Sophie Wahnich: “Günümüzdeki sokak hareketlerinin yapısı Fransız Devrimi’ndeki Donsuzlar’ı (Sans-culottes) andırıyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Tarihçi Sophie Wahnich günümüzdeki durumu Fransız Devrimi’yle yüzleştiriyor —Fransız ulusal marşı La Marseillaise’den, Macron’un 16. Louis’ye dönüştürülmüş portresine: mümkün paralellikleri, aşırıya kaçan karşılaştırmaları ve işleyen potansiyelleri. Wahnich ile mediapart’tan Joseph Confavreux’nün yaptığı ve 4 Aralık 2018’de yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Sophie Wahnich tarihçi, CNRS’te araştırma yöneticisi ve sonuncusu “Fransız Devrimi Bir Efsane Değildir” (La Révolution française n’est pas un mythe, Ed. Klincksieck, Mart 2017) olan çok sayıda kitapta ele aldığı Fransız Devrimi’nin uzmanı. Bu çalışmasında, bir önceki çalışması “Fransız Devrimi’nin Siyasî Zekâsı”nda (L’Intelligence politique de la Révolution française, Textuel, 2012) zaten girişmiş olduğu düşünme çabasını sürdürüyor; o kitapta, geçmişte “modeller” aramaya kalkışmamak, “modellerden ziyade, anlayışı ve araçları” aktarma maksadıyla “aydınlatıcı” unsurlara dikkat göstermek gerektiğine hükmediyordu.

Sürekli ulusal marş La Marseillaise’in söylendiği ve 1789’a yapılan göndermelerin üstlenildiği güncel sokak hareketlerini Mediapart için Fransız Devrimi dönemiyle yüzleştiriyor. Söyleşi. 

Sophie Wahnich

Fransız Devrimi tarihçisi olarak Fransa’da şu anda olup bitenlere nasıl bakıyorsunuz?

Sophie Wahnich: Olayların sahneye çıkış biçimi, siyasî projesinin mündemiçliğine rağmen daha net olan devrimci ayaklanmalardan ziyade, zamanında Machiavelli’nin Discorsi’de (Siyaset Üzerine Konuşmalar, çeviren: Hakan Zengin, Dergâh Yayınları, 2. baskı 2017) tasvir ettiği başkaldırılara daha çok benziyor kuşkusuz. Olup bitenlerde devrimci potansiyeller olmadığı anlamına gelmez bu; üstelik yukarıda zikrettiğim başkaldırılara sebep olan başlangıç, popolo minuto (İtalyancada zanaatkârlar) ile popolo grasso (zengin tüccarlar) arasındaki bir tür sınıf mücadelesi tarafında araştırılmalıdır ve popolo grasso’nun, yani büyüklerin ifrata kaçmasında.

“Çoğu zaman,” diyor Machiavelli, “karışıklıkları çıkaranlar varlıklılardır, çünkü ellerindekini kaybetme korkusu, elde etme arzusu duyanlardakiyle aynı haseti doğurur onlarda. Nitekim insanlar, eldekini artırmazlarsa, zaten elde olanın emniyette olduğuna inanmazlar. Ayrıca, zaten çok şeye sahip olduklarından, karışıklıklara daha şiddetle ve daha güçlü biçimde yol açabilirler.” Hep daha fazla hükmetmek ve daha fazla biriktirmek, böylelikle de sadece şerefiyle yaşamak isteyen sıradan insanları yoksullaştırmak ve çileden çıkarmak istemenin sonudur bu.

Niccolò Machiavelli’nin ölümünden sonra yapılmış portresi (1459-1527).

Zira Machiavelli’ye göre, “Halk büyükler tarafından ne buyurulmak ne zulmedilmek ister; büyükler ise halka buyurmak ve zulmetmek ister”. Ona göre bütün insanlar “kötü” iseler de, hepsi aynı derecede kötü değildir. Büyükler ya da soylu sınıfı, doğaları gereği diğerlerinden daha kötüdür, zira onların arzusunun hedefi kendi özel varlıklarıdır; oysa halkın arzusunun hedefi, zorunluluktan evrensel bir “iyi”dir — emniyetleriyle özdeşleşmiş olan, herkese özgürlük.

Arzulardaki bu simetrisizlik aslında sıradan bir uzlaşmaz karşıtlığa, basit bir çıkar çatışmasına indirgenemez; her seferinde bahis konusu olan şey, hükmetmenin olmadığı bir özgürlük anlayışı icat edebilmektir. Bu da, evet, devrimci potansiyellere sahiptir.

Fakat günümüzdeki yapısal veriler ile devrim döneminin verileri aynı değil. 17. yüzyılın sonu ile 1789 arasında, bir özgürlüğe hazırlık süreci, otoriterliğin bir eleştirisi, popüler takvimler ve ansiklopedilerde aktarılan fikirlerle Aydınlanma Çağı’na halk katmanlarında da akademilerin ve salonların müdavimi okumuş çevreler kadar bir âşinâlık vardır.

Yaşadığımız an daha ikircikli görünüyor. Elbette insanlar eğitimli ve halkın eğitim gördüğü mekânlar çoğaldı, fakat donanımları aynı değil; sosyal ağlardaki ve reality show’lardaki buzz/hayhuy, zamâne yozluğuna dirençli kılmıyor.

Bu harekette büyük bir siyasî heterojenlik olduğu duygumuz muhtemelen buradan geliyor. Birleştirilmiş gidimli bir ideolojik oluşum yok, herkesin kendi grameri var. Bu sahipsizlik bağlamında, mücadeleler olayın içinde yürütülüyor ve aşırı sağın karşı-hegemonyası hiç de üstünlüğü ele geçirmiş değil. Karşımızda “kızgın ama faşo olmayan” kimselerin bulunması iyi bir haber. Her ne kadar, Almanya’da ya da Belçika’da, aşırı sağın Sarı Yelekliler’i o tarafa çekme çabası görülse bile…

Silahlanmış “Donsuzlar” (Sans-culottes), Jean-Baptiste Lesueur’ün guvaşla resmi, 1793-1794, Carnavalet Müzesi.

Hâl böyleyken, günümüzdeki seferberliklerin sosyolojik yapısı da çok ilginç; zira Fransız Devrimi’ndeki Sans-culottes (Donsuzlar)* yapısıyla –daha fazla kadın varlığını belirtmek kaydıyla– denklik var. Dün de bugün de, tarihçi Michel Vovelle’in ifadesini tekrarlarsak, “olmuş insanlar”la (hommes faits) karşı karşıyayız: İşi gücü olan, sonraki kuşakların kendilerinden kötü yaşamalarını istemeyen aile babalarıyla. Bir aile kurmuş olmaları ve iyi bir yaşam istemeleri yüzünden devrim yapıyordu “Donsuzlar”.

Nitekim Hébert’in Le Père Duchesne adlı gazetesi şöyle sorguluyordu: “Yiğit donsuzlar, devrimi niçin yaptınız? Daha mutlu olmak için değil miydi, canına yandıklarım? Zavallı donsuzlar ezelden beri acı çekip mel mel bakıyorlar. Devrimi de daha mutlu olmak için yaptılar zaten”. Bugünle karşılaştırılabilir ve bu bakımdan, şu anda olup bitenler, gettolaştırılmış banliyölerin sâkinlerinin görünmezliğinin son bulmasını, onlara saygı gösterilip topluma dahil edilmelerini isteyen 2005 başkaldırılarından çok farklı.

Alelâde olan, fakat tekrarlamak gereken bir başka mukayese noktası ise vergi matrahındaki eşitsizliktir. Devrim döneminin gravürleri, soylular ve kâtipler tarafından ezilen halktan çehreler gösterir. Bugün, bankacılar ya da hissedarlarla ve onları himaye eden yöneticilerle aynı şey geçerlidir. Ortak insanlık duygusu vergi önünde bir eşitlik gerektirir.

İnsanlar bugün yaşam düzeylerindeki kötüye gidişin bilincine tecrübeleriyle yeterince vardıkları için, ekolojideki faturanın eşitsiz bir biçimde paylaştırıldığının farkındalar. Ekolojik geçişe karşı değiller, bunun yurttaşlar üzerine eşitsiz biçimde bindirilmesine karşılar.

Mümkün olan üçüncü mukayese noktası, iktidarın fazla ileri gitmiş olması ve inanılırlığını çok kaybetmiş olmasıdır. Dönemimize mahsus bir kurulumla, Macron hem sağa hem sola vaatlerde bulundu; dolayısıyla bazıları onun bir aile babası politikası uygulayacağını zannettiler ve bunların bir kısmı, o bir tiranın hatlarına büründüğü ölçüde kızdılar bu işe.

Bugün “başkaldırı”, hatta “ayaklanma” sözcüklerini işitiyoruz; ama şimdilik devrim sözcüğünü az duyduk… Bir devrim her zaman başkaldırılarla mı başlar?

Hayır. Başlangıcının Genel Meclisler (États généraux) olduğu göz önüne alınırsa, Fransız Devrimi bir başkaldırıyla değil bir alt üst oluşla başladı. 14 Temmuz’da halk, Mayıs’tan Temmuz’a kadar olup biteni savunmak için sokağa dökülür.

Ama devrim-öncesi dönemlerde çok çabuk dolaşıma giren bir ders çıkarma süreci yaşanabilir. Bugün gösterilere katılanların çoğu Çalışma Yasası’na karşı mücadelelere katılmamış olsalar bile, bazıları ilk kez bir gösteriye katılıyor olsa bile, çok sayıda kişi daha önce olanları izlediği için şimdi sokağa sâfiyâne çıkmıyor.

Şu son haftalardaki seferberliklerde ulusal marşın tuttuğu yer sizi şaşırtıyor mu?

Bunun futbol sayesinde/yüzünden olduğunu düşünüyorum. Hep birlikte olmayı, ahenk içinde şarkı söylemeyi, koro oluşturma sevincini yaşatıyor bu. Sözcüğün geleneksel anlamında kalabalık etkisi üretmenin bir şekli. Tek tek insanlar arasında bağ kurulmasını ve her birinin kendini daha güçlü hissetmesini sağlıyor. Futbol değil de sadece okul olsaydı, insanlar ulusal marşı bilmezdi ve böyle bir kullanım yaygınlaşamazdı.

 Rouget de Lisle Fransız ulusal marşı «La Marseillaise»i söylerken, 1849, Isidore Pils.

Ama diyalektik bir alışkanlık bu. Fransa’da ulusal marş, başka ülkelerin aksine, aynı zamanda bir devrimci şarkısı. Üstelik, bence bu 18. yüzyıl şarkısının sözlerini bugünün çerçeveleriyle anlamamak gerekir. Ünlü “murdar kan” (sang impur), o dönemde, kutsal sorununa ve kutsal olan özgürlüğe işaret eder. Dolayısıyla murdar kan, özgürlüğü reddedenlerin kanıdır. Belki bugün bazıları faşist oldukları için “murdar kan” diyorlar, ama ilk anlam bu değil.

Bugünkü seferberliğin ulusal çerçeve dışında bir yaklaşımı olmadığı da doğru. Nitekim Büyük Britanya’da kısa süre önce olup biten Extinction Rebellion (Yokoluş İsyanı) hareketiyle hiç ilgilenmiyor. Bununla birlikte, gösterilerde aşırı sağ mevcut da olsa, göstericilerin heterojenliği bence aşırı sağ hareketlerin istediklerine ters bir durum.

Geçen cumartesi gününden (1 Aralık) beri, göstericilerin “şiddet”ine bir odaklanma var; ama bundan daha az şiddet kullanılmış olan başka durumlar kadar sarsıcı bulunmuyor gibi?

Seferberliklerde üretilen şiddetin cevap mahiyetinde bir şiddet olduğu duygusu hâkim. Bunda, mâruz kalınan şiddete karşılık verme tarzında devrimci bir şey var. Şiddetin kabul edilebilir, hatta meşru görünmesi için, öncesinde kendinizi çok tutmuş olmanız gerek.

Bu olup bitenler Tuileries’nin alınmasına benziyor; Fransız Devrimi’nin başında değildi bu olay; adaletten yana barışçıl talepte bulunma denemelerinden sonra, bu talep yöntemi işe yaramayınca olmuştu. Biraz sert bir şiddet biçimi yaratır bu; çünkü kaçınılmaz olduğu hissediliyordur. Yirmi senedir bu işin eninde sonunda “patlayacağı” söyleniyor; dolayısıyla patladığı zaman da bunu bütünüyle mantıksız ya da gayri meşru bulamayız.

Devrim sırasında, Kızılhaç biriminden Yurttaş Nicoleau, düşüncesini söyleme, görüşme, oylama yapma, bundan ötürü de görüşmelerinin sonucunu, dileklerinin konularını ve sebeplerini bildirme hakkı elinden hiçbir otorite tarafından alınamayacak, “hakiki hükümran ve en üst yasakoyucu” bir halk fikrini savunmuştu. “Fransızların da, Romalıları örnek alarak, vekillere karşı, ellerinden alınmaya çalışılan mütevâzı ve nâçizâne dilekçe sunma hakkına değil, İnsan Hakları Beyannamesi’nin 2. maddesi uyarınca baskıya direnmenin buyurgan ve korkunç hakkına başvurmak zorunda kalmamaları”nı umuyordu.

Başrahip Grégoire. Paris, Fransa Ulusal Kütüphanesi (BnF), baskılar bölümü, 1801.

Başrahip Grégoire şunu da diyordu: “Şayet yoksul yurttaşın elinden dilekçe verme hakkını alırsanız, onu res publica’dan (kamusal şeyden) koparırsınız; hatta ona düşman edersiniz. Şikâyetini yasal yollarla bildiremeyince, gürültülü patırtılı hareketlere kalkışacaktır ve aklının yerine umutsuzluğunu koyacaktır…” Oradayız işte.

Fransa’da, sadece oy hakkı var ve gösteri yapmak dışında iktidara hitap etme imkânı yok. Macron ara bünyelerden (corps intermédiaires) hoşlanmıyor, ama ara bünyeler olmadığında da bir bakarsınız: Gürültü patırtı çıkıvermiş bile.

Çalışma Yasası’na karşı seferberliklerde sık sık atıfta bulunulan Mayıs 68’in ve hatta Paris Komünü’nün, burada net bir biçimde Fransız Devrimi’ne atıflardan daha az görülmesini nasıl anlıyorsunuz?

Komün işçi hareketinin bir referansı ve entelektüel bir referanstır. Bazı grupları ilgilendirir ama yurttaşların tümünü değil. Hem o kadar neşeli de değildir, çünkü Komün bir bozgundur; halbuki Fransız Devrimi, en azından kısmen, hakiki bir zaferdir. Her ne kadar tam bir zafer olmamışsa da, Restorasyon dönemi düpedüz Eski Rejim’e dönülmesine izin vermemiştir; bir yenilgi yerine bir zafere atıfta bulunmak da daha zevk vericidir.

Ayrıca, Sarı Yelekliler işçi hareketinden değiller, içlerinde işçiler olsa bile. Çoğu daha önce hiçbir gösteriye katılmamış; Tunus’ta Bin Ali’ye karşı seferberliklerde de durum aynıydı.

1968’in aksine, hedef özgürlükle ilgili değil, ailevî. 1968’de, başka kurallar üzerine kurulu bir yaşam icat etmek söz konusuydu. Burada, daha ziyade bir sınıf mücadelesi biçimi söz konusu; fabrikalardan ziyade Devlet’le ilişki bağlamında; bu yüzden Mayıs 68’e Devrim’den daha az atıfta bulunuluyor.

Şimdi neye doğru yönelebileceğini soruyor herkes. Acaba tarihçimizin elinde bizi aydınlatabilecek bir şeyler var mı?

Tarihçi harekette yeni olanı söyleyebilir; Michel Foucault’nun dediği gibi, “şimdiki zamana teşhis” koyabilir; ama tarihçinin işi tahayyül etmek değildir. Bunun nereye gidebileceğini hiç kimse bilemez; harekete katılanlar bile bilemez. İnsanların yaptıklarını üstlendiklerini, siyasî ve trajik bir davranışı üstlendiklerini, murdarlığı da üstlendiklerini görmek ilginç olsa da… halbuki dönemin alıştığımız hâli, siyasî davranışlarını artık üstlenmemek.

Güncel olan iki varsayım, yani olağanüstü hal ve Meclis’in feshinin ikisi de tutarlı. İlki daha fazla otoriterlik anlamına gelirdi. Diğeri ise siyasî krizin gerçek olduğunu ve yeni temsilciler gerektiğini kabullenmeye yöneltirdi. Böyle bir seçenek hakiki bir devrimci boyut alırdı.

Ama neo-liberal düzeni savunmak istenirse, bugün itiraz edilen bu düzenin daha fazla ayakta tutulması gerekecektir; ama bu karmaşık görünmektedir, zira aynı zamanda Devlet’in tedrîcî olarak yok edilmesinin de etkileridir bunlar; daha az polis memuru vardır ve aynı zamanda hem Paris’i hem taşrayı tutmak muhtemelen imkânsız olurdu.

Üstelik çok sayıda polis memurunun bıkkın olduğu ve dışa vurulan bu öfkelerin bazılarını paylaştıkları görülüyor. Şiddet tekelini elinde tutan devlet aygıtı başkaldıranların tarafına geçerse, hakiki bir devrim olur bu. O noktada değiliz, ama hızla oraya doğru gidebilir.

Bu hareket iktidarın mekânlarına ve simgelerine cepheden karşı çıkıyor; hem Élysée Sarayı’na ulaşma istencinde, hem de hıncını ambleme dönüşmüş bir metropolün süslü semtlerindeki küreselleşmiş kapitalizm amblemlerinden çıkarmasında görülüyor bu. Bir mücadelenin devrimci karakterinin göstergesi midir bu?

Emin değilim. Aşırı solun bu şekilde anti-kapitalizmini dışa vurduğu tasavvur edilebilir. Ama olaya biraz mesafeli yaklaşırsak, başlangıçta seferberlik döner-kavşaklarda oldu. Bugün, iktidar mekânlarına yaklaşıyor; çünkü iktidar öfkeye cevap vermiyor.

Bu bakımdan, Puy-en-Velay’deki vilayet binasının kundaklanması bana daha mânîdar geliyor. Devrim döneminde, ille de içeridekileri öldürmek istmeden şatoların yakılmasındaki gibi, ellerindeki olanaklarla saldırdılar oraya. Bu olayda, paranın mekânları yerine, kötü yasalar imal eden cumhuriyet iktidarının simgelerine daha çok saldırılıyor.

Sans-culottes: Fransız Devrimi’nin yapıldığı 18. yüzyılda dize kadar inen don giyen aristokratların aksine çizgili pantolon giyen devrimciler, “Donsuzlar” (Ç.N.).

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus