İşçi sınıfı cennete gider

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Hafta sonuna, geçen haftanın kapanışına İstanbul’da üçüncü havalimanı işçilerinin direnişi damga vurdu. Hafta sonu da böyle geçti ve bugün de hâlâ gözaltında işçiler olduğunu biliyoruz. Bu Türkiye’de belli bir silkinmeye yol açtı. Farklı tepkiler ortaya çıktı ve bize bir kere daha toplumla siyasî iktidar arasındaki mesafenin her geçen gün açıldığını gösterdi. Ama tabii ki burada her zaman olduğu gibi iktidarın yanında yer tutmak adına olayı eğip bükenler vs. de oldu.

Ucuz solculuk, pahalı sağcılık

Şimdi bazı durumlar var ki, bir gazeteci olmanın ötesinde bir birey olarak burada tarihe kayıt düşmek gerekir. Nerede durduğunu vurgulamak gerekir. Bu anlamda bugünkü yayını da esas olarak bunun için yaptığımı, bunun kişisel bir olay olduğunu öncelikle söylemek istiyorum. Benim yerim işçilerin yanı, emekçilerin yanı. Her zaman öyle oldu, ya da öyle bir siyasî duruş sahibi olmaya çalıştım. Ne derece başardım o ayrı. Ama şunu söyleyebilirim: Küçük yaştan beri kendini solda tanımlayan birisi olarak bunun maddî anlamda pek bir hayrını göremedim; hatta tam tersine işkence görmek, cezaevinde yatmak gibi ve sürekli devletin gözünde ve devlet yanlıları gözünde bir yafta ile dolaşmak gibi dezavantajları olmakla beraber, bu son olayda olduğu gibi, havalimanı işçilerinin direnişi gibi olaylarda olduğu gibi, solculuğun böyle bir getirisi var, size vicdanî olarak, ahlakî olarak, insanî olarak doğru yerde durmayı telkin ediyor. Bu reflekse sahip olmayı sağlıyor. Tabii ki dünya tarihi boyunca Türkiye’de ve dünyada da sol adına yapılan çok yanlışlıklar oldu, çok kötülükler oldu; ama özünde baktığımız zaman solun duruşu bu tür durumlarda çok açık ve net: Emekten, emekçiden ve toplumdan yana olmak. Buna birileri ucuz solculuk diyebilir. Ucuz solculuk her zaman için pahalı sağcılıktan bence yeğdir. O anlamda bunu çok da uzatmanın anlamı yok.

Sembol tahtakurusu

Aslında üçüncü havalimanı işçilerinin olayına baktığımız zaman solcu falan olmak gerekmiyor. Sıradan, birazcık insanî duyguları olan, birazcık vicdanı olan insanlar olmak yeterli. Çünkü taleplerinin çok basit, çok sıradan, çok insanî olduğunu görüyoruz. Tamamen vahşi kapitalizm diye adlandırılan koşullardan şikâyetçi olduklarını görüyoruz. En sembolü tahtakurusu; oraya baktığımız zaman, maaşlarına zam vs. değil, servisler, ölen arkadaşları, yaralanan arkadaşları, tahtakuruları, insanca muamele görmek gibi talepler olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu talepleri görmezden gelip bunu bir provokasyon vs. olarak yorumlamaya çalışan, başta devlet olmak üzere bu kurumların ve kişilerin de bu tür insanî reflekslerden uzak olduğunu söylüyoruz. Bu çok açık ortada. Kendileri de aslında çok fazla reddetmiyorlar. Her şeye olduğu gibi buna da “provokasyon”, “tahrik”, “dış güçler”, “zamanlama manidar” gibi kılıflarla buradaki işin özünün görülmesini engellemeye çalışıyorlar.
Burada hazin olan tabii ki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının bu noktaya gelebilmiş olmasıdır. Çünkü bu hareketin kökenine baktığımız zaman, özellikle bu tür kapitalizm eleştirisi, vahşi kapitalizm eleştirisi, zulüm eleştirisini çok öncelemiş bir hareket ve bu hareketin içerisinden doğmuş bir parti. Hâlâ bu partiye destek veren insanlara baktığınız zaman, saf olarak baktığımız zaman, duygularının insanîlikten yana olduğunu, emekten yana olduğunu görüyorsunuz. Ancak iktidarı koruma refleksi her türlü insanî refleksin önüne geçebiliyor. Ve burada da işçilerin çok basit, çok saf taleplerine kulak tıkayarak size bir dizi komplo teorisini sıralayabiliyorlar. Zaten bu komplo teorilerine alıştık. Her konuda bu söyleniyor.

Fatih Altaylı’nın zamanlaması

Bu olayda tabii dikkat çeken husus, taşerona kalkan olan siyasî iktidar; çünkü aslında bu olay siyasî iktidarla işçiler arasında bir şey değil, işçilerle taşeron şirketler arasında bir şey. Ancak iktidar, işçilerin taleplerini dinlemek, ciddiye almak ve bunun için de birtakım mekanizmaları harekete geçirmek yerine, her zaman olduğu gibi polisi, jandarmayı işin içerisine soktu ve gördüğümüz kadarıyla bazı işçiler terörle mücadele kapsamında da sorgulanıyorlarmış, yargılanabilirlermiş. İş buraya kadar getirilmiş durumda. Devlet burada safını açık bir şekilde bu vahşi kapitalizmden yana yaptı ve bunun savunuculuğunu yapanların da, daha çok sesi çıkanların da aslında, en hoyratça çıkanların da aslında AKP’yle ve AK Parti çizgisiyle çok da alâkası olmayan kişiler olduğunu görüyoruz.
Bunlardan en fazla dikkat çekeni Fatih Altaylı oldu biliyorsunuz. O bunun bir provokasyon olduğu konusunda bir yazı yazdı ve zamanlamanın altını çizdi. En çok yapılan husus bu; “Açılışa az bir zaman kala neden bu oluyor?” diye. Geçenlerde Kerem Altıparmak’ındı yanılmıyorsam, sosyal medyada yaptığı paylaşım da var: Ne zaman bir şey yapılmaya kalkınılsa, hep bir “zamanlama manidar”, şunun öncesi şunun sonrası, şu referandum öncesi, genel seçim sonrası vs. gibi; çünkü burada Türkiye’nin kritik dönemleri eksik olmuyor. Dolayısıyla ağzınızı açtığınız zaman muhakkak bir “manidar zaman”a denk geliyorsunuz. Burada aslında manidar olan zamanlama işçilerin eylemi değil, Fatih’in yazısının zamanlaması. Çünkü Habertürk artık basılı olmaktan çıktı, sadece dijital olarak var ve hatta yazarların bir kısmının dijital ortamda da işine son verileceği yolunda spekülasyonlar var. Dolayısıyla tekrardan yazılı medyaya, örneğin bir Sabah’a ya da Hürriyet’e geçmek için birilerinin kendini gösteriyor olması, bence daha iyi bir “zamanlama manidar” yorumunu beraberinde getirebilir. Tabii ki onun gibi kişilerin burada emekten ve emekçiden yana olmalarını beklemek çok saflık olurdu. Ama bu derece hoyratça ve bu derece gayri insanî bir şekilde tavır almaları, bunun onlara kalıyor olması — onlar derken başkaları da var ki bazılarının adını anmaya bile gerek yok, yine aynı şekilde tahtakuruları ile ilgili laflar söyleyenler. “Bizim yatakhanede de vardı” diyenler — ki aynı yatakhanede ben de kalmış birisi olarak Galatasaray Lisesi’nin, birçok şeyi hatırlıyorum ama tahtakurusu hatırlamıyorum ki olduysa da herhalde bunu zamanında idareye şikâyet etmişizdir. Tahtakuruları ile beraber yaşamak hiçbir zaman iyi bir şey değil. Ama bu tür kişileri zaten artık çok da fazla konuşmanın anlamı yok. Onlar bir nevi artık Türkiye’ye hiçbir etkisi olabilecek kişiler değil.

Çocuklara, torunlara iyi isim bırakmak

Şunu söylemeye çalışıyorum: Bu tür durumlarda aldığınız pozisyonlar sizin geleceğinize de damga vurur. Artık yaşımızı başımızı almış insanlar olarak bu dünyayı değil, bundan sonra özellikle çocuklarımız –ki benim bir çocuğum var– ve henüz yok ama umarım torunlarıma bir isim bırakmak derdindeyim. Birçok arkadaşımın da böyle olduğunu düşünüyorum. Geçen bir yayında da söylediğim gibi artık Türkiye’de her şey bir yana, ahlak ve vicdan üzerinden yürümemiz gerekiyor. Çocuklarına, torunlarına iyi isim bırakmak yerine çocuklarına, torunlarına dünyada dünyalık bırakmak arayışı; işte bu galiba sağ ve sol arasındaki en büyük ayrışmanın da göstergesi.
Bu anlamda bu yayının başlığına gelecek olursak: “İşçi Sınıfı Cennete Gider”, bu bir İtalyan filmidir, Elio Petri’nin 1971 yapımı filmi. Solcu olduktan bir süre sonra bu filmi büyük bir keyifle izlemiştik. Komedidir aslında. Gian Maria Volonte’nin, İtalya’nın yetiştirdiği en büyük oyunculardan birisinin oynadığı bir filmdi. Bazı filmler vardır, çok güzel isimleri vardır. Benim için en güzel isimli filmlerden birisi budur. Gerçekten işçi sınıfının cennete gideceği muhakkak. İşçi sınıfının en ufak hak talebini bir yığın provokasyon vs. ile dolu cümlelerle bozmaya çalışanların nereye gideceğini de Allah’ın takdirine bırakıyorum.
Son olarak işin ilginç yanı, bugün yayını düşündüm, başlığını da verdikten sonra, bana bir kitap yollanmış, unutmuştum, bugün hatırlattılar kitap elinize geçti mi diye. Baktım, buldum kütüphanede, “Allah Emekten Yanadır” diye bir kitap. Bir öğretmen, belli ki muhafazakâr bir öğretmen, Hasan Köse adında. Kitap uzun uzun Allah’ın emekten yana olduğunu söylüyor. Kendince birtakım değerlendirmeleri var işçi-işveren ilişkileri üzerine. Onların hepsini bir kenara bırakalım, ama başlık tek başına yeterli. Bunu sıradan inanan her türlü insan, hangi dine inanırsa inansın herhalde emeğin kutsallığında mutabıktır. Emeğin kutsallığına gölge düşürmeye çalışan herkesin de aslında bir tür sapkınlık içerisinde olduğu muhakkaktır.
Evet, bu kişisel bir yayın oldu. Ama tekrar söylüyorum, bu tür anlar herkesin gerçek kimliğinin ortaya çıktığı anlardır. Ben de bu kimliğimi vurgulamak istedim. Benim yerim işçilerin, emekçilerin yanı. Bunun karşılığında bir bedel ödemek gerekiyorsa, tabii ki hiçbir şekilde işçilerin, emekçilerin ödediği kadar ağır bedeller ödemeyebiliriz. Ama olsun, yine de ona da razı olmak boynumuzun borcu olsun.

İşçiler haklı, kazanacaklar

Evet, burada sabah Kemal Can ilk defa Pazartesi günleri artık “5 soru 10 cevap”ı yapmaya başladı, izleyenler olmuştur. Cumhuriyet’te yazıyordu haftada bir pazartesi günleri. Onu artık burada video olarak yapıyor. Kemal de aynı şekilde bu konuyu ele aldı ve o yayında şunu söyledi: “Haklıyız, kazanacağız!” sloganının tekrar öne çıktığı bir dönem. Evet gerçekten böyle. Hakkı olanlar kazanma iradesini gösteriyorlar ve direnişlerine oradan güç alıyorlar. İşin ilginç tarafı tabii, burada Cumartesi Anneleri olayında da gördük, burada da gördük; Türkiye’deki kurumsal muhalefet yapıları bütün bunların gerisinden geliyor ve tam buna ayak da uyduramıyorlar. Bugün bu anlamda Diken’de Murat Sevinç’in çok güzel bir yazısı var, özellikle görmeyenlere onu da tavsiye ederim. “Muhalefet, muhalefetin önde gelen isimleri, biz sıradan insanların yaptığının ötesinde çok fazla bir şey yapmıyorlar, en fazla tweet atıyorlar” diyor Murat Sevinç. İlginç bir şekilde, birtakım muhalefetin simge isimlerini sayarak, onların havalimanı olayında tweet bile atmadıklarını söylüyor. Böyle bir garip bir durumla karşı karşıyayız.
Evet burada da bir kere daha söylemek lazım: İşçiler haklı, kazanacaklar, ama bugün ama yarın. Tekrar filmimizin adıyla bitirelim: İşçi sınıfının gittiği yer cennettir. İşçi sınıfı cennete gider, gerisini diğerleri düşünsün.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus