Alice Ekman: “Çin, kalkınmakta olan ülkeleri, çözümler sunabildiği ayrıcalıklı ortaklar olarak görüyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Fransız Uluslararası İlişkiler Enstitüsü IFRI’de araştırmacı olan Alice Ekman, Xi (“Şi” diye okunur) Jinping’in ülkesini büyük güç mertebesine çıkarmak için art arda girişimlerde bulunduğunu, asıl iddiasının ise Çin’in uluslararası referans olarak kendini kabul ettirmesi olduğunu söylüyor.
Ekman ile Le Monde’dan Frédéric Lemaître’in yaptığı ve 7 Eylül 2018’de yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Alice Ekman

3-4 Eylül’de Çin-Afrika Zirvesi, 11-15 Eylül arası Pekin’in Rus askerî tatbikatına katılması, bütün bunların arka planında ise ABD’yle ticaret savaşı… Uzun süre dış politika konusunda fazla göze batmamaya çalışan Çin, artık harekete geçiyor. Fransız Uluslararası İlişkiler Enstitüsü IFRI’de “Çin faaliyetleri” sorumlusu ve “Dünyada Çin” (La Chine dans le monde, CNRS Editions, 2018, 300 sayfa) başlıklı ortak çalışmanın yöneticisi olan Alice Ekman’dan, Çin’in dünyaya yeni bakışındaki hedefler üzerine açıklamalar:
Araştırmacı Alice Ekman, Fransız Uluslararası İlişkiler Enstitüsü IFRI’nin Asya Merkezi’nde “Çin faaliyetleri” sorumlusu. Aynı zamanda Sciences Po. Ifri’de ders veriyor.

“Xi Jinping’in düşüncesi” Anayasa’ya dahil edildi. Bu düşünce dış politikada nasıl gösteriyor kendini?
Başkan Xi Jinping, selefi Hu Jintao’dan (2003-2013) çok daha iddialı; resmî sloganı, dünya gücü mertebesine çıkarmak istediği “Çin ulusunun büyük yenilenmesi”. Bu iddia, 2008 Mali Krizi’nden beri, ama aynı zamanda Donald Trump’ın seçilmesinden de beri, uluslararası durumun Çin’den yana olduğunun düşünüldüğü Pekin’deki algıya dayanıyor. Belirlenen bu konum sadece durum öyle gerektiriyor diye değil. Geleneksel olarak Çin Komünist Partisi’nin bağrında mevcut ve şu son yıllarda daha da güçlenmiş olan Amerikan-karşıtı, daha geniş olarak da Batı-karşıtı hınç zemininde belirleniyor.
Pekin’deki atmosfer Soğuk Savaş döneminde geçerli olan atmosferden o kadar da uzak değil. Çin’in ulusal düzeydeki iletişimi ile uluslararası düzeyde manidarca yumuşayan iletişimi arasındaki mesafe sebebiyle adı konulmayan bir [tür yeni] soğuk savaş bu. Küreselleşme zamanında olduğumuz için daha az cephesel; çünkü herkesin birbirine ekonomik bağımlılığı, birbirinden kopuk blokların oluşumunu tasarlanamaz kılıyor.

Bu iddiasını gerçekleştirmenin yollarını yaratıyor mu Çin?
Evet. Çin diplomasisinin bütçesi beş yılda iki katına çıktı: 2011 yılında 30 milyar renminbi/yuan iken, 2018’de artık 60 milyara yükseliyor (yaklaşık 7,5 milyar avro). Çin’in diplomatik ağı halihazırda dünyadaki ikinci büyük ağ ve öncesine nazaran çok daha profesyonel. On yıldan fazla zamandan beri, Çin büyük bir gücün vasıflarını elde etmeye uğraşıyor; çoktaraflı konferanslar düzenliyor ve bir gün referans olarak kabul edilmeleri umuduyla uluslararası sınıflandırmalar ve göstergeler üzerine çalışıyor.
Çin sistemli biçimde uzun vadeli bir dış politika stratejisi sergiliyor. Ama Komünist Parti’nin 2017 Sonbaharı’ndaki son kongresinden beri, siyasî denetimin güçlendirilmesi yönetim kademelerindeki işleyişi azar azar değiştiriyor. Çinli devlet memurları, çok yetkin bile olsalar, git gide daha az manevra alanına sahipler — ki bu da Çin’in diplomatik icraatındaki üretkenliğe ket vurabilir.

Bu uluslararası stratejide ordunun yeri ne?
Xi Jinping 2013’te göreve geldiğinde, ordunun Parti hizmetinde olduğunu ve ona tam bir bağlılıkla hizmet etmesi gerektiğini hatırlattı. Ordu baştan aşağı yeniden yapılandırılıyor, zira Pekin etkisini kuvvetlendirmek istiyor. Ortak askerî tatbikatlar geliştirildiğini de görüyoruz — özellikle Rusya’yla.
Öte yandan Çin, silah ve bilhassa insansız hava aracı ihracatçısı bir güç haline de geliyor. Ama yine de bundan acele bir sonuç çıkarmamak gerek… Çin henüz Amerika Birleşik Devletleri’yle rekabete giremeyeceğinin bilincinde, ama Asya-Pasifik’teki çıkarlarını daha iyi savunabilmek istiyor; 2017’de açılan Cibuti Hava Üssü’nün gösterdiği gibi, Asya-Pasifik’in ötesinde de bir varlığı olsun istiyor.

2013’te, Xi Jinping, devasa bir yatırım projesi olan “Yeni İpek Yolu”nu başlatıyordu. Bugün o konuda nerelere gelindi?
Başta, altyapı yatırımlarına vurgu yapılıyordu; ama Pekin artık bu projeye çok sayıda gayri maddi projeyi de katıyor; özellikle hukuk, gümrük, polis alanlarında işbirliği projelerini… İlk başta 60 ülke söz konusuydu; ama şimdi Xi Jinping “yüz kadar ülke ve uluslararası kuruluş”tan bahsediyor. Çin hükümeti, Dünya Fikrî Mülkiyet Örgütü WIPO’dan (World Intellectual Property Organization) Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO), bu arada İnterpol’e kadar her tipten kuruluşları “İpek Yolu” anlaşmalarını imzalamaya teşvik ediyor.
Çinli yetkililer için, küreselleşmenin yeni bir biçiminin taşıyıcılığını yapmak söz konusu. Çin, gerekli kurum ve altyapılarla mal, veri, kişi akışının idaresini yönlendirmeyi umuyor sonunda: limanları, havaalanlarını, gaz boru hatlarını, denizaltı kablolarını, tahkim kurullarını — “İpek Yolu”na bağlı ticarî ihtilafları çözmek için topraklarında üç mahkeme kuruldu. “Yeni İpek Yolu” adlandırması bugün o kadar farklı veçheleri kapsıyor ki, kafa karışıklığına da yol açabiliyor. O kadar ki; tanımı durmadan evrim geçiren bu kavram yerine somut projelere atıfta bulunmak daha yerinde olur.

Bu “Yeni İpek Yolu”, siyasî otoriterlik ile ekonomik modernleşmenin uygun adım bir karışımı olan Çin modelinin taşıyıcısı mı?
Çinli yetkililer ABD veya Avrupa Birliği tarafından şimdiye kadar teşvik edilmiş modele alternatif bir ekonomik kalkınma ve yönetişim modelini teşvik etmek istiyorlar. Siyasî sistemler arasında sert bir rekabetin yaşandığı bir döneme girdiğimizi ileri sürdürebilecek yeterince unsur var elimizde. Çin artık özellikle Avrupa demokrasilerinin ekonomi, güvenlik ya da göçle ilgili sorunlardaki çatlaklarını alenileştirmekten çekinmiyor.
Kendini bir alternatif olarak konumlandırıyor; mesela “İpek Yolu” yaftası altında, gelişmekte olan ülkelerden diplomatlara, gazetecilere veya mühendislere yönelik yetiştirme programları geliştiriyor; bu programlarda, teknik boyutun yanında, Çin yönetişim sisteminin tanıtılmasını içeren siyasî bir boyut da oluyor çoğu zaman. Elbette bunu başka ülkeler de yapmıştır, ya da yapmaktadır; ama Çin’in iddiası ve rakamları müthiş. 2017 Sonbaharı’nda Pekin, kalkınmakta olan ülkelerden profesyonellere 40 000 kadro yetiştirme imkânı vereceğini ilan etti.

Malezya Başbakanı’nın dediği gibi, Çin “yeni sömürgeciliği”nden bahsedebilir miyiz?
Bu terimi kullanmakta tereddüt ederim, zira Çin öyle görünmemeye çabalıyor, bazen başarıyor da bunu. Çin modelinden söz etmiyor, diğer ülkelerin sorunlarını çözmek için önerdiği etkili “çözümler”den bahsediyor. Çin bir Güney-Güney işbirliğini teşvik ediyor ve bunu, ilk olarak 1955’te toplanan [29 Afrika ve Asya ülkesinin temsilcilerini bir araya getirmiş olan] Bandung Konferansı’nın çizgisinde, eskiden sömürgeci güçler tarafından aşağılanmış ülkeler arasındaki bir dayanışma gibi sunuyor.
Çin’in gözünde, kalkınmakta olan ülkeler çözümler sunabildiği ayrıcalıklı ortaklardır; ABD ve Avrupa artık bunu yapamamaktadır ona göre. Fiiliyatta, Çinli aktörler kimi Afrika ve Asya ülkelerinde, bazı projelerinin sürdürülebilirliği ya da yerel istihdam oranının düşüklüğüyle ilgili ateşli eleştirilerle karşı karşıya kalıyorlar. Genel olarak ekonomik başarısının ve Pekin tarafından öne çıkarılan “etkililik” gerekçesinin cazibesine kapılan bu ülkeler için Çin’in ekonomik ve siyasî sisteminin çekici olmadığı sonucunu da çıkarmamak gerekir bundan.

Kısa süre önce Pekin’de bir Çin-Afrika Zirvesi yapıldı. Çin aynı zamanda Orta Avrupa ülkeleriyle de zirveler düzenliyor. İkitaraflılık ile çoktaraflılık arasında gezinen bu toplantılar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çin mevcut forumlara giriyor ve buna paralel olarak kendi forumlarını kuruyor. 2000’li yılların başından beri Afrika’da, Latin Amerika’da, Asya’da, Orta Avrupa’da bölgesel forumlar başlattı. Çin’in önceliklerine göre tavır alan bu forumların ajandalarının artan bir uyum arzettiği kaydediliyor. Mesela altyapıların geliştirilmesi, bütün bu çoktaraflı toplantıların gündeminde.
Buna paralel olarak, Çin diplomasisi uluslararası ortaklıklarını çeşitlendiriyor. Nitekim, Çin ile Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri arasındaki “16 + 1” toplantıları, sadece yöneticiler arası zirvelerle sınırlı kalmıyor. Son beş yılda Pekin’in girişimiyle bu ülkelerin siyasî partileri, şirketleri, yerel temsilcileri, uzmanları ve diğer aktörleriyle 230’a yakın toplantı düzenlendi; bu toplantıların çoğuna Batı Avrupa ülkelerinden ya da Brüksel’den kimse çağrılmadı. Xi Jinping’in uluslararası ilişkileri devletler arası ilişkilerle sınırlı tutmama ve bazen hazırlıksız yakalanan diplomasiler karşısında inisiyatifi koruma iradesine uygun bu.

 

Xi Jinping ve Vladimir Putin

Rusya Çin’in ortağı mı, rakibi mi?
Moskova çok ilginç bir ortak. Xi Jinping’in gelişinden beri iki ülke arasındaki yakınlaşma ciddiye alınmıyor; oysa Şanghay İşbirliği Örgütü’nün farklı toplantılarında ya da Arktika dosyasında bu yakınlaşma hayli bariz. Tutumları zannedildiğinden çok daha yakın. Çin Ukrayna ya da Suriye’deki Rus müdahaleleri üzerine açık bir tavır almadı; Moskova ise Pekin’in Güney Çin Denizi’ndeki tutumuna aykırı hiçbir şey söylemedi. Kuzey Kore dosyasına gelince; tavırları yakın.
İki ülke de aynı uluslararası liberal düzen görüşünü paylaşıyor; bilhassa kendi bölgelerinde Batılı güvenlik ittifakını gayri meşru telakki ediyorlar. Çin bölgede ve dünyadaki yönetişimi Batı-sonrası bir istikamette yeniden yapılandırmayı diliyor ve Rusya’yı bu işi başarmada yararlı bir ortak telakki ediyor. Aralarında muhakkak sorunlar vardır –mesela Rusya’daki Çin yatırımları Moskova’nın beklentilerinin altında–, fakat bu iki ülkenin daha ziyade iyi anlaştıklarını kabul etmek lazım. Bu tespit, Çin’in güncel dönemi kendinden yana tahlil etmesini ve uluslararası güç dengelerinin bir gün ondan yana evrileceğini düşünmesini kolaylaştırıyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus