannediyorum Sayın Aykut Erdoğdu yayınımıza katılabiliyor. Aykut Bey?… Aykut Bey’i görebiliyor muyum?.. Aykut Bey’i göremedim. Stüdyodaki konuğumuz izin verirse Garo Paylan’la devam etmek isterim. Garo Bey?

Garo Paylan: Merhabalar.

Merhaba tekrar. Aynı soruyu size de yöneltmiş olayım. Sizce nedir vaziyet? Türkiye bir ekonomik krizin içinde midir? Dolar kurundaki bu dalgalanma bir kriz göstergesi midir? Neden bu hale geldik?

Paylan:
Öncelikle herkesi saygıyla selamlıyorum. Maalesef bir ekonomik krize yuvarlanıyoruz. Biliyorsunuz, bu ekonomik krizin emareleri iki-üç yıldır var. Ve hükümeti defalarca uyardığımız halde, Meclis’te bu kriz emareleri oluştuğu zaman, “Bünye hasta galiba, bu bünyeyi yalnızca kortizon vererek, aspirin vererek iyileştiremezsiniz, yapısal tedbirler almamız gerekiyor” dediğimiz halde, iktidar bizi hiç dinlemedi. Siyasî olarak kurumlarımızı târumar etti, ekonomik olarak da sadece palyatif tedbirler aldı. İşin siyasî boyutu, Meclis’in devre dışı bırakılması, bize tek adam rejiminin fragmanlarının izlettirilmesi, hukuk devleti olmaktan çıkılması, basının susturulması. Bütün bunlar ülkemizi demokrasi anlamında üçüncü lige düşürdü. Güvenlikçi politikalar, baskıcı politikalar… bütün bunlar demokratik anlamda ülkemizi, kurumlarımızı târumar etti, ülkemizi üçüncü lige düşürdü.

Tabii ki bunun ekonomik sonuçları vardı. İktidar bu ekonomik sonuçları da görmezden geldi ve palyatif tedbirler almaya çalıştı. Biliyorsunuz, geçen sene açıklanan Kredi Garanti Fonu, genişlemeci politikalar, maliye çıpasının taraması, para politikasının gevşemesi, bütün bunların da sonuçları vardı. Bütün bu sonuçları yaşayacağımızı hissettik ve dedik ki: “Palyatif tedbirler almaktan vazgeçin. Gelin, hem siyasî anlamda hem ekonomik anlamda yapısal tedbirler alalım.” Mesela, iktidar ülkede inanılmaz bir büyümeden bahsediyor. Ancak biz hep “Kimi büyüttünüz arkadaş? Kim büyüdü?” diye sorduğumuzda, yalnızca iktidarın yandaşlarının büyüdüğünü ve bunların da etkin vergi politikalarıyla vergilendirilmediğini, yoksulluğun büyüdüğünü ve bu yoksulluğa karşı da dengeleyici vergi politikalarının yapılmadığını gördük. Bu anlamda uyarılar yaptık; ama iktidar dinlemedi, işte sonuçlarını da gördük.

Bakın en büyük sorunumuz bu: Bütün gücün Saray’da toplanması. Saray’da Tayyip Erdoğan var, ama etrafında dalkavuklar söz konusu. Yani ekonomi Saray’dan yürütülmeye çalışılıyor. Biliyorsunuz saraydaki ekonomi danışmanlarını –hani bir jöleli var mesela, ekranlara çıkıp afra tafra yapan bir jöleli– onun çerçevesinde ekonomi politikalarının yönlendirilmesi ve bunun da sonuçlarını yaşıyoruz. Yani dünyadaki rasyonel ekonomi aklı –evet, biz de dünyadaki finans kapitalin bir parçasıyız–; mesele bu çerçevede irrasyonel tavırlar gösterilmesi ve dünyada Türkiye’nin cârî açığını finanse eden, borç verenlerin, artık bu aklın Türkiye’yi yönetemeyeceğine dair güvenini kaybetmiş olmasıdır. Esas mesele budur.

AK Parti Türkiye’yi on beş yıldır yaklaşık 500 milyar dolar cârî açık vererek yönetti. Ve bu 500 milyar dolar cârî açık yurtdışından finanse edildi. Finansman da getirilip buraya, Türkiye’yi çağ atlatacak, Türkiye’nin ekonomisini geliştirecek kanallara aktarılmadı. Bu kaynaklar betona aktarıldı, verimsiz alanlara aktarıldı ve borçluluk yarattı. Özel sektör borçluluğu, hane halkı borçluluğu gibi birçok anlamda hepimiz borçlandık. Ve üretken bir ekonomiye dönüşmedi, sonunda da borç verenler artık şunu düşünmeye başladı: “Arkadaş, ben bu borcun karşılığını alabilecek miyim?” sorusuyla karşı karşıya bıraktı bizi. Ve şu günlerdeki bu panik havası… Panik butonuna bir kez basılırsa, artık bu borcun ödenmeyeceğine dair inanç oluşursa, ülkemiz o kriz yangınının içerisine çok daha fena bir şekilde yuvarlanabilir. 2001 Krizi’ni aratan bir krizin içine yuvarlanabiliriz.

Talebimiz şuydu. Ben bu çağrıyı yaptım. Pek çok başka siyasetçi de yaptı. Mesele öncelikle siyasîdir. “Bir an önce Meclis’i olağanüstü toplayalım, OHAL’i kaldıralım. OHAL’in sonuçlarını ortadan kaldıralım. Demokratik anlamda târumar olmuş demokrasimizle ilgili belli iyileşme, olağanlaşma adımlarını atalım” dedik. İkinci olarak, ekonomik tedbirleri yalnızca Saray’dan değil, bütün siyasî partilerin ortaklaşacağı, aslında çok da kolay olan ekonomik tedbirleri alalım dedik. Belki seçimi beklemememiz gerekiyor. Çünkü bakın 25 Haziran’da iktidar kim olursa olsun, Meclis kim olursa olsun, bir enkaz devralabilir. Ateş bacayı sararsa, krizlerin çok yakıcı etkileri söz konusu olabilir.

Seçime otuz gün var. Otuz gün çok uzun bir süre. Belki otuz saat bile çok önemli olabilir. Bu anlamda çağrımız, Meclis’in bir an önce toplanması, siyasî olağanlaşma adımlarını atması, iktisadî anlamda da bütün siyasî partilerin ekonomi kurmaylarının bir araya gelip ekonomik tedbirleri ortak akılla alması. Çünkü bu ülke hepimizin, bir an önce tedbirler almazsak ateş bacayı sarabilir. Ve bu çok yakıcı olur. Milyonlarca insan işsiz kalabilir, daha da yoksullaşabilir, ülkemiz iflasa doğru sürüklenebilir. Bunların olmaması için alınacak tedbirler var ve bunları hep beraber alabiliriz diyoruz.

Pekâlâ. Aykut Erdoğdu acaba yayınımızda mı? Aykut Bey?… Aykut Bey’e ulaşabiliyor muyuz arkadaşlar? Birazdan Aykut Bey’e ulaşacağız.

Efendim, stüdyo ile devam edelim. Ergün Kaya Saadet Partisi Genel İdarî Kurul üyesi. Soru aynı soru: Krizde miyiz? Neden krizdeyiz?

Ergün Kaya:
Henüz krizde değiliz, ama Türkiye’deki krizlerin çoğu kurlardaki aşırı hareketlenmeyle başlamıştır. Büyük ihtimalle krizin başlangıcındayız. Doğru tedbirler alınmazsa maalesef bunun ardından işyerlerinin kapanması, şirketlerin iflas etmesi ve toplu işten çıkarmalar gibi ekonomik krizin ana göstergeleri olan sorunlarla karşı karşıya kalabiliriz. Şu anda böylesine önemli bir durumu maalesef seçimlere çok kısa bir süre kala yaşıyoruz. Seçim politikalarıyla birlikte bu sorunlarla mücadele etmek iktidara çok çekici gelmiyor. Söylemleri de, bu âna kadar seçime yönelik yaptıkları da, ateşe benzinle gitmek gibi oluyor.

Şu andaki durumun –ekonomik durum gibi gözükse de– iki nedeni var. Ekonominin dışında ayrıca siyasî nedeni de var. Türkiye uzun süredir hem içeride, hem dışarıda ciddi gerilimler yaşıyor. Politikacılar söylemleriyle para piyasalarını, parayı yönetenleri ürkütüyorlar, korkutuyorlar. Parayı yönetenlerin burunları gerçekten çok iyi koku alır. Pragmatist insanlardır. OHAL’in olması, kurumların bağımsızlıklarını yitirmesi, adaletin ve hukukun sorgulanır olmasından dolayı kendilerini emniyette hissetmedikleri için Türkiye ekonomisine olumsuz bakıyorlar.

Bunun ekonomik nedenlerine baktığımızda ise, yıllardır Türkiye –tâbir-i câizse– altı borç, ortası ithalat, üstü de rant olan bir ekonomik yapıyla yönetiliyor. En altta vatandaş borçlu, ortadaki ekonomi ithal ürünlerle yürüyor, en üstte de küçük bir azınlık rant vurgunlarıyla her geçen gün daha da zengin oluyor. Dolayısıyla bir taraftan on altı yıldır sürdürülen yanlış ekonomik politikalar ve bugün politikacıların giderek artan yanlış söylemleri Türkiye’yi bu noktaya getirdi. Bundan vazgeçilmezse ve çok yakın zamanda iktidar değişmezse, bu gidişatın değişeceğine inanmıyorum. Çünkü AK Parti’nin şu âna kadar sebebi olduğu bu yapıyı değiştirebilme ihtimali yok. Bu kadar ranta, bu kadar popülist politikalara, bu kadar “tek adam yönetimi”ne alışmış, bunu sorgulamayan bir yapının, bu trendin değiştirilmesine dair piyasalara bir umut verdiğini zannetmiyorum.

Öncelikle, bu seçimde taze, enerjik, Türkiye’ye demokratik anlamda, insan hakları ve doğru ekonomik politikalar anlamında faydalı olabilecek kadrolar ve partilerin iktidara gelmesini umut ediyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimi için de aynısını umut ediyorum. Şu anda, Türkiye’nin özellikle ithalata yönelik politikaları, bizim on beş yılda 968 milyar dolar dış ticaret açığı vermemize sebep olmuş durumda. Maalesef turizm gelirleriyle de bunun çok cüz’î bir kısmını kapayabildik ve 548 milyarlık bir cârî açık oluştu. Bu cârî açığı dış borç, sıcak para ve yabancı sermaye yatırımlarıyla kapatmaya çalıştık. Kapatmaya çalıştık, ama tıpkı şirketlerin KGF (Kredi Garanti Fonu) kredilerini zararı kapatmak için kullandığı gibi, Türkiye de bu dış finansmanı, sıcak parayı, cârî açığını kapatmak için kullandı. Ve bugün Türkiye’nin döviz varlıklarından döviz yükümlülüklerini çıkardığımız zaman 444 milyar döviz borcu var. Şimdi bunu yabancılar görüyor. Uluslararası piyasalarda işlem yapan ve gerçekten acımasızca işlem yapan broker’lar da görüyor. Fon sahipleri de görüyor. Belgesellerde hep görürüz, vahşi hayvanlar hep sürünün en zayıf olanına saldırır. Yaşlı veya çok genç olanına saldırır. Türkiye ekonomisi de şu anda dünyada birkaç ülkeyle birlikte en kırılgan, en zayıf hale gelmiş durumda. Dolayısıyla şu anda bu ekonomik olayların Türkiye’ye yönelik siyasî bir saldırıdan ziyade, Türkiye’nin zayıflığından kaynaklanan ve uluslararası sistemin oyunun kuralı olarak Türkiye’ye yönelik kârlarını maksimize etme çabaları olarak görüyorum.

Peki. Aykut Bey herhalde yayınımızda. Aykut Bey beni duyabiliyor musunuz?

Aykut Erdoğdu: Duyabiliyorum.

Hoşgeldiniz. CHP ekonomi politikalarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sayın Aykut Erdoğdu yayında bizimle birlikte. Efendim soru şu — diğer üç konuğumuza da aynısını sorduk: Sizce, Cumhuriyet Halk Partisi’ne göre, Türkiye halen bir ekonomik kriz mi yaşamaktadır? Bir ekonomik krizin içinde miyiz? Neden böyle bir krize girdik? Bu döviz kuru neden bu seviyeye geldi? İktidarın iddia ettiği gibi bir üst akıl, dış güç operasyonuyla mı karşı karşıyayız?

Aykut Erdoğdu: Öncelikle şunu söyleyeyim, krizi nasıl tanımladığınızla ilgili bir şey var. “Makro-ekonomik göstergeler çok kısa bir süre içerisinde %20’den fazla artar veya azalırsa kriz” diyorlar, ama ben bu tanıma katılmıyorum. Türkiye şimdi krize girmedi, Türkiye ekonomisi uzun zamandan beri krizde. Bu konuya hangi sınıfsal düzlemde baktığınızla ilgilidir. Yoksullar çok uzun zamandan beri bir ekonomik kriz içerisinde.

Türkiye ekonomisi niye bu hale geldi? “Türkiye ekonomisi niye bu hale geldi?” derken belirtileri konuşuyoruz tabii. “Kur niye hızla yükseldi? Faiz niye böyle yükseldi? Enflasyon niye yüksek?” diye bakıyorsanız, Türkiye ekonomisinin yapısal problemlerini anlamamız gerek. Bunu anlayabilmemiz için belki de kırk-elli yıl öncesinden başlamamız gerekiyor. Ama son on beş yıla hızla bakarsak, iktidara geldiklerinde yapılan iş şuydu: Öncelikle kamu varlıklarını hızla satmaya başladılar, aşırı borçlanma yaptılar, kamu varlıklarıyla birlikte stratejik özel sektör kurumlarımız da yabancıların eline geçti. Ve bu sırada düşük kur rejimiyle de yerli üretimi bitirerek bunun muadili olan ithal üretime ağırlık verdiler.

Geldiğimiz gün itibarıyla baktığımızda Türkiye ekonomisindeki ağırlıklı problem aşırı borçluluktur. Biraz önceki konuşmacı da söyledi, 453 milyar dolarlık bir dış borcumuz var. Artı, 185 milyar doları bir yıldan kısa vadeli, üzerine 55 milyar dolarlık cârî açığı da koyduğunuzda, 240 milyar dolarlık bir döviz ihtiyacımız söz konusu. Ve yabancılar eskisi kadar bize güvenip ülkemizi fonlamıyorlar. Bir de şu var: Stratejik kurumlarımızın yabancıların eline geçmesi. Bir taraftan borç, ana para, faiz ödemeleri, diğer taraftan kâr transferleriyle de milli gelirin önemli bir kısmının yabancılara transferi söz konusu. Ama bunların hepsi üstyapı sorunları.

Altyapı sorunlarına baktığınızda iki şeyi görüyorsunuz: demokrasi ve adalet. Eğer bir ülkede demokrasi ve adalet yoksa, OHAL koşulları altında can ve mal güvenliği kalmamışsa, bir bölgesel çatışmanın içerisindeyseniz ve hatta dış komşularınızla da neredeyse bir savaşın eşiğine gelecek kadar savaşçı bir dış politika izlerseniz, yabancı yatırımcılar size güvenip sizin ülkenize gelmezler. Ülkenizin risk primi yükselir ve çok daha zor fon bulmaya başlarsınız. Bütün bunlar üst üste geldiğinde Türkiye artık eskisi kadar yabancı kaynak bulamıyor ve hatta sağlıklı kaynak olan FTI yani istihdam yaratan doğrudan yabancı sermaye gelmiyor. Yüksek faizli sıcak para geliyordu, şimdi onlar da daha fazla faiz istemeye başladılar. Ancak 300 baz puan, yani fahiş bir faiz artışı yapmamıza rağmen de bugün kurda bir düşme görmediğimiz gibi, %5’e yakın bir devalüasyon yaşadık.

Bu şu demek: Bizim sadece faiz sorunumuz yok. Şu an itibariyle acil olarak atılması gereken adımların başında OHAL’in kaldırılması geliyor. OHAL derhal kaldırılmalı ve özellikle yatırımcılar için bir yatırım güvenliği, can ve mal güvenliği sağlamalıyız. OHAL’i hemen kaldırdıktan sonra ikinci büyük problem yargı bağımsızlığı ve hukuk üstünlüğünün sağlanmasıdır. Çünkü yabancı yatırımcı buraya geldiğinde hukuk güvenliği arar. Hakkını aramak için bağımsız yargı arar. Bu da ortadan kaldırılmış görünüyor. Bu iki siyasal mesele hızla halledilmeli ve Türkiye’de bir iç huzur sağlanmalıdır. Bu çatışma görüntüsünden, baskı, kutuplaşma görüntüsünden kurtulmalıyız.

Bunun üzerine yapmamız gereken, geniş kitleleri ezmekten bahsetmiyorum ama enflasyon canavarıyla mutlaka mücadele etmek zorundayız. Bunu yapabilmek için de özellikle bu hantal, çok para harcayan, müsrif kamu harcamalarını derhal kısmalıyız. Ve bir gelir dağılımı adaleti sağlayarak bir tarafta lüks, şatafat içerisinde milyonlarca lirayı harcayan insanlar varken, diğer tarafta karnını doyuramayan insanlar varsa, gelir dağılımı adaletini sağlamakla birlikte bir enflasyonla mücadele politikasını ortaya koymalıyız. Yaratacağımız güven ortamı sayesinde, doğrudan yabancı sermaye akımının başlayacağını, daha düşük faizlerle borçlanacağımızı –çünkü dünyada faizler şu an çok düşük, gerçi artmaya başlayacak– bunları üst üste yapabilirsek, bir acil eylem planı hazırlayabilirsek, Türkiye ekonomisinin hızla düze çıkabileceğini düşünüyorum.

Peki. Yine sizinle devam edelim konuklarım izin verirse. İkinci sorumuz da tüm konuklarımıza şu olsun lütfen. Gerçi, hem bir genel seçim hem de cumhurbaşkanlığı seçimi yapıyoruz. 25 Haziran’da, haydi olmadı 8 Temmuz’da bir cumhurbaşkanımız olacak. Bu sisteme göre onun kuracağı bir kabine Türkiye’yi yönetecek — en azından –eğer muhalefet kazanırsa– bir süreliğine. Diyelim ki CHP’nin adayı Muharrem İnce cumhurbaşkanı oldu ve Meclis’te de muhalefetin çoğunluğu sağladığını ve CHP’nin birinci parti olduğunu varsayalım. Öyle bir durumda CHP’nin ekonomi alanında yapacağı ilk işler nedir? Ne olmalıdır sizce? Bu tasarlanıp planlandı mı efendim?

Aykut Erdoğdu: Öncelikle şunu söyleyeyim: İkinci turda Muharrem İnce’nin seçilmesi halinde, Muharrem İnce bütün Türkiye’nin cumhurbaşkanı olacak. Ama diğer partilerimizle de başkan yardımcılıkları konusunda görüşmeler olacağını ve bunun bir ortak hükümet olacağını düşünürsek, şu an itibariyle bütün siyasal partiler adına bağlayıcı bir şey söylemeyi doğru bulmuyorum. Eminim yetkililer her konuda bir araya gelecektir. Ekonomi, hukuk ve adalet konularında yetkililer bir araya gelip ortak bir program hazırlığı yapılacaktır.

Bizim CHP olarak elbette ki tekliflerimiz var. Hatta âcil eylem planını hazırladık. Bunu ortaklarımızla oturur konuşuruz. Ama şunu söyleyeyim ki, sanırım orada bir mutabakat vardır, ivedilikle derhal OHAL’in kaldırılması gerekiyor mesela. Hemen yapacağımız iş OHAL’in kaldırılması.

Özellikle kamudaki müsrifliği konuşacağımızı sanıyorum. Bu müsrifliği sadece araç ve bina saltanatı, uçak, saray saltanatı ile sınırlı tutmayalım. Özellikle yolsuzluklar meselesinde, yani kamu kaynağının en çok israf edildiği yer olan yolsuzluklar konusunda beraber bir şeyler hazırlayabiliriz. Şeffaflığın sağlanması çok önemli. Bütçeden kamu kurumlarında bilgi edinmeye kadar tüm şeffaflıkları sağlamamız çok önemli. Bunun yerli ve yabancı yatırımcıya güven vereceğini düşünüyorum.

Yani, ilk altı ay için bizim hazırladığımız ve bir takvime bağladığımız bir plan var; ama tabii bunu müstakbel ortaklarımızla oturup konuşup, onlarla ortaklaşacağımız bir âcil eylem planı üzerine çalışırız. İkinci tur başında birtakım görüşmeler olacaktır sanıyorum.

Ben şunu da söyleyeyim: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendisi seçimi kazanacağına inanmıyor. Çünkü düşünün, Berat Albayrak’ın, Binali Yıldırım’ın milletvekili olması tesadüf bir şey değil. Başkanlık seçimini kaybedeceklerini düşünüyorlar ve milletvekili dokunulmazlığından faydalansınlar diye böyle bir yola gittikleri belli. Seçimi kaybedeceklerini kendileri de görüyorlar. İnşallah, Muharrem İnce’nin dediği gibi “Allah’ın izni, milletin rızası ile” Muharrem İnce ve “Millet İttifakı”nın –ve umuyorum ki HDP de çok yüksek bir oy alacaktır– seçimi kazanacağını düşünüyorum ben.

Durmuş Bey’le devam edelim. Aynı soruyu size yöneltmiş olayım. Şöyle de değiştirelim. Aykut Bey doğru bir yerden temas etti çünkü. Şu anda burada İYİ Parti, Saadet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin temsilcileri olarak aynı zamanda bir ittifakın da üyelerisiniz. Dolayısıyla ittifakınızın iktidara gelmesi halinde ya da AK Parti dışında, Recep Tayyip Erdoğan dışında bir adayın seçimleri kazanması durumunda diyelim, Türkiye ekonomisini düzlüğe çıkartmak için –hep o söylenen lafı da kullanalım– ilk 100 günde mesela, ne yapmak gerekir? Ya da ilk yapılması gereken beş iş, on iş nedir efendim?

Durmuş Yılmaz: Efendim, ülkemizin içinde bulunduğu koşullar son derece ağır, bunu hepimiz biliyoruz. Fakat şu anda yaptığımız iş, özellikle iktidar tarafından öyle bir noktaya getiriliyor ki, bize hep sonuç tartıştırılıyor. Bizi bu noktaya getiren şartlar, neden buraya geldiğimiz tartıştırılmıyor. Çözüm var, çare var, zor da değil. Dolayısıyla burada yapılması gereken tek şey, sorumluluk almaktır. Sorumluluk almadığınız sürece sonucu tartışırsınız, sebepleri tartışmazsınız ve dolayısıyla da teşhisiniz yanlış olur. Bu iktidar şu anda da bu yanlışı yapmaya devam ediyor.

İkinci turda “Millet İttifakı”ndan herhangi bir aday seçimi kazandığında yapılması gereken ilk ve en önemli şey, Türkiye’nin nasıl bu noktaya getirildiğini şeffaf bir şekilde masaya yatırmak. Bugüne kadar söylenen tek taraflı yalanlarla oyalanan toplumu gerçeklerle yüz yüze getirmek ve onların desteğini almayı sağlamak. Bunu yapamadığımız sürece çözüm mümkün olmayacaktır. Türkiye’de bu işi yapacak olan kadrolar var. Dolayısıyla bizim önce bir sağlıklı teşhis yapmamız lazım. Teşhisi koyduktan sonra etkili ve uygulanabilir bir program yapmamız lazım. Bu programı uygulayacak ve sahiplenecek bir siyasî iradenin ortaya konması lazım — ki bu da Meclis’te olacak. Bu yapılan işleri de denetleyen kurumların tekrar faaliyete geçirilmesi, denetlemenin güçlendirilmesi gerekiyor. Yani ilk günde yapılması gereken şeylerden bir tanesi şeffaflık, hesap verebilirlik çerçevesinde sorunların ne olduğunu açık ve net olarak ortaya koymak, sorunların boyutlarını topluma net olarak göstermek ve ondan sonra da onların desteğini talep etmek. Bunu yaparken de bölüşümü göz ardı etmeden, özellikle bugüne kadar kaybeden kesimlerin pastadan daha fazla pay alabileceği şekildeki bölüşüm politikaları çerçevesinde, o kesimlerin de desteğini alarak programı uygulamaya koymak. Burada yapılması gereken şey, dediğim gibi, akıllı, mantıklı, mâkul, uygulanabilir politika. Bunu sahiplenecek bir siyasî irade ve bunu denetleyecek olacak bir yönetim.

Şu anda Merkez Bankası işi yarım bıraktı. 300 baz puan önemli bir artış, ama bu yetmedi. Fakat en önemlisi, şeffaflık ve hesap verilebilirlik olmadığı için, genel kabul görmüş ekonomi politikalarının dışında birtakım varsayımlar peşinde dönüldüğü için ve bunun da böyle devam edeceği inancı olduğu için, toplumun güveni kayboldu. Bizim bu güveni tesis etmemiz lazım. “Bunu dış güçler yapıyor, şurası burası yapıyor” demeden sorumluluğu üzerimize almak. Dış güçler hep var, çağlardır oldu, bundan sonra da olacak. Bize düşen görev, sorumluluğu almadan dillendirmek, sonra da topu taca atmak değil. “Biz niye bu yanlışları yaptık? 453 milyar dolar borcu niye yaptık?” Sorumluluğu üzerimize alıp, “Aldığımız borçlarla nereye yatırım yaptık? Şu anda bu borcu ödemekte niçin zorlanıyoruz?” sorularının cevaplarını topluma açıklamamız lâzım. Borcu aldık, fabrika kurmadık, istihdam yaratmadık. Döviz geliri elde edecek, uluslararası ticarete dâhil olacak mal ve hizmetleri üretmedik. Aldığımız krediyi betona gömdük, TL nakit akımı sağlayan apartman daireleri yaptık — şu anda zaten bunların bir kısmı satılamıyor, satılsa bile geliri TL, ama yükümlülüğümüz döviz ve bu ikisini dengeleyemiyoruz. Dolayısıyla şu anda sıkıntı bu. Bunu açık ve net olarak izah etmek ve artık üretimi öncelemek lazım.

Türkiye’de son 16 yılda sanayisizleşme diye bilinçli bir politika izleniyor. 2001’de sanayinin milli gelirden aldığı pay %20’nin üzerindeydi. Bugünse %16’lara düştü. Gelişmiş ülkelerde sanayinin milli gelirden aldığı pay %35-40’lara çıktıktan sonra hizmet sektörü genişlemeye başlıyor. Biz gönüllü olarak kendimizi sanayisizleştirmeye başladık. Üretimi önceleyen, bütçedeki harcama tercihlerimizi değiştiren bir yön ve yöntemle toplumla iletişim kurup ülke ekonomisinin rotasını değiştirmemiz gerekiyor. Bu, akşamdan sabaha olacak bir şey değil; ama milletle paylaşılması gerekiyor.

Peki efendim. Sayın Garo Paylan izin verirse “Millet İttifakı”nın dört ortağından bir tanesi olan Saadet Partisi’nin temsilcisi Sayın Ergün Kaya’yla bu bağlamda devam edelim. Diyelim ki “Millet İttifakı” iktidar oldu, onun adaylarından biri cumhurbaşkanı oldu, ilk yapılması gereken işler nelerdir sizce?

Ergün Kaya : Hemen yapılması gerekenler konusunda sanırım şimdiden mutabıkız. Toplumdaki kamplaşma hemen sona erdirilmeli. OHAL kaldırılmalı. Kurumların bağımsızlığı, demokrasi ve adalet tekrar güçlendirilmeli. Bu yapıldığı zaman zaten kendiliğinden bir rahatlama olacak. Bu bize zaman kazandıracak. Ama on beş yıldır Türkiye’yi ve ekonomisini bu hale getiren yanlış politikaların izlerini 100 günde çözemeyiz. Bunun için biraz zamana ihtiyacımız var. Uluslararası piyasalarda daha saygın bir Türkiye yönetimi bize bu zamanı sağlayacaktır. Yapılması gerekenler noktasında –tabii bunun ayrıntıları konuşulur–, ben dış ticaret açığının kapatılması gerektiğini düşünüyorum. Çin’e yılda 20 milyar dolar dış ticaret açığı veriyoruz. Rusya’ya 17 milyar, AB’ye 10 milyar dolar, Güney Kore’ye 6 milyar, İsviçre’ye 5,5 milyar, Hindistan’a 6 milyar dolar. Bu kadar dış ticaret açığını finanse edebilecek bir gücümüz yok bizim. Ve bunun çok hızlı yapılabilecek olanları da var. Aslında, Türkiye’de üreticileri olmasına rağmen yeterli desteğe, finansmana ulaşamadığı için, arka sıralarda kendi yağıyla kavrulmak zorunda kaldığı için, ithal ürünlerle rekabet edemeyen üreticilerimiz var. Bunları ayağa kaldırmak lazım. Dış ticaret açığını belli bir noktaya getirdikten ve üretimi canlandırdıktan sonra Türkiye’nin tek hedefi katmadeğerli, yani teknolojili üretim yapabilmek.

Bugün Amerika’da konuşulanlara baktığımızda, NASA’nın açıklamaları oldu. Psyche 16 isimli bir asteroit, Jüpiter’le Mars arasında. Çeşitli madenlerden oluşan, 250 km çapında bir asteroit. NASA bu asteroitteki madenlerin toplam değerinin on kentrilyon dolar olduğunu tahmin ediyor. Dünyadaki ekonominin 137 bin katı. Biz bugün bunu çıkartamayız diyorlar. Ama elli yıl, yüz yıl sonra çıkartacak hale gelecekler. Tıpkı, coğrafî keşiflerin bundan beş altı yüz yıl önce Batı’ya sağladığı ekonomik avantaj gibi, uzayda yapacakları maden aramalarla çok büyük bir atılım daha yapacaklar. Çünkü bundan otuz-kırk yıl sonra, petrol dâhil dünyada hiçbir maden kalmayacak. Bir taraftan Mars’ta insan kolonisi kurma projesi var. 2023’te gönderilecek ve elli-yüz yıl içerisinde bir milyon kişinin yaşayacağı insan kolonisi kurulacak.

“Treni kaçırmamamız lâzım” diyorsunuz.

Ergün Kaya: Şimdiden başlamamız lazım. Bizim günlük politikalarla harcayacak vaktimiz yok. Boş lakırdı demiyorum, ama millet politikacıyı dinlemekten yoruldu. Bizim, bilim adamlarını ve sanatçıları dinlememiz lazım. Eğer biz bilim adamlarımıza ve sanatçılarımıza gereken önemi verebilseydik bugün bu durumda olmazdık. Dolayısıyla, önümüzde Türkiye’ye bir vizyon oluşturup, bu beş yıllık, on yıllık değil, bizden sonraki iktidarların da takip edebileceği, bu milleti muasır medeniyet seviyesine çıkaracak projeleri başlatmamız lazım. DNA şifresinin çözüldüğü, vücut naklinin yapıldığı, üçboyutlu yazıcıların hayatın her alanında kullanıldığı bir ortamda, biz, Nobel ödülü alan bir bilim adamına sahibiz. O da, Amerika’da ona verilen imkânlarla kazandığı bir ödül.

Sayın Garo Paylan, siz HDP olarak bu konudaki görüşlerinizi açıklamak konusunda daha rahatsınız diye umuyorum. Cumhurbaşkanı adayınız Sayın Demirtaş. Parti herhangi bir ittifakın içinde değil. Öyleyse HDP’nin ve cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın ekonomik önerisi, bu sıkıntıdan çıkmak için yapabilecekleri sizce neler?

Garo Paylan: Öncelikle, Demirtaş arkamda görülüyor, ben de görüntüden görüyorum. Selahattin Demirtaş’ın 18 ay önce rehin alınıp hapse atılmasının bugünkü ekonomik sonuçlarla hiç ilgisi olmadığını mı düşüneceğiz mesela? Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’de altı milyon oy almış bir partinin eş genel başkanı şu anda cezaevinde. Yalnızca siyasî önermelerinden dolayı cezaevinde. Ve on sekiz aydır hâkimler karşısına “Arkadaş, sen şunu yaptın” diye bir şey de getiremiyorlar. Ama cezaevinde. O kişi cumhurbaşkanı adayı. Cumhurbaşkanı adayı olarak diyor ki: “Ben halkıma ulaşayım, Recep Tayyip Erdoğan gibi, Meral Akşener gibi, Muharrem İnce gibi gidip propagandamı yapayım, halka kendimi anlatayım, kazanırsam ne âlâ. Kazanamazsam zaten devran dönmemiş olacak.” Ama anlatmasına izin dahi verilmiyor.

Bugün mahkeme, tutukluluğunun devam etmesine karar verdi. Düşünebiliyor musunuz? Siz dünyanın demokratik saygın ülkelerine gidip bunu anlatın bakalım. Türkiye’de altı milyon oy almış bir partinin cumhurbaşkanı adayı cezaevinde kampanya yapmaya çalışıyor. Kime? Tek oda arkadaşı Abdullah Zeydan’a. O da Hakkâri milletvekilimiz. Hakkâri milletvekillerimizin üçü de tutuklu şu an. Hakkâri’nin vekili yok. Düşünebiliyor musunuz? Böyle bir Türkiye’de yaşıyoruz. Şimdi bunun dolar kuruyla ilgisi olmadığını mı söyleyeceğiz? Biz dedik ki: “Arkadaş, Meclis’i sen noter haline getirirsen bu dolara yansır. Milletvekillerini hapse atarsan dolara yansır. Yargıçları sopa olarak kullanırsan, bu doları yükseltir. Basını susturursan ve basın seni eleştiremezse, basın sadece dalkavukluk yaparsa, sen daha büyük hatalar yaparsın.” Bakın bugün havuz gazetelerinin tamamına, ekonominin ne kadar şâhâne olduğunu anlatıyorlar. Tek bir eleştirel yazı okumuyor Cumhurbaşkanı Erdoğan. Etrafında da dalkavukları var, “Padişahım çok yaşa, her şey çok mükemmel” diyorlar. Uyarı yapan, ekonomiden sorumlu Mehmet Şimşek’in azar işittiği bir Türkiye’deyiz. Bunların doların yükselmesiyle ilgisi olmadığını mı düşüneceğiz?

Recep Tayyip Erdoğan diyor ki: “Arkadaş faiz neden, enflasyon sonuç, ben buna inanıyorum. Kim bunun aksini düşünürse beni karşısında bulur.” İngiltere’ye gidip aynı şeyi para babalarına söylediğinde, o para babaları hemen telefon açıyorlar o toplantıda, “Hemen paraları Türkiye’den çekin, burada bir çılgınlık, delilik var” diyorlar. Bunların sonucu olmadığını mı düşüneceğiz?

Yani kurumlar işlemiyorsa, iş tek adama kalmışsa, tek adam da “Astığım astık kestiğim kestik” derse, dolar beş lira da olur, sekiz lira da olur. Yapmamız gereken öncelikle bu tek adam rejiminden kurtulmak. Biz hiçbir tek adamı istemiyoruz. Bu Selahattin Demirtaş dahi olsa istemiyoruz. Bakın, Demirtaş neyi öneriyor? “Ben cumhurbaşkanı olursam yetkilerimi imha etmek üzere cumhurbaşkanı olacağım” diyor. Yani, “Yetkilerimi kaldıracağım. Yetkilerimi Meclis’e devredeceğim, bütçe hakkını Meclis’e devredeceğim” diyor. “Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’na Adalet Bakanı’nı atamayacağım” diyor. Esas dolar düşürücü faktörler bunlardır. İşi teknik boyutlarda aramayalım. İş siyasîdir, siyasî tedbirler alınması gerekir. Bu da ancak milletin meclisinde alınabilir. İnanın otuz günümüz yok.

Bakın İspanya yirmi günde moratoryum seviyesine geldi. Yunanistan aynı şekilde. Belki otuz gün sonra bu ülke moratoryum seviyesine gelebilir. Kullanabileceğimiz 20 milyar dolarımız var, yirmi günde bu 20 milyar dolar gider. Ülkemizi nâmerde muhtaç edebiliriz. Tekrar IMF kapılarına gidebilir iktidar. Ve bu iktidar, krizin bedelini yoksullara ödetecek, kim olursa olsun. Yoksullara ödetilmemesi için tedbirler almamız lâzım. Yani bugüne kadar semirtilmiş o yandaşlara ödetecek bir formül bulmamız lâzım.

Türkiye’de servetin %60’ına nüfusun %1’i sahip. Bu kriz ortadaysa önce israfı durduracağız. O israf ve yolsuzluk kokan çılgın projelerden vazgeçeceğiz, sonra vergi politikasını ivedi olarak ele alacağız, yapısal tedbirleri hemen yapacağız. Servete ve gelire orantılı vergileme düzeni. Ve yoksulları bu krizden kurtaracağız, koruyacağız, başka yolumuz yok. Bunu yapmadığımız sürece bu krizin bedelini yoksullara ödetirler; işsizlikle, açlıkla, yoksullukla karşı karşıya kalabiliriz.

Önerimiz şu: Meselenin teknik boyutunu bir kenara bırakıp siyasî boyutuyla başlayalım. Siyasî tedbirleri ivedi olarak alalım, teknik boyutunu da uzlaşıyla, Meclis’te grubu bulunan siyasî partilerle bir arada alalım. Bakın orada değerli Durmuş Yılmaz var, kendisi değerli bir ekonomisttir, hemen ivedi olarak bir araya gelip bu tedbirleri konuşmalıyız. Eğer AK Parti’den geriye bir şey kaldıysa, onlardan da arkadaşlar gelsinler, beraberce oturup konuşalım, ülkemizi bu yangından koruyalım. Ateş bacayı sarıyor arkadaşlar.

Peki. Şimdi bir soruyla son bir büyük tur atalım. Ondan sonra kalan sözcükleriniz olursa onları da alırım. Durmuş Bey’le başlayalım. Durmuş Bey, önce kısaca şunu sormak istiyorum. Siz şu anda Merkez Bankası Başkanı olsaydınız, Merkez Bankası’nın bugün yaptığını mı yapardınız? Ya da ne yapardınız? Çok teknik olarak söyleyin lütfen.

Durmuş Yılmaz: Efendim, ben daha önce de birtakım beyanlarda bulundum. Aynı beyanları şu anda da tekrar ediyorum: Ben Merkez Bankası Başkanı olsaydım, önce Hükümet’e gider, durumu açık ve net olarak ortaya koyar, onlara bir brifing verirdim. Eminim bu brifing verilmiştir. Bu brifing sonucunda veri analizini yapıp, o veriye de bir anlam yükledikten sonra, “Tedbirler şunlardır. Ben şu tedbirleri alacağım” derdim. “Ama bu tedbirlerin etkili olabilmesi için, sizin önce bunları söylem olarak desteklemeniz gerekiyor, buna toplumu inandırmanız gerekiyor. Dolayısıyla da biz karar aldıktan sonra, sizin, kararın etkisini azaltacak söylemlerden uzak durmanız gerekir.” Yoksa toplumun üzerine gereksiz bir faiz yükü bineceğini, bunun da işe yaramayacağını söylerdim. Arkasından, Merkez Bankası’nın para politikası ile uyumlu bir maliye politikasının uygulanması gerektiğini söylerdim. Eğer bu güvenceyi almazsam –ki vermeyebilirler, kovulabilirdim de– o zaman ben elimdeki bu barutu boşuna atmazdım. Bu güvenceyi alsaydım şunu yapardım: Şu anda Merkez Bankası’nın yaptığı gibi, her şeyden önce sadeleştirmeyi yapardım. Ne yapardım? Geç likidite penceresinden verilen ve şu anda %16,5 olan faizi, şu anda işlevsiz olarak duran %8’lik Merkez Bankası bir haftalık repo faizini de oraya getirirdim. Ondan sonra da alttaki üstteki diğer faizleri de buna göre ayarlardım. Çünkü bu düzenlemenin yapılmaması piyasaya hep şu mesajı verdi, hâlâ da veriyor: “Türkiye’nin şu anda karşı karşıya olduğu bu sorunlar geçicidir. Biz her an %8’e geri dönebiliriz.” Bu da piyasayı tereddüde itiyor. Dolayısıyla alınan kararlar etkili olmuyor. İletişimde bir sakatlık, bir eksiklik var. Ben iletişimin doğru yapılmasına çalışırdım. Bu faiz koridorunu yeniden düzenlerdim. Merkez Bankası Başkanı olsaydım yapacağım iş buydu.

Ama şu anda, bu düzenlemeler yapılmadan, sadece geç likidite penceresi diyorlar ki bunun fonksiyonu çok farklı. Geç likidite penceresinin amacı şudur: Bütün bankalar, akşam saat beşe kadar işlerini düzgün biçimde yapmak zorundadır. Gün içerisinde daha ucuz faizden paraya ihtiyaçları varsa, gelsinler alsınlar deniliyor. Eğer saat beşten sonra para alırsanız, bu şu demektir: “Sizin bir sorununuz var. İki gün, üç gün üst üste buradan para alırsanız, siz bankanızı yönetemiyorsunuz” derim ve oraya müfettiş gönderirim. Ama şu anda, kontrol mekanizması için ortaya konulmuş geç likidite penceresi, normal bir fonlama aracı hâline geldi. Bir iletişim bozukluğu var ve bu iletişim bozukluğu hâlâ devam ediyor. O nedenle 300 baz puanlık faiz artışı, piyasayı ve oyuncuları tatmin etmedi. Gelecekte de bu tür kararlılığın, sıkılığın devam edeceği konusunda inançları zayıf. Çünkü iletişim politikası yanlış. Ben olsam böyle yapardım.

Peki efendim. Bir soru daha sorayım. Kısa bir cevap rica edeyim. AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ısrarla, “Faiz sebep, enflasyon neticedir” diyor. Öyle midir?

Durmuş Yılmaz: Efendim, eğer böyle olsa hayat çok kolay olur ve sorunlarımızı bir çırpıda hallederiz. Sayın Cumhurbaşkanımız eğer bu söylediğine gerçekten inanıyorsa ve bunun mümkün olduğunu düşünüyorsa –80 milyonun emaneti ve yükü omuzlarında, mâlum– gücü de var, hemen Parlamento’ya gider Merkez Bankası Kanunu’nu değiştirir. Hatta Cumhurbaşkanımız şunu da söyledi: “Faizle enflasyon arasındaki ilişki doğrusaldır” dedi. Aslında realite de hayat da böyle değil, kitaplar da böyle yazmıyor.

Yapılması gereken şu: Sıfır faiz, sıfır enflasyon. Niye %2-3’le uğraşalım da %5 faizi koyup da %5 enflasyonla uğraşalım? Sıfır daha doğru değil mi? Eğer buna bu şekilde inanıyorsa vebal altındadır. Seksen milyonun yükü omuzlarında. Parlamentoda kanunu değiştirecek gücü var, her türlü düzenlemeyi yapacak yetkisi de var. Ama böyle değil. Geleneksel ekonomi politikaları böyle bir şey söylemiyor. Bu başka bir dünyanın önermesi. Eğer o dünyanın da böyle bir önermesi varsa, bunları kim, nerede, nasıl yapacak? Bize bu konuda bir kitap göstersin. Bir makale, bir broşür göstersin, biz de okuyalım. Sayın danışmanı geçen gün Milliyet gazetesinde bir yazı yazdı. Baştan sona, aklı başında hiçbir iktisatçının onay vereceği bir şey değil. Maalesef şu anda benim yaptığım şey boşuna nefesimi tüketmek. Yani biz bunu söyleye söyleye geldik bugüne. Şu anda bu yaptığımız program milli gelirden maliyet olarak düşürülmeli. Zamanı boşa harcıyoruz. Boşuna çaba, gayret.

Peki efendim. Aykut Bey, yanlış anlamadıysam, kamudaki israftan söz etmek istiyorsunuz. Oraya geçmeden önce, Maliye Bakanı’nın bugünkü açıklamasını da size hatırlatmak isterim. Maliye Bakanı Naci Ağbal AA’ya bir açıklama yapıyor ve diyor ki: “Son zamanlarda bütçe giderlerini artıran düzenlemeler yaptık. Bu harcama artışını telafi edecek şekilde, kamu harcamalarında aşağı yönlü dengeleyici tedbirler alacağız.” Ne demek istiyor? Ve siz ne demek istiyorsunuz?

Aykut Erdoğdu: Şimdi, bütçe giderlerini artırmışlar, kamu harcamalarında tedbir alacaklarmış. İlk sorum: “Madem böyle bir tedbir imkânı vardı, on altı yıldır neden almadınız?” Herhalde tasarruf tedbirlerinden bahsediyorlar. Bugün AK Parti’nin bildirgesini okuyorum. Yani bayağı komik, gülümsetici şeyler var. Mesela şöyle diyorlar : “Kamudaki araç saltanatına, binaların kira şeyine son vereceğiz.” E, siz yaptınız, neyine son vereceksiniz? Niye yaptınız? Kamu harcamalarından kasıt sosyal transferleri kısmaksa, yoksulların aldığı parayı, emekli maaşlarını kısmaksa –ki çok büyük ihtimalle bunu yapacaklar– şu an itibarıyla teyit ettikleri, yapısal önlem dedikleri şu olacaktır: Korkunç bir vergi artışı. Bu vergi artışında genelde dolaylı vergiler üzerinden artırıp yoksulu vergilendirirler. Ek vergiler koymayı düşünüyorlar. Bu tip hazırlıklar içinde olduklarını duyuyorum. Kamu harcamalarında kısacakları da yine yoksullardan, sosyal transfer harcamalarından, sağlık harcamalarından yapılacak kısıntı. Bunu da vatandaş harcasın diye beklerler. Ben örtülü ödenekten kısma cesaretlerinin olabileceğini düşünmüyorum. Cumhurbaşkanı’nın o lüks araçları, lüks uçakları, yüzlerce araçtan oluşan makam ve konvoy araçları, bunlardan kısıntı yapabileceklerini düşünmüyorum. Ama en önemlisi, yolsuzluklardan kısıntı yapacaklarını düşünmüyorum. Çünkü yedikçe acıkan bir yolsuzluk canavarıyla karşı karşıyayız.

“Biz olsak ne yapardık?” diye sorarsanız, ilk önce şu kamu ihale mevzuatını ilk haline doğru geri götürmeye çalışırdık. Tabii ki ilerleyecek noktalar var. Bu delik deşik edilmiş kamu ihale mevzuatında –4734 ve 2840 numaralı kanunlardı galiba Devlet İhale Kanunu– kamu alımı ve satımlarında tahmin ediyorum yıllık yaklaşık kırk-elli milyar lira kaybediliyor. Bunda yapacağımız değişikliklerle büyük ilerleme kaydedebiliriz.

Devlette şeffaflaşmayı sağlamak amacıyla, Kamu Mali Yönetim Kanunu’nu çıkarmıştık, büyük geri adımlar atıldı. Üstelik bu yap-işlet-devret projelerinde korkunç yolsuzluklar yapıldı. Sadece 3. Havalimanı’nda, iki yolsuzluk kaleminden yapılan 4,5 milyar avro. Bugünkü kurla çarptığınızda yirmi beş katrilyon ediyor. Yeni parayla 25 milyar, sadece 3. Havalimanı’ndaki yolsuzluklarda ortaya çıkan durum.

Köprülerde, yani Osmangazi ve 3. köprüde de bir sürü yolsuzluk tespit edilmiş durumda. İhale sonrası verilen garantiler var. Yani ihaleye girerken hiçbir aday müteahhide söylenmeyen, ama verilen garantiler var. Bu garantilerin de hukuk düzeni içerisinde, önyargı olmaksızın gözden geçirilmesi gerekiyor.

Enerji alım anlaşmaları var. Özellikle doğalgaz alım anlaşmalarında korkunç yolsuzluklar var. Özellikle al ya da öde anlaşmaları, fiyat garanti anlaşmaları. Çok büyük özelleştirmeler var. Milyarlarca dolar kaybettik. Bakın işte en son Telekom. Hali ortada. Bankalara devrediliyor deniliyor. Telekom gibi stratejik bir sektördeki kurumu satarken, alacak şirket hakkında binlerce kez araştırma yapıyorsunuz. Bugün bir sürü yabancı ortaklı bankaya bunu devretmeyi düşünüyorlar. Türkiye’nin en stratejik sektörü. Tekel’i ve diğer özelleştirmeleri düşünürseniz, Türkiye’nin yağmalanmış bir milli serveti var. Bunun içine imar, ihale, teşvik, izin, ruhsat yolsuzluklarını koymuyorum bile. Biz bunlardan trilyon dolar kaybettik. Bu rakamı bilerek söylüyorum. Milyar dolar demiyorum. Bir trilyon dolar içinde bin tane milyar dolar vardır. Trilyon dolar kaybettik. Şimdi aile sigortası içinde küçücük bir şey vermeye çalışıyoruz, bunun bile kaynağında çok itinalı davranıyoruz.

Bu yolsuzluklar yapılmasa, bu ülkede bir hukuk düzeni, bir bağımsız yargı olmuş olsa, altyapısında bir demokratik düzen, bir huzur ortamı sağlanmış olsa bizim ekonomik sorunumuz olmaz. Çünkü bizim insanlarımız çok çalışıyor, az kazanıyor. Ve bundan şikâyet etmiyor mesela. Buna hazır bir genç nüfusumuz var.

Bugün Güneydoğu’daki olaylar yüzünden binlerce insan üretimden koparılarak büyük kentlerin varoşuna göç etmek zorunda bırakıldı. Eğer bugün bu ülkede çatışma olmasaydı et fiyatları bu boyutta olmazdı. Tarımsal üründeki çekirdek enflasyon bu kadar yüksek olmazdı. İnsanların meraları, köyleri boşaltıldı. Oradaki bitkisel üretim devam ederdi. Savaşa ve iç çatışmaya, huzursuzluğa ayırdığımız bu paraları GAP ve DAP projelerine aktarsaydık, bütün sulama projelerimiz gerçekleşmiş olurdu. Bugün Irak, Suriye ve İran’la kavga etmeseydik, sınır güvenliği yerine sınır ticaretini konuşuyor olsaydık, milyarlarca dolar kazanabilirdik. Biz bunun bütün hesaplarını yapıyoruz.

Bakın, son beş yıldır ihracatımız olduğu yerde duruyor. 150 milyar dolar civarında. İthalat sürekli artıyor. Normal bir artış trendiyle –barışçı bir politikanın hızlandırıcı etkisinden bahsetmiyorum– belki 100 milyar dolar daha ek ihracat yapabilirdik. Ama ne yazık ki AK Parti’nin savaşçı politikaları veya kutuplaştırıcı iç politikaları yüzünden yapamadık.

Şu anda ülkemize yabancı sermaye gelmiyor. Bundan daha tehlikeli olan bir şey var. Ülkemizdeki yerli sermaye kaçıyor. Çünkü ne zaman el konulacağı belli değil, insanların ne zaman suçlanacakları, ne zaman ötekileştirilecekleri belli değil. Mafyaların eline bırakılmış bir ülkeye doğru gidiyoruz. Bütün bunları düzeltmenin bir tek yolu var. Yaşadığımız ekonomik problemlerin altında otoriter tek adam yönetimi var. Eğer 24 Haziran’da vatandaşlar bunu düşünerek oy kullanmazsa, bu ülkenin ekonomik sonu da, siyasal sonu da karanlıktır. Önümüzde 24 Haziran gibi bir umut var. Bizim acil eylem planımız da, orta vadeli, uzun vadeli eylem planlarımız da hazır. Müstakbel ortaklarımızla tartışmaya hazırız. 24 Haziran’da eğer bu umudu kurabilirsek bu ülkedeki kutuplaşmayı bitirebiliriz. Bir de Millet İttifakı’nın şöyle bir yönü var: Hep birlikte bir masanın etrafında toplanıp, “anlaşamazlar” denilen bu siyasî örgütler anlaşabilirsek, birbirimize anlayış gösterebilirsek, almamız gereken tedbirler konusunda inatçı davranmazsak, belirli bir takvime bağlarsak, bu, dışarıya büyük bir umut verir.

Ortadoğu’da İran’la, Irak’la, Suriye’yle niye kavga edelim? Bugün Suriye’nin yeniden yapılandırılması, nereden baksanız 500 milyar dolarla bir trilyon dolar arasında. Hemen yanı başımızda komşusu biziz. Hatay’da kuracağımız bir endüstri bölgesiyle, bu ülkeyle uzun vadeli kredi ve ticari anlaşmalarla bunu yapabiliriz. Biz niye Irak’la kavga edelim? Kuzey Irak’ta dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz kaynakları var. Petrol ve doğalgaz kaynaklarını birlikte kullanıp, birlikte işleyip, birlikte ticaret yaparak geliştiremez miyiz? Bizim güneydoğu bölgemizde hem hayvansal üretim, hem tarımsal üretim çok gelişmiş durumda. Onların petrol ve doğalgazları var. Karşılıklı anlayış içerisinde bir ticaretle, milyarlarca dolar kazanabiliriz. İran’la niye düşman olalım? İran’ın da doğal kaynakları çok zengin. Batı medeniyetinin de burada bir lojistik üssünü kurarak, Türkiye’yi Ortadoğu’nun ve Batı’nın bir ticaret, kültür merkezi haline getirebiliriz. Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan yüzünden hak etmediği kadar niteliksiz bir hayat yaşamak zorunda bırakıldı. Ama 80 milyonun kaderi ortada. İnsanlar çocuklarının geleceğini düşünerek oy versinler. İnatla, hırsla, bir takım tutma hırsıyla gitmememiz gerekiyor sandığa. Eşit, özgür, kardeşçe, zenginliği birlikte ürettiğimiz, hakça bölüştüğümüz bir ülkede yaşamak istiyorsanız, size bu kardeşliği, eşitliği, barışı vaat eden –işte burada da temsilcileri olan– insanların birbirleriyle uyumuna da bakarak oy verin. Ve ancak bu şekilde daha demokratik, daha zengin bir ülkede yaşayabiliriz.

Peki efendim. Yine ittifaktan devam edelim Sayın Garo Paylan’ın izniyle. Ergün Bey, milletvekili listeleri açıklandığında gördük ki AK Parti bugün ekonomi yönetiminde bulunan bakanlarını milletvekili aday göstermedi. Bunlardan birisi olan Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, bugün öğrendik ki Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya ile birlikte gelecek hafta İstanbul’da finans kuruluşları temsilcileri ve yatırımcılarıyla görüşecekmiş. Sonra da Londra’ya görüşmelere gideceklermiş. Bu çerçevede niye bu ekonomi yönetimini aday göstermediler sizce? İkincisi, aday gösterilmemiş bir Başbakan Yardımcısı, Londra’da yatırımcılarla ne yapmak istiyor?

Ergün Kaya: Şöyle cevap vereyim. Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir, on senedir aynı yerde. Hatta azalıyor. 2008’de 10.931 dolardı, 2017’de 10.597 dolara indi. Şu sıralar döviz artışından dolayı çok daha indi. Bir de dolardaki enflasyonu dikkate aldığımızda, vatandaş 10 senede %20 civarında fakirleşti. Ekonomi yönetiminde artık saklanamayan bir başarısızlık var. Ve bunun bedelini birilerinin ödemesi lazım. Şu anda ben, gerek Merkez Bankası Başkanı’nın, gerek ekonomiden sorumlu veya maliye ile ilgili bakanların karar verici olduklarını düşünmüyorum. Çoğu insan da düşünmüyor. Fakat bu başarısızlığın sebepleri veya aktörleri olarak sorumlu tutuluyorlar. Ama piyasa başarısızlığın nereden kaynaklandığını biliyor. Başarısızlık, egoya dayanan, fikirlerini paylaşmayan, eleştiri kabul etmeyen ve dünya ekonomi tarihinin tecrübesini değil de çevresindeki danışmanlarının tavsiyeleriyle yönlendiren bir yönetimden kaynaklanıyor. Elbette bu bakanların yerlerini başka bakanlar alacak. Ama bunların hiçbirisi karar verici olmayacak. Ve kararın da neye göre verileceği de belli değil. Tansiyona göre mi verilecek, şekere göre mi verilecek? Ama hiçbir zaman rasyonel kararların verilmeyeceği açık.

Bir rakamdan daha bahsedeyim size. Türkiye’de bankalar, 2003-2017 yılları arasında dışarıdan 120 milyar dolar borç aldılar. Bu paranın tamamı bireysel kredilere gitti. Bugün bireysel kredilere verilen tutar, bu ülkede imalatçı sanayi firmalarına verilen kredilerden daha fazla. Makine firmalarına verilen krediler, turizm firmalarına verilenin üçte biri. Şimdi bu ülkenin bir Almanya olabilmesi mümkün mü? Veya bir Japonya? Temelde bu matematiği çok yanlış olan politikalar değişmediği müddetçe isimler değişecektir. Biri gidecek, diğeri gelecektir. Ama fatura bir şekilde hep oradaki insanlara çıkarılacaktır. Bence de o şekilde. Dolayısıyla aday gösterilmeme sebeplerinin bu olduğunu düşünüyorum.

Bir tur daha atacağız, Son sözünüzü oraya saklayın isterseniz. Garo Paylan’la devam edelim. Efendim, burada muhalefetin temsilcileri olarak bulunuyorsunuz, ama dediğim gibi “Millet İttifakı”nın üç siyasî temsilcisi bir tarafta, bir tarafta da Meclis’in üçüncü büyük siyasal parti temsilcisi olarak siz varsınız. Az önce Aykut Bey söz etti. Oradan devam etmek isterim. Varsayalım ki, 24 Haziran’da bu siyasî tablo değişti, bu siyasî iktidar gitti. Varsayalım ki, Millet İttifakı ve onun cumhurbaşkanı adaylarından bir tanesi cumhurbaşkanı oldu ve Meclis’te çoğunluğu sağladılar. Siz de Meclis’tesiniz. Ekonomik program konusunda ortaklaşır mısınız? Katkıda bulunur musunuz? Nasıl ilerlersiniz?

Garo Paylan: Öncelikle şunu söyleyeyim: Biliyorsunuz, şu anda altı cumhurbaşkanı adayı var. Muhalefetten de üç iddialı aday var. Sayın Demirtaş bizim adayımız, Muharrem İnce ve Meral Akşener. Biz de, ikinci tura dair en az diğer iki aday kadar iddialıyız. Ve adayımızın ikinci tura kalacağına inanıyoruz. Bu anlamda ben bu soruyu karşıt soru olarak sorabilirim. Yani önemli olan cumhurbaşkanının kim olacağı değil.

Ben varsayalım demiştim zaten.

Garo Paylan: Varsayalım ama ben şunu söyleyeyim: Bizler, şu anda gerçekten cumhurbaşkanı adayımızın ikinci tura kalması için mücadele ediyoruz. Şartlar çok zor. Cumhurbaşkanı adayımız şu anda cezaevinde rehin. Ama buna rağmen, yalnızca twitter mesajları ve bizim üzerimizden aktardığı mesajlarını topluma ulaştırmaya çalışıyoruz. Ve çok büyük bir medya ambargosu var. Mesela ben 2015 yılına kadar her hafta ana akım televizyonlardayken, 2015’ten bu yana tek bir kanala çıkamadım. Hiçbir arkadaşım da çıkamadı. Büyük bir medya ambargosu altındayız. Ama yine de iddialıyız.

Biliyorsunuz Recep Tayyip Erdoğan bir mağdurdu. Bir şiirden dolayı cezaevine atılmıştı. Bu toplum onu cumhurbaşkanı yaptıysa, şu anda cezaevinde başka bir cumhurbaşkanı adayı var. Toplumun bunu göreceğini, vicdanlarında tartacağını ve cumhurbaşkanı adayımızı ikinci tura taşıyacağını düşünüyorum. Ama mesele başka bir tek adam yaratmak değil. Zaten iddiamız da bu değil. Selahattin Demirtaş da tek adam olmak istemiyor. Mesele, demokrasi kültürümüzü yeniden tahkim etmek. Demokrasi evimizin camı, çerçevesi kırıldı. Bir yangın var. Önce camı çerçeveyi tamir edelim derken yangın çıktı. Önce yangını söndürmemiz lazım. Şimdi, Recep Tayyip Erdoğan dedi ki, nihayet cevaz verdi, dedi ki: “Git de şu %3 faizle yangını söndür.” Bak yangın sönmüyor. Demek ki mesele faiz meselesi değil. Mesele demokrasi meselemizi çözmek. Az önce Aykut Bey bahsetti. “Biz niye Suriye’yle kavga ediyoruz arkadaş?” dedi. “Niye Irak’la kavga ediyoruz?” dedi. Niye Afrin’i işgal ettik mesela? Cevabı var mı? 600 bin insan evlerinden oldu şu anda. Ama bize başka bir hikâye anlatıldı. Dediler ki: “Orada şunlar bunlar var”. Hayır. 600 bin insanı evinden yurdundan ettik biz. Ve milyarlarca dolar kaynağı savaşa aktardık.

Bakın güvenlikçi politikaların rakamı ne biliyor musunuz? İki yıl önce 50 milyar olan güvenlikçi politikaların maliyeti, bugün 110 milyar lira. Yalnızca bütçeye olan doğrudan maliyeti 110 katrilyon lira. Biz yalnızca güvenlikçi politikaları yapmasaydık, bütçeye yansıyan rakamlarla –düşünsenize, yalnızca S-400 füze programından vazgeçsek mesela– iki yüz bin öğretmen atamasını yapabiliyoruz. Çocuklarımızın 200 bin öğretmene daha ulaşması için, yalnızca S-400’den vazgeçmemiz yeterli. Sadece Leopar Tankı programından vazgeçsek mesela, çiftçilere hak ettikleri destekleri verebiliriz. “Emeklilere bin lira vereceğiz” dediler ya, gitti o bin lira sevgili emekliler, gitti. “Vereceğiz” dedikleri o bin lirayı sizden geri aldılar. Hatta kaşıkla vereceklerini şimdiden kepçeyle geri aldılar. Yani dolar bazında bir emekli maaşı, bugün, 400 dolardan, 300 dolara düşmüş. E neyi verdiniz ki? Yoksullaştık.

Bu açıdan meseleyi tekrarlıyorum: Güvenlikçi politikalardan bir an önce vazgeçmeliyiz. Kürt meselesi başta olmak üzere –Diyarbakır’dan bir Ermeni olarak bunu söylüyorum. Bir Ermeni Eş Genel Başkan Yardımcısı olarak bunu söylüyorum. Çünkü yüz yıl önce aynı şeyi ben de yaşadım. Bugün Kürt halkı yaşıyor– meseleyi demokratik olarak çözmemiz gerekiyor. Çözersek, güvenlikçi politikalardan vazgeçeriz. Bunun maliyetlerini yoksullara aktarırız. Yani silaha, savaşa harcadığımız kaynakları yoksullara transfer ederiz. Piyasa öyle canlanır.

AK Parti’nin yaptığı yanlış şuydu: Piyasa her kötüye gittiğinde, “Sermayeye teşvikler vererek bu girdaptan çıkarım” dedi. Yandaşlarına yolsuzlukla kaynak aktardı. Sermayeye teşvikler verdi. Vergi afları yaptı. En son açıklanan teşvik paketini biliyorsunuz, 135 katrilyonluk teşvik paketi açıkladı. “Bu yanlış. Sermayeye teşvik vermene gerek yok” dedik. “Yapman gereken, toplumsal barışımızı sağlamak. Zenginden alacağın vergilerle ve israfı düşürerek elde edeceğin kaynaklarla, yani gelir vergisi reformuyla, yoksullaşmış kesimlere aktaracağın kaynaklarla piyasayı canlandırmak.” Yoksulların kaynağı olduğunda, güven de arttığında, o büyük sermayelerin fabrikaları zaten çalışacak. Tekrarlayacağım: Yapmamız gereken, güvenlikçi politikalardan, israf politikalarından vazgeçmek. Bunu ancak bütün partilerin uzlaşısıyla yapabiliriz. Evet, biz “Millet İttifakı”nın dışında bırakıldık. Ama buna rağmen sorumluluk almaya hazırız. Çünkü “Memlekette yangın var” diyorum. Önce yangını söndürmek lazım. İsrafı durdurarak ve doğru gelir vergisi reformlarıyla, servete duyarlı vergilendirmeyle, kentsel rantları, yani durağan sermayeyi vergilendirerek elde edeceğimiz kaynakları yoksul kesimlere transfer ederek çok kolay bir şekilde ekonomimizi canlandırabiliriz. Ve yaratacağımız güvenle üçüncü lige düşmüş demokrasimizi öncelikle ikinci lige taşımalıyız. İkinci lige çıkmak demek, kurumları tekrar ayağa kaldırmak demek. Güveni sağlamak demek. Demokrasimizi yeniden tahkim etmek demek. Yeter ki elimiz tutulsun. İstanbul Diyarbakır’ın elini tutsun ki birlikte, kucaklaşarak geleceğe yürüyebilelim. İstanbul’dan Diyarbakır’a çok fazla gelen yok. Diyarbakır’ın halini anlayabilen, bu ülkeyi bu bataklıktan çıkarabilir. Bizi bu duruma, savaş politikaları, güvenlikçi politikalar getirdi. Bunu görmeliyiz. Kırk yıldır bitmeyen bir meselemiz var. İnsanlarımız birbirine düşürülsün diye israf edilen kaynaklar var. Bir muhalefet partisinin lideri gidip bir mafya liderini ziyaret ediyor. Ve çıkışı orada öngörüyor. Böyle bir Türkiye’den ne beklenebilir? Yapmamız gereken bir an önce, öncelikle bu “tek adam” rejiminden kurtulmaktır. Tek adamın yerine başka bir tek adamı önermek değil, Meclis’te yapabileceğimiz uzlaşıyı göstermek, kucaklaşmak ve geleceğe birlikte yürüyebilmektir. Toplumumuzun beklentisi de refah ve huzurdur. Refahı sağlamak için de huzur gerekir. Onun için de barış gerekir. Barışa doğru yürümemiz gerekir.

Peki Garo Bey. Hemen birer dakika son bir tur atalım. Durmuş Bey’den başlayalım. Aykut Bey’le, Ergün Bey’le devam edelim. Ve yine Garo Paylan’la bitirelim. Son sözlerinizi alayım Durmuş Bey.

Durmuş Yılmaz: Teşekkür ediyorum. Ben değinmedim ama arkadaşlarım değindiler. Ben de tekrar ediyorum: Hukukun üstünlüğü, insan hakları, evrensel kurallara uyma, kurala dayalı bir ekonomik sistem, OHAL’in kalkması. Toplumun güveni sağlandığı andan itibaren, başka hiçbir şey yapmadan bu ülkede ekonomik büyümenin üzerine %1’lik bir büyümeyi rahatlıkla koyabiliriz. Yani bu işin temeli güven. Güveni oluşturacak olan da, biraz önce söylediğim hususların acilen uygulamaya konulması. Hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, kurala dayalı ekonomi, mülkiyet hakkının muhafazası… Güveni sağladığımız zaman bütün bunlar otomatik olarak %1’lik bir büyümeyi sağlayacaktır bunu kesinlikle iddia ediyorum.

Bunun dışında bir şey daha var izin verirseniz söyleyeyim: Bu borç meselesi son derece önemli. Gelir ve servet dağılımının bu on altı yıllık süreçte ne kadar bozulduğunu hepimiz biliyoruz, rakamlara gerek yok. Söylediğim şey şu: Eğer nüfusun en altındaki %10’lık dilimi çok borçluysa, borçlarını ödeyemiyorsa, 24 milyon icra dosyası var ise, bu sistem maalesef bu insanları siyasî iktidarın müşterisi haline getirmiştir. Siyasî müşteri haline gelen birey soru soramaz. İrdeleyemez, eleştiremez. O hakkını kullanamaz. Dolayısıyla bu insanları içinde bulundukları bu sıkıntıdan kurtararak, onları, soru soran, irdeleyen, eleştirebilen, hakkını arayan yurttaşlar haline getirmemiz lazım. Bunları müşteri olmaktan çıkartmamız lazım. İYİ Parti’nin Türkiye Dayanışma Fonu bunu amaçlıyor. Bu sadece bir ekonomik program değil, bu bir demokrasi programıdır.

Peki efendim. Çok teşekkür ederim. Aykut Bey kısaca alayım son sözünüzü.

Aykut Erdoğdu: Türkiye’nin beş temel problemi var. Birincisi demokrasi ve adalet problemimiz. Bu en temel problemimiz. Bunu hızla aşabiliriz. Buna hiçbir kaynak ayırmamız gerekmiyor. Sadece anlayış, sadece güven, huzur. İkinci sorunumuz, toplumsal barış sorunu. İç gerginliğimiz çok arttı, herkes birbirine kem gözle bakıyor. Biri diğerini terörist olmakla suçlamak zorunda bıraktı iktidar. Hepimizi terörist olarak suçluyor, terörist olarak görüyor. Toplumsal barışı, huzuru getirmemiz çok önemli. Üçüncüsü, nitelikli bir eğitime ihtiyacımız var. Bunun için de özgür düşünen çocuklar gerekiyor. Üniversiteye baskı kurulmaması gerekiyor. Barışçı bir dış politika izlememizin önünde hiçbir engel yok. Öyle kinle, ihtirasla kimseyle kavga etmemiz gerekmiyor. Ulusal çıkarlarımızın gerektirdiği şekilde, diğer ülkelerle, Doğu’nun saygın bir ülkesi olarak, AB üyeliği yolunda ilerleyen bir Batı ülkesi olmamızın önünde de bir engel yok. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, yüksek katmadeğerli, ileri teknolojili, çokça ürettiğimiz, hakça bölüştüğümüz bir ekonomiyi kurabiliriz. 24 Haziran umudun tarihidir. 24 Haziran’da bütün analar, çocuklarının geleceğini oylayacaklar. Önümüzde gerçekten çok mutlu bir Türkiye tablosu var. Bunu görebiliyorum. AK Parti’nin oylarının hızla eridiğini görüyorum. Recep Tayyip Erdoğan’ın da bunu gördüğünü görüyorum. Kaçınılmaz son onlar için. Onlarla ilgili bir kinimiz, nefretimiz de hiçbir zaman olmadı, olmayacak. Umuyorum ki 24 Haziran’da eşit, özgür, kardeşçe yaşadığımız bir ülkeye uyanacağız. Bütün konuklara çok teşekkür ediyorum.

Biz teşekkür ederiz. Ergün Bey?

Ergün Kaya: İktidarın övündüğü Yavuz Sultan Selim, Osman Gazi köprüleri ve Marmaray tünelinin toplam maliyetleri 6 milyar dolar. Ama bizim ayakkabı ithalatına verdiğimiz rakam da, bunun bir buçuk katı: 9,8 milyar dolar. Kırmızı etten, buğdaya, mısıra kadar her şeyimizi ithalatla karşılar duruma geldik. Çünkü rant ekonomisiyle üretim ekonomisi bir arada yürümez. Sanayi için, üretim için terlemeniz lazım. Fizibilite yapmanız, koşturmanız lazım. Dürüst olmanız lazım. Ama rant dediğimiz şey, bir gecede milyoner, milyarder olmaktır. Bu ikisi bir arada gitmez.

Milletimiz şu anda bir karar verecek. Kararını verirken bir politikacıya duyduğu bir minnetle veya sevgiyle vermemeli diye düşünüyorum. Çocuklarının geleceği, politikacılarının kariyerlerinden çok daha önemli olmalı. Bu iktidar ne kadar çok sık kullansa da, “millilik ve yerlilik” kavramının uyguladıkları politikalarla hiçbir alâkası yoktur. Tamamen ithalatçı, üretimi yok eden, dışa bağımlı, sıcak paraya veya yabancı sermayeye bağımlı, Türkiye’nin dünyadaki saygınlığını sürekli olarak azaltan bir tutum içerisinde. Ümit ediyorum bu seçimler çok güzel sonuçlar getirecektir. Yorulmuş olanlar kenara çekilsin, Türkiye’nin önünde yeni bir dönem açılsın. Bu seçimlerin hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Size de çok teşekkür ederim Ergün Bey. Garo Bey, son söz sizin.

Garo Paylan: Evet, aslında kötü bir film izliyor gibiyiz. Yani bir kâbusun içinde gibiyiz belki. Ama bu kötü filmin fragmanını izledik biz. Geçen yıl referandumdan beri, belki daha da öncesinden beri, tek adam rejimi filminin fragmanını izledik. Ve çok kötü bir filmdi. Şimdi bitti. Diyor ki: “Fragman bitti, ben filme geçmek istiyorum.” Fragman kötüyse film de kötü olacaktır. O açıdan filmin başlamasına izin vermeyin. Orada çok daha büyük bir karanlık, yoksulluk, iç çatışma vardır. Ve bu anlamda, vatandaşların bu filmin izlenmesine izin vermeyeceklerini düşünüyorum. Yapmamız gereken, bütün partilerin uzlaşarak –bu yayında da belli bir ortak dil kullandığımızı gördüm– bir an önce bu krizden çıkmak için programlarımızı önermemizdir. Bizim önerimiz şu: Ben Ankara’da milletvekili olmadan önce bunu düşünmezdim, ama çok büyük bir israf var. Bunu hepimiz biliyoruz. Mutlaka devlete kemer sıktırmalıyız. Yoksula değil, devlete kemer sıktıracağız.

İkincisi, “Zenginlerden vergi alacağız” diyorum ama zenginler de “Ya arkadaş, benim servetime neden dokunuyorsun?” diye düşünecek. Servetin son bir yılda yarı yarıya azaldı zaten. Herkes gitsin mülkünün değerlendirmesini yapsın bakalım. Bir evin varsa, o evin 1 milyon dolarsa, bugün o evini 500 bin dolara satamazsın. Borsa şirketlerinin değerlerine bakın. Hepsi üçte bire düştü. Zaten yoksullaştık. Gelin, servetinize göre vergilerinizi gönüllü olarak verin, bu kaynağı da yoksullara aktaralım. Çarklar dönsün. “Bütün misketleri ben toplayacağım” dediğinde misket oyunu biter. Bu anlamda iki şey yapmamız lazım: Devlete kemer sıktıracağız. Zenginlerden vergi alıp yoksulara transfer edeceğiz ve demokrasimizi bir an önce hak ettiği seviyeye taşıyacağız. Ancak böylece bu krizden çıkabiliriz. Uzlaşı kültürünü topluma göstermemiz lazım. Bu adımları atabilirsek bu krizden çıkarız. Yoksa 25 Haziran’da kim gelirse gelsin, dediğim gibi, daha büyük bir karanlığa, karanlık bir filme doğru sürüklenebiliriz.

Peki, çok teşekkür ederim. Efendim, bu akşam 139. “Açık Oturum”da muhalefetin temsilcileriyle ekonomik programı, ekonomik gidişatı, ekonomik krizi konuşmaya ve değerlendirmeye çalıştık. Hepsine, katıldıkları ve görüşlerini bizlerle paylaştıkları için çok çok teşekkür ediyorum.

Haftaya “Açık Oturum”da yine muhalefetin temsilcileriyle, Türkiye’nin dış politikasını ve onların dış politika değerlendirmelerini, önerilerini konuşmaya çalışacağız. Umarım bu akşam izleyiciler için zihin açıcı bir “Açık Oturum” olmuştur. İyi akşamlar efendim.