Dünyanın Gidişi (22): Venezüela dersleri – Latin Amerika solu ve emperyalizm

Latin Amerika solu üzerine, Venezüela’dan hareketle bugünkü yayına hazırlandığım sırada, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü eski Başkanı İlhan Uzgel hocanın “Venezüela tipi anti-emperyalizm mümkün mü?” başlıklı yazısıyla karşılaştım dün. O da bu yayının başlığına yakın bir cümleyle giriş yapıyordu yazısına ve “Venezüela vakası, küresel sistemin işleyişi, sol siyaset ve Türkiye açısından birçok derslerle dolu,” diyordu. Venezüela’daki gelişmeleri izlerken, görmemiz gerekenin “bir ekonomik ve anti-emperyalist model denemesinin başarısızlığa uğratılması ve bunun küresel sistem için anlamı” olduğunu söylüyor Uzgel. “Kapitalizmden tam bir kopuş gerçekleştirmeyen, içeride devletçi, dışarıda ise Rusya ve Çin’e dayanan anti-emperyalist arayışlara” dayandığını söylediği bu modelin neden başarısızlığa mahkûm olduğunu anlatıyor. Ayrıca Venezüela vakasının “Türkiye’de, özellikle de Erdoğan yönetimi tarafından algılanış ve sunuluş şekline yönelik itirazını” da gerekçelendiriyor. Mutlaka okumanızı öneririm.

Benim de, bugün anlatacağım hikaye 20 yıl önce Venezüela’da başlamıştı, şimdi de yine orada nihayetine ersin isteniyor.

1998’de Hugo Chávez’in Venezüela’daki başkanlık seçimlerini kazanması, Latin Amerika’da 2000’lerin ilk 10, hatta 15 yılına damgasını vuran sol iktidarlar döneminin işaret fişeği oldu. 

2003’te Brezilya’da Lula da Silva’nın liderliğinde İşçi Partisi, Arjantin’de de Nestor Kirschner’in liderliğinde Adaletçi Parti iktidara geldi. Onları 2004’te Uruguay’da Tabare Vazquez liderliğinde Geniş Cephe koalisyonu izledi. Aynı yıl Panama’da da Demokratik Devrimci Parti iktidar olmuştu. Sonra 2005’te Bolivya’da Evo Morales’in Sosyalizme Doğru Hareketi kazandı seçimleri. Sol iktidarlar trendi 2006’da Şili’de Michelle Bachelet’le, 2007’de Nikaragua’da Daniel Ortega ve Ekvador’da Rafael Correa yönetimleri ile devam etti. El Salvador’da, Peru’da, Guatemala’da, Paraguay’da, Dominik Cumhuriyeti’nde, Kosta Rika’da… Halklar tercihlerini kendisini sosyalist, sol ya da merkez sol olarak tanımlayan partilerden yana koyuyordu.   

New York Times gazetesinin Latin Amerika muhabiri Larry Rohter, 2005 yılında Vazquez’in Uruguay’daki seçim zaferi ardından bu sol iktidarlar silsilesine “pembe dalga” adını taktı. Eskiden solcular için kullanılan kızıl tabirinin bu yeni solcuları anlatmadığını düşünmüştü Rohter; çünkü geçmişteki örneklerinden farklıydılar, daha pragmatik, daha ılımlıydılar ve dolayısıyla kızıl değil pembe olmalıydılar. 

İşte bu pembe dalga zirvesindeyken Latin Amerika nüfusunun dörtte üçünü, 350 milyon kişiyi etkisi altına almıştı.

Bu noktada bir parantez açıp bu sol yönetimlerin bir örnek olmadığını, örneğin Şili, Brezilya ve Uruguay’daki icraatı Avrupa sosyal demokrasisiyle karşılaştırılırken, Bolivya, Venezüela, Ekvador’daki yönetimler için kıtanın daha radikal sol geleneğinden beslendiklerinin ve/veya popülizme yaslandıklarının söylenegeldiğini hatırlatayım. 

Uyguladıkları reçeteler tıpa tıp aynı olmamakla birlikte 2000’li yılların başında yükselişine, şimdilerde ise düşüşüne tanık olduğumuz bu sol hareketlerin yine de bazı ortak özelliklerinden söz etmek mümkün. Şöyle özetleyebiliriz başlıca unsurları:

Eşitlik ve adalet vaatleri ile özel sektörün kurumsallaştırılması veya kamulaştırma, devlet gelirlerinin sosyal programlar aracılığıyla yoksul kitlelere dağıtılması; birtakım sosyoekonomik hakların anayasal güvenceye alınması, ABD’ye ve IMF gibi uluslararası finans kurumlarına bağımlılığın azaltılmaya hatta hepten koparılmaya çalışılması.

Venezüela’dan örnek verecek olursak, Chavez’in iktidardaki ilk 10 yılında petrol gelirleri gıda ve barınmadan başlayarak en temel ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yoksullara hizmet olarak dağıtılıyor, sağlık ve eğitim hizmetleri parasız hale getiriliyor, yerlilerin hakları anayasada tanınıyordu. Bu dönüşüm küresel gelişmişlik endekslerine de yansıyor, yoksulluk ve işsizlik oranları düşüyor, çocuk ölümleri azalıyor, kişi başına düşen milli gelir artıyor… Dolayısıyla yoksullar arasında, alt sınıflarda daha iyi bir gelecek beklentisiyle birlikte umut ve iyimserlik de artıyordu. Bu arada bütün bunlara fonda eşlik eden anti-emperyalist, anti-Amerikan söylem olduğunu unutmamalı. Ama yine hatırlatalım anti-emperyalist retorik Venezüela, Orta Amerika ve Karayip ülkelerinde daha güçlü iken, Brezilya gibi küresel iktidar ilişkilerinde daha merkezî bir rol almak isteyen bir ülkede daha düşük tonda seyretti.

İşte pembe dalga yükselirken, sol hareketler epey de alkışlanan başarılara imza attılar, bir-iki hatta üç ve dört dönem üst üste seçilenleri oldu ama özellikle son dört beş yıldır gerilediklerine ve sağın yükselişe geçtiğine tanık oluyoruz. 

Arjantin’de merkez sol Zafer Cephesi koalisyonu 2015’te Mauricio Macri liderlğindeki sağ-kanat ittifaka kaybetti iktidarı. Brezilya’da Lula ile başlayıp Dilma ile devam eden 13 yıllık İşçi Partisi yönetimi Dilma’nın 2016’da görevden azliyle kapandı ve 2018 sonunda da Brezilyalı seçmen aşırı sağcı lider Bolsanaro’yu iktidara getirdi. Tam da Küba devriminin 60. yıldönümü sıralarında.

Muhalif sol kimliğiyle tanınan Amerikalı entelektüel Noam Chomsky, solun düşüşüyle ilgili olarak 2017 baharında verdiği mülakatta bakın neler söylüyor:

“Somut başarılar elde edildi. Ama solcu hükümetler ellerine geçen fırsatı sürdürülebilir ekonomiler yaratmak için kullanmayı başaramadı. Venezüela, Brezilya, Arjantin ve diğerleri, hepsi de yüksek emtia fiyatlarına güvendiler. Oysa bu geçici bir durumdu. Fiyatlar, örneğin petrolün, soyanın vs. fiyatları büyük ölçüde Çin’in büyümesine bağlı olarak yüksek seyrediyordu. İmalatla, tarımla sürdürülebilir bir ekonomi geliştirmek yerine ham madde ihracatıyla yetindiler. Örneğin Venezüela’nın petrole bağımlılığını azaltması ve tarım zengini bir ülke haline dönüşme potansiyeli var ama bu kullanılmadı. Bu durum bir kalkınma modeli olarak sadece başarısızlığa mahkûm değil, aynı zamanda tehlikeli de. Örneğin Çin’e buğday ihraç edip, karşılığında işlenmiş ürün satın alıyorsunuz. Bu da imalat sanayinizin altını oyuyor. Bütün bunların üstüne de muazzam bir yolsuzluk yaşanıyor. Geçmişten bugüne sürekli halkı soyan, aşırı yolsuz elitlerin arasına katıldılar ve itibarlarını kaybettiler. Tepki doğdu.”

Chomsky bu mülakatında özellikle Brezilya İşçi Partisi’nin yolsuzluklarından örnek vermişti. Haklı çünkü öyle böyle değil: Lula da Silva’nın hapse girmesi Dilma Rousseff’in de görevden azledilmesine yol açan Brezilya’daki yolsuzluk dalgası, Peru Devlet Başkanı Pablo Kuczynski’nin görevinin sona ermesine, eski Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa hakkında yolsuzluk soruşturmasının açılmasına kadar uzanmıştı. 

Solun düşüşünde petrol ve emtia fiyatlarının düşmesi, ekonomik büyümenin yavaşlaması etkili oldu. Deniz bitiyor, dağıtılacak rant azalıyordu. Profesör Uzgel’den alıntılarsam, “Bu noktada sosyalist model denemesinin, ABD yaptırımlarına ve dolarla belirlenen petrol fiyatlarına bağlı olması da zaten kendi içinde yeterince ironiyi barındırıyor.”

Birçok uzman Latin solunun zaaflarının başında kapitalizmden tam bir kopuş gerçekleştirmeden –hatta Arjantin, Şili, Brezilya ve Uruguay’da serbest pazar ekonomisi ile Batı Avrupa’nın refah devleti modelinin harmanlandığı söylenebilir- meşruiyetlerini büyük ölçüde rantın halka dağıtılması üzerine kurmuş olmalarını sayıyor. Buna, mevcut kurumların kadrolaşma ile ele geçirilmesini, yahut kadrolaşılamayan kurumların icabında demokratik olmayan yöntemlere başvurularak baypas edilmek istenmesini ve bu arada yolsuzluğun iktidar çevresinde kurumsallaşıp kendi oligarşisini yaratmasını da ekleyince, mızrak dış güçler ve emperyalizm çuvalına sığmaz olabiliyor. 

Bu yıl Latin Amerika’da önemli seçimler düzenlenecek ve bölge siyasetine de muhtemelen seçim sonuçlarına da Venezüela’daki gelişmeler etki edecek. 

Bu seçimlerden ilki pazar günü pembe dalgaya 10 yıl önce katılan El Salvador’da düzenlendi bile. Devlet başkanlığını, iktidardaki sol partiden ayrılıp sağ kanat bir ittifakın desteğiyle yarışa katılan ve yolsuzlukla mücadele vaadi belli ki halkta yankı bulmuş olan 37 yaşındaki genç siyasetçi Nayib Bukele kazandı. 

Kayda değer bir başka seçim Arjantin’de düzenlenecek. Pembe dalganın önde gelen temsilcilerinden, solun yürüyüşünü eşinden devraldığı iktidarla sürdüren Cristina Fernández de Kirchner, yine yolsuzluk suçlamaları arasında koltuğunu neoliberal politikalara hızla geri dönüş yapan Mauricio Macri’ye kaptırmıştı. 27 Ekim’de buradaki seçim.

Aynı gün Uruguay da seçime gidiyor. Bakalım iktidardaki solcu Geniş Cephe koalisyonu iktidarını koruyabilecek mi? Pembe dalgaya 2005’te katılan Uruguay’da, 2005-2014 yılları arasında yoksulluk oranı yüzde 40’tan yüzde 12’lere geriledi; Uluslarası Şeffaflık Örgütü’ne göre Latin Amerika’da yolsuzluğun en az olduğu, en şeffaf ülkesi ve ABD merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’un açıkladığı 2018 Dünyada Özgürlükler Raporu’nda –hatırlayacaksınız Türkiye kısmen özgür ülkeler kategorisinden, özgür olmayan ülkeler kategorisine gerilemişti- Uruguay sivil ve siyasi özgürlükler açısından en iyi ülkeler arasında yer alıyor. 

Ertelenmezse 27 Ekim’de Bolivya da seçime gidecek. Latin Amerika’nın en uzun süredir iktidarda olan lideri unvanına sahip olan Devlet Başkanı Evo Morales, dördüncü dönem de iktidarda kalmak için 2016’da referanduma gitmiş ama halktan onay alamamıştı. Bu durumu kabullenmedi ve bir yıl sonra yüksek mahkemenin yardımıyla Morales’in 2019’da tekrar aday olmasının önü açıldı. ABD’nin Latin Amerika’da epeydir yaptırım uygulamakta olduğu, Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın da kâh “terör üçgeni” kâh “üç tiranlar” olarak nitelediği Küba, Venezüela ve Nikaragua’ya siyaseten en yakın ülke Bolivya ve onlarla birlikte Washington’a kafa tutan, anti-emperyalist söyleme en sık başvuran bölge ülkesi Bolivya. 

ABD’nin Venezüela’da rejim değişikliği için bastırdığı bir sırada, farkındayım, Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi kapıyı kilitlemeden evden çıkana fena yüklendim, “E hırsızın hiç mi suçu yok?” diye soranlar için de ayrı bir yayın yapacağım artık mecbur. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar