Kürtler ve emperyalizm

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararından en çok rahatsız olan kesim Suriye Kürtleri ve onların örgütleri oldu. Daha önce de Irak’ta Kürtler defalarca yüzüstü bırakılmıştı. Peki bütün bu yaşananların sorumluları kim?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Trump’ın ânî, beklenmedik Suriye’den çekilme kararının en büyük mağdurlarından birisinin oradaki Kürtler olduğu ve onların örgütleri olduğu mâlûm.

Dün Washington Post‘ta, önde gelen yazarlarından David Ignatius’un –ki kendisi meşhur “one minute” toplantısını Davos’ta yöneten gazeteciydi–, onun bir yazısını okudum. Burada David Ignatius daha önce Suriye’ye gidip Suriye’nin kuzey bölgesinde tanıştığı, Suriye Demokratik Güçleri’nin komutanlarından Mazlum isminde bir Kürt’le yaptığı konuşmayı aktarıyor. Yaklaşık bir saatlik bir telefon görüşmesi yapmış. Orada da Kürtlerin nasıl bir olayla karşı karşıya olduğu, PYD ve YPG’nin ve SDG’nin karşı karşıya olduğunu görebiliyoruz.

ABD’nin Suriye’deki kaybı sadece 3 asker

Örneğin daha bir hafta önce Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey gelmiş, kendileri ile görüşmüş. Ve operasyonun sonuna kadar, IŞİD’i tamamen temizleyene kadar süreceğini söylemiş. Ardından bu olay olunca, çok büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığına uğramışlar. Kendi ağzından edilen laflarda Mazlum denen kişi, SDG komutanı büyük bir şaşkınlık içinde; hatta Ignatius kendisine diyor ki: “Daha önce de değişik tarihte, değişik seferlerde Amerikalıların Kürtleri hayal kırıklığına uğrattığı biliniyor, siz de bunu biliyorsunuz. Suriye’de bunu bekliyor muydunuz?” diye soruyor. O da “Beklemiyorduk” diyor ve çözüm olarak da Rusya ve Suriye yönetimi ile yani Şam’la yeni ilişkiler geliştirerek bu boşluğu, Amerikalıların boşluğunu doldurmaya çalışacaklarını söylüyor.

Yazıda çok ilginç ayrıntılar var. Örneğin bugüne kadar IŞİD ile mücadele anlamında, Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğini yaptığı uluslararası koalisyonun IŞİD’le mücadelesinde sahada Suriye Demokratik Güçleri’nin kaybının yaklaşık 4 bin kişi olduğunu, ayrıca 10 bine yakın da yaralı olduğunu yazmış David Ignatius. Bütün bu süre içerisinde Amerikan Birleşik Devletleri ordusunun Suriye’deki kaybını sadece üç, evet rakamla 3 olarak vurguluyor. Yani bir tarafta 4 bin, bir tarafta 3 kişi. Ve bu kayıpların önemli bir kısmı da aslında Kürtlerin kendilerinin yaşadığı topraklarda değil.

Örneğin Rakka’nın alınması operasyonu. O tarihte YPG’liler bunu kendi aralarında da tartışmışlardı; PYD/YPG’liler, “Rakka ile bizim alâkamız yok” önermesi ile beraber katılıp katılmamayı tartışmışlardı. Ama Amerikalılar onlara bu operasyonlara katılmamaları halinde başka yerlerde yardım, ülkenin başka bölgelerinde yardım etmeyecekleri tehdidiyle onları operasyonun en önemli gücü yapmıştı. Ve IŞİD’in başkenti Rakka böylece düşmüştü.

Ignatius’un konuştuğu kişi halen Trump’ın açıklamasının ardından IŞİD’den kendilerine yönelik 10’dan fazla intihar saldırısı olduğunu, 27 kayıp verdiklerini söylüyor. Ve de askerlerinin, kendisine bağlı çalışan askerlerin “Buraları bırakalım, kendi topraklarımızda gidelim. Buralarda artık işimiz yok. Zaten Amerikalılar bizi bıraktı” şeklinde şikâyetlerin başladığını söylüyor.

Tekerrür eden tarih

Bütün bunlar tarihin bir kere daha tekerrür ettiğini, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir kere daha Kürtleri bir başka coğrafyada –daha önce özel olarak Irak’ta bu olmuştu birkaç kere, en son referandumda yaşandı– bir kere daha yalnız bıraktığını bize gösteriyor. Ve büyük bir hayal kırıklığı yarattığını bize gösteriyor. Burada tabii ki geçen yayında da bu konuyu ele almıştım: Bir kere daha Kürtler, yaşayarak, Amerikalıların ipi ile kuyuya inemeyeceklerini gördüler.

Ama burada şöyle bir husus var tabii ki: Suriye örneğinde –daha önce Irak örneklerinde de hep böyle oldu– kendilerini yalnız hisseden Kürt grupları, örgütlü Kürt hareketleri ve onlara bağlı olan siviller, onlarla beraber hareket eden siviller, kendilerine yönelik ilgi gösteren kim varsa, kimler kendilerine birtakım vaatlerde bulunuyorsa onlara ilgi gösterdiler, cevap verdiler, olumlu cevap verdiler. Ve bu genellikle Amerika Birleşik Devletleri oldu. Bunların her birinin ayrı ayrı bu tür desteklere ihtiyaçları vardı. Çünkü bulundukları yerde sayıca çoğunluk değiller. Sayıca çoğunluk olmadıkları için, daha güçlü yapılara karşı ayakta kalabilmek için dış desteğe ihtiyaç duydular. Böyle bir kader kendilerini bekliyor.

Burada tabii en önemli husus –bunu özellikle vurgulamak lazım–, Kürtlerin bulundukları topraklardaki diğer halkların, özellikle sayıca çok olan halkların, mesela Irak’ta ve Suriye’de Arapların, Türkiye’de Türklerin kendilerine gösterdikleri muamele, uygun gördüğü muamele. Dolayısıyla bu ülkelerin her birinde farklı farklı dozlarda Kürt sorunları yaşandığı için ve sayıca az oldukları için, dışarıya yönelik bir arayışla karşı karşıya kalıyorlar. Ve dış güçler diye tabir edilen güçlerin –ki Amerika Birleşik Devletleri başta geliyor– bu bölgede, bu ülkelerde birtakım niyetleri varsa, birtakım planları varsa, en son Suriye’de olduğu gibi IŞİD ile mücadele –ama doğru ama yanlış; sonuçta IŞİD’le bayağı kıran kırana bir mücadele yapıldı–, burada desteğe ihtiyacı varsa, ilk akla gelenlerden birisi Kürtler oluyor. Irak’ta Saddam’a karşı böyle bir şey oldu. Şimdi Suriye’de IŞİD’e karşı böyle bir şey oldu. Ve işin bittiğini düşündükleri andan itibaren de daha önemli stratejik çıkarlar gerekçesiyle onları yarı yolda bırakıyorlar. 

Samimiyetsiz eleştiriler

Burada tabii mâlûm, “Kürtler ve emperyalizm” ilişkisi akla geliyor. Ve Türkiye örneğinden bakacak olursak; Türkiye’de yıllardır Kürtler, Kürtlerin değişik değişik yapılanmaları –PKK olsun başka partiler olsun ya da yasal partiler ya da şahıslar olsun–, bunlar her vesileyle, değişik vesilelerle emperyalizmle, özellikle Amerika ile işbirliği içerisinde gösterildiler. Öyle tanımlandılar ve onların bu tür ilişkileri hep bir karalama vesilesi oldu. Şimdi bu son olayda da bunu görüyoruz.

Farklı farklı kesimler bunu yapıyor. Tabii en samimiyetsizi, bugün iktidar yanlılarının Kürtleri Suriye’de Amerikan işbirlikçiliği ile suçlaması. Kürtlerin Amerika ile işbirliği yaptığı doğru tabii; ama bunun bir suçlama meselesi olması, aynı iktidarın bugün öteden beri ve bugün de Amerika Birleşik Devletleri ile kurduğu ilişkiyi görünce çok da samimi olmuyor. Böyle bir boyutu var. Burada tabii ki özellikle iktidar yanlılarının, Türkiye’deki iktidar yanlılarının Suriye’deki Kürtlere Amerika Birleşik Devletleri dışında çok fazla önerdikleri bir şey yok. Şam’ı da önermiyorlar, hele geçmişte hiç önermiyorlardı. Rusya’yı da önermiyorlar. Türkiye zaten oradaki yapılara tamamen terörist olarak baktığı için, zaten Türkiye seçeneği de yok. 

Bir diğer kesim, ulusalcı olarak tanımlanabilecek, ama farklı farklı boyutlarda, farklı farklı renklerde kesimler var. Bunlar zaten Amerikan aleyhtarı olan kesimler. Ama bunların içerisinden önemli bir bölümü, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı çok sert bir tutum alırken, mesela Rusya ve Çin’e karşı böyle bir tutum takınmıyor; dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’ne atfedilen iddialar bu diğer büyük güçlere atfedilmiyor. Bir şekilde bu anlamda da bir samimiyetsizlik var. Şunu özellikle vurgulamak lazım: Türkiye’de emperyalizm meselesi aslında çok eski bir kavram. Özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda solun Türkiye’nin gündemine çok yoğun olarak soktuğu bir kavram. Ama zamanla bayağı aşınmış bir kavram. Özellikle Soğuk Savaş’ın bitmesi ardından küreselleşme ile birlikte bu kavram büyük ölçüde devre dışı kalmış gibiydi. Ama şunu özellikle vurgulamak lazım: Türkiye’de emperyalizm kavramının geçtiği anların büyük bir kısmında Kürtler ya bir özne ya da bir şekilde aktörlerden birisi. Yani emperyalizm diye bir şeyin olduğunu ve bunun kötü bir şey olduğunu hatırlamaları için birilerinin, Kürtlerin bir yerlerde bir şeyler yapıyor olması, birkaç adım ileriye doğru gidiyor olmaları gerekiyor. Böyle bir husus var. 

İkiyüzlülük

Amerika Birleşik Devletleri ile ilişki konusunda çok yıllar önce Washington’da tanık olduğum bir olayı anlatmak isterim. 2005 yılıydı yanılmıyorsam, Washington’da bir düşünce kuruluşunda Mısır’ın önde gelen liberal aydınlarından Sadettin İbrahim bir konuşma yapıyordu. Mübarek dönemi tabii, Mübarek’in otoriter dönemi. Orada bayağı önemli bir kurumda, bayağı geniş bir izleyici kitlesine Mısır’ı anlatıyordu ve soru-cevap kısmında Mübarek yanlısı olduğu bilinen birisi kalkıp Sadettin İbrahim’i Washington’da bir düşünce kuruluşunda Amerikan emperyalizminin ajanı vs. olmakla suçlamıştı. Ve Sadettin İbrahim’in ona verdiği cevabı hep hatırlarım: “Bugün dünyada Amerika Birleşik Devletleri’nin en fazla yardım ettiği 2 ülkeden birisi İsrail, diğeri Mısır, yani Mısır hükümeti. Dolayısıyla siz Mısır hükümetini savunarak beni Amerikan işbirlikçiliği ile suçlayamazsınız” demişti.

Bu ikiyüzlülüğün Türkiye’de de sıklıkla olduğunu görüyoruz. Tabii ki bu duruş, bu durum, Kürtlerin Amerika Birleşik Devletleri ile gerek Irak’ta, gerek Suriye’de, belki de Türkiye’de, belki yarın öbür gün İran’da kurmuş olduğu ilişkilerin doğru, gerçekçi olduğu anlamına gelmiyor. Bunun böyle olmadığını Irak’ta gördük. Şimdi Suriye’de görüyoruz. Gerçekten bu kadar büyük güçlerle kurulan ilişkilerde sayıca az olan –hele Suriye’deki Kürtler ülkenin kendisinde de zaten çok azlar–, az olan güçlerin, pazarlık etme şansı olmayan güçlerin bu ilişkinin geleceğini belirleme şansı hiç olmuyor. Kullanılıp atılmak ihtimali hep var. Ve hep de bu yaşanıyor. Böyle bir –nasıl söyleyeyim?– çözümsüz bir durumla karşı karşıyalar. Yani burada Amerika Birleşik Devletleri ile kurulan ilişkiyi sorgulamak, eleştirmek sonuna kadar haklı; ama aynı zamanda da o durumu, o düşmüş oldukları yalnızlığı da bir şekilde görebilmek lazım.

Çözüm süreci deneyimi

Normal olarak bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak benim tercihim hem Türkiye’deki Kürtlerin hem de bölgedeki diğer Kürtlerin bir şekilde Ankara tarafından yani benim ülkem tarafından gözetilmesi, onlara bir şekilde destek çıkılmasıdır. Bir dönem çözüm süreci döneminde bu konuda bayağı bir umutlanmıştık. Hem kendi ülkemizdeki Kürt sorununun çözümü hem de bölgedeki Kürtlerin de kendi ayakları üzerinde durabilmesine Türkiye’nin –demokratik bir Türkiye’nin tabii ki– katkı verebilmesi umuduyla bayağı bir heyecanlanmıştım. Ama bu heyecanımız bu kursağımızda kaldı, bunu biliyoruz. Dolayısıyla şu anda yakın bir zamana kadar bölgenin en fazla, en çok kazananı olarak görülen Kürtlerin sadece Suriye’de değil Irak’ta da –belki İran’da da diyelim, İran pek konuşulmuyor– ama Türkiye’de de şu anda gerçekten tekrar bir yalnızlaşma içerisine girdiğini görmek lazım.

Türkiye’de tabii ki olayı sadece terör ekseninden görenler için bu memnuniyet verici bir şey olabilir. Ancak şunu özellikle vurgulamak lazım: Türkiye’nin en temel sorunu Kürt sorunudur. Türkiye’nin Kürt sorunu çözülmezse hiçbir sorunu çözülmez. Türkiye’nin kendi Kürt sorununu çözmesine ek olarak da bölgesindeki diğer Kürt sorunlarının çözümüne de katkıda bulunması, kendi ülkesinin geleceği için çok elzem bir şeydir. Dolayısıyla Kürtlerin başına gelen kötülüklerin Türklerin iyiliğini olduğu yanılgısından, önyargısından ve önkabulünden Türkiye’nin arınması gerekir diyorum. Ama böyle bir şeyin olmayacağını da maalesef biliyorum.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar