Ünlü tarihçi Eric Hobsbawm tehlikeli bir komünist miydi?

2002 yılında, 95 yaşındayken hayata veda eden 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden Eric Hobsbawm, tövbe etmeyen bir Stalinist olarak bilinegeldi. İngiliz Marksist tarihçiler ekolünün E.P. Thompson ve Christopher Hill gibi, Sovyetler Birliği’nin Macaristan’ı işgalinden sonra komünist ideallere bağlı kalmanın ön koşulu olarak Stalinizmden vazgeçmek gerektiğini savunan üyelerinden farklı olarak, Hobsbawm ölene dek İngiliz Komünist Partisi üyesi kalmıştı. Kitapları dünyanın dört bir yanında milyonlarca kişi tarafından okunduğu sıralarda bile Stalinist yaftası nedeniyle İngiliz İstihbarat Servisi MI5’ın radarında kalan Hobsbawm, dünya görüşü nedeniyle akademik kariyerinde güçlükler de yaşamıştı. Hobsbawm’ın 80 yaşını aşmışken kaleme aldığı ve Tuhaf Zamanlar adını verdiği otobiyografisinde ise yaşamının her dönemecinde, ona mutluluk ve aynı zamanda acı veren bir ilişki olarak tarif ettiği Marksizmle ve örgütlülükle bağlarına dair hesaplaşması yer alır.

Nitekim Hobsbawm hakkında yazılan yeni bir biyografi, ünlü tarihçinin “yeterince İngiliz olmamasından kaynaklı önyargılar”a bağlı olarak “tehlikeli bir komünist” olarak görüldüğüne işaret ediyor. The Guardian gazetesi Eric Hobsbawm: A Life in History (Eric Hobsbawm: Tarihte bir Yaşam) adlı, bugüne dek yayınlanmamış kişisel notlar, günlükler, mektuplar ve hakkında tutulmuş MI5 dosyalarından yararlanılarak hazırlanmış biyografinin yazarı Richard J. Evans’ın konuyla ilgili makalesine yer vermiş, özetle aktarıyoruz:

“Stalinist” yaftası yetişkinlik yılları boyunca Hobsbawm’ın peşini bırakmadı. En çok okunan kitaplarından Aşırılıklar Çağı’nın Fransa’da basılması anti-komünist tarihçiler Pierre Nora ve François Furet tarafından engellenmişti. Kitap nihayet Fransızcaya çevrildiğinde ise baskısını Belçika’daki bir yayınevi üstlenecekti.

Soğuk Savaş öncesinde bile, 1945 yılında BBC’ye başvurduğunda, kurum tarafından “en uygun aday” olarak nitelenmesine rağmen işe alınması “Komünist partiye yeni üyeler kazandırma ve propaganda yapma fırsatını” kaçırmayacağı gerekçesiyle MI5 tarafından engellenecekti.

1947’de Londra’da, siyasi görüşleri yüzünden akademide iş bulmakta zorlanan solcular için adeta cennet vazifesi gören Birkbeck Koleji’nde tarih dersleri vermeye başladı. Ama makalelerini yayınlatmakta, BBC’ye alınmasına engel teşkil edenlerle aynı gerekçeler yüzünden güçlük çekiyordu. 1995 yılında yazdığı The Rise of the Wage-Worker (Ücretli Emekçinin Yükselişi), yazarı Marksist olduğu için kitabın da objektif olamayacağını savunan iki isimsiz akademik değerlendirmecinin tavsiyesiyle baskıya gitmedi (Kitap hâlâ basılmış değil).

Ekonomi tarihçisi olarak ünü artsa da, Birkbeck’te terfi ettirilmedi. Oxford ve Cambridge’e yaptığı başvurular siyasi nedenlerle geri çevrildi.

Peki Hobsbawm birçoklarının iddia ettiği gibi iflah olmaz bir Stalinist, tehlikeli bir komünist miydi?

Hobsbawm’la ilgili bu yöndeki önyargılar kısmen yeterince İngiliz olmadığı hissine dayanıyor. Mısır’ın İskenderiye kentinde doğan Hobsbawm, Yahudi bir ailenin çocuğuydu ve çocukluğunu Viyana’da geçirmişti. Bu durum İngiliz müesses nizamının temsilcileri için kuşku vericiydi. Nitekim Hobsbawm’ın Hitler’den kaçıp İngiltere’ye sığınan bir Alman göçmen olduğu algısı hakimdi. Oysa Hobsbawm’ın babası İngilizdi ve çevirmen olan annesi de evde İngilizce konuşulmasında ısrarcıydı. Anne ve babasının arka arkaya ölümleri ardından, 1931’de Berlin’e amcasının yanına gönderildi ve dönemin hararetli siyasi atmosferinde önüne çıkan komünizm ile faşizm seçenekleri arasında, ilkinden yana tercih koydu. Hobsbawm’ın Berlin’de sahiplendiği komünist ideallerden asla vazgeçmemesinin kişisel nedenleri de vardı. Yoksulluğu tanıyor, biliyordu. Günlüğüne “Ancak bununla gurur duyduğumda utanmanın üstesinden geldim” diye yazacaktı. 25 Ocak 1933’te, Hitler’in iktidara gelmesinden birkaç gün sonra Berlin’deki Komünist parti mitingine katılacak ancak amcasının ailesi ile birlikte İngiltere’ye göç ettiklerinden Komünist Parti’nin, kendisi gibi entelektüellere uygun olmadığını düşünecekti.

Hobsbawm Marksist külliyatı okumaya başladığında, şöyle bir not düşecekti: “Leninizm’de boğul. İkinci doğan haline gelmesine izin ver.” 1934 yerel seçimlerinde İşçi Partisi için gönüllü çalışan Hobsbawm, 1936’da bu partinin İspanya İç Savaşı’nda cumhuriyetçilere destek vermemesinin ardından öğrencisi olduğu Kings College’ın Sosyalist Kulübü üzerinden Komünist Parti’ye katıldı.

Hobsbawm asla iddia edildiği tarzda bir komünist değildi. Aktivizm yapmadı, komünist olmayan (burjuva) dergilere yazdı; parti tarafından sık sık eleştirildi. Sadece Komünist Parti’nin Tarihçiler grubuna -ve ekseriyetle teorik tartışmalara- katılmakla yetindi.

Biyografinin yazarı Richard J. Evans, Hobsbawm’ın 1950’li yıllardan itibaren Komünist Parti’yle ilgili hayal kırıklıkları yaşadığını da elindeki belgelere dayanarak yazıyor. Stalin’in ölümünden sonra Nikita Kruşçev’in Stalin’in kişi kültünü ve işlediği kıyımları eleştiren konuşmasının İngiliz Komünist Partisi tarafından görmezden gelindiğini hatırlatan yazar, Hobsbawm’ın Nisan 1956’da Tarihçiler Grubu’ndan Thompson ve Hill ile birlikte partiyi “tüm Sovyet politikalarını ve görüşlerini eleştirel süzgeçten geçirmeksizin onayladığı” için eleştirdiğini kaydediyor. Hobsbawm’ın parti dergisine tepeden inme parti çizgisi dayatmasını eleştirip, tabandan demokratik değişime açılması talebini içeren yazılar yazdığını hatırlatan Evans, krizin 4 Kasım 1956’da Macaristan’ın seçimle işbaşına gelen liberal komünist hükümetinin Sovyet işgaliyle devrilmesi ve işgale direnen 2500 Macarın ölümüyle derinleştiğini yazıyor:

Hobsbawm işgali “trajik bir zorunluluk” olarak nitelemekle birlikte “SSCB’nin derhal askerlerini çekmesi” gerektiğini savunarak parti yönetimiyle açık bir çatışmaya girdi. MI5’ın kaydettiği bir telefon konuşmasında Hobsbawm işgali savunan parti yönetiminin “devrilmesini ve yeni politikaların hayata geçirilmesini” istiyordu. Thompson, Hill gibi önde gelen tarihçiler partiden istifa ederken, Hobsbawm ise parti içinde muhalefet oluşturma hakkını talep etmekteydi. Partinin önde gelenleri talep ettiği “özgürlükler”in “anarşi”ye yol açacağını savunarak tepki gösterdi. Hobsbawm, partiden ayrılmadı ama istifa edenlerle ilişkiyi koparmadı, kurdukları Yeni Sol Kulüp’te görüşmeye devam etti. Parti üyeliği komünizme derin duygusal bağının sembolü olarak süregitti.

1980’lerde Antonio Gramsci’nin fikirlerini izleyen Hobsbawm, İngiliz İşçi Partisi’nin orta sınıftan kesimlerle işbirliği yapması gerektiğini düşünmeye başladı. Bırakın komünistliği, Hobsbawm Yeni İşçi Partisi’ne ilham verecekti:  İşçi Partisi liderlerinden Neil Kinnock görüşlerinin alıcısı oldu, Tony Blair de icraata döktü. Gerçi Hobsbawm sonradan Blair’den duyduğu hayal kırıklığını, ona “pantolonlu Thatcher” lakabını takarak dile getirecekti.

Richard J. Evans Guardian’daki makalesinde Hobsbawm’ın tarih çalışmalarının saf bir Marksizm içermediğini de savunuyor. Yazar, Hobsbawm’ın Marc Bloch gibi Fransız Annales dergisi etrafında birleşen tarihçilerden etkilendiğini kaydediyor. 1962 tarihli Devrim Çağı ve onu izleyen Sermaye Çağı ile İmparatorluk Çağı kitaplarında Annales’in etkisinin açıkça görülebildiğini söyleyen Evans, Marksizmin Hobsbawm’ın eserlerine insicam ve strüktür kazandırdığını teslim etmekle birlikte, olgusal gerçeklere olan tutkusunun ideolojiye ağır bastığını söylüyor ve “Ne entelektüel ne de tarihçi olarak asla propaganda yapmadı” diyor.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar