Sabun Köpüğü (1): Kadın kentler

Sabun Köpüğü’nden merhaba…

Yıllar önce Açık Radyo’da yaptığım bir programın adıydı bu. Yıllar önce bir konukla böyle başlardım programa. Şimdi ise Medyascope’tan sizlere aynı başlıkla sesleniyor olmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Evet, Sabun Köpüğü’nden merhaba…

Sabun Köpüğü dediğime bakmayın. Tıpkı Açık Radyo’da olduğu gibi burada da gündeme dair olup bitenleri daha farklı bir dilden ve olabildiğince farklı bir perspektiften bakarak sizlerle buluşmaya çalışacağım. 

Ekrem İmamoğlu, pazartesi günü kültür insanları ve sanatçıları bir araya getirerek 1 Nisan’da bizlerle buluşursa nasıl bir belediyecilik anlayışı ile gündeme geleceğini tartıştı. 

İyi de yaptı. 

Kendisinin Beylikdüzü’ndeki deneyimlerinden yola çıkarak yaptığı İstanbul vurgusu son derece önemliydi. Bir kıymeti insanlara kıymet vererek taşıdığınızda onlardan gelenin de kıymetli bir cevap olduğunu vurgularken elbette çok önemli bir olguya da parmak bastı. İyi işlerin herkes için olduğuna. Ve elbette burada sanata yaptığı gönderme de çok önemliydi. Sanat herkes içindir.

Kitap, müzik, konser, tiyatro… Beylikdüzü’nde yaptıkları caz festivalinden bahsederken o güne kadar caz müziği dinlememiş insanların yerel Anadolu dans figürleriyle caz müziğine nasıl eşlik ettiklerini ifade etti İmamoğlu; o zaman biz salondakilere ya keşke demek düştü. Ya keşke ne!

Ya keşke sanat bu kadar dolaşımda olabilse. Ya keşke bu kadar yanlış yapılmamış olsaydı. Ya keşke ilk etapta sanat ve kültür bu kadar insana yabancılaştırılmasaydı.

Bugün sanatın, kültürün, sanatçının, akademisyenin, okuyan yazan ve düşünenin son derece itibarsızlaştırıldığı bir süreçten geçerken, sanatın aslında herkes için her daim sağaltıcı bir güç ve şifa kaynağı olduğunu politik bir kimlikten dinlemek apansız yakalandığımız bir derinlik sarhoşluğu gibiydi. 

İmamoğlu’nun aktardıklarının bir bölümünü hazır 8 Mart’ı çok yeni geride bırakmışken başka türlü okudum. Geleneksel bir şiddet biçimiyle sonlandırılmaya çalışılmış bir 8 Mart, daha bir hafta öncesinde yeni hususlara gebe bir biçimde eşikte beklerken, şu husus önemliydi. 1 Nisan’da bizleri nasıl bir kent bekliyor? 

Toplantıda bize uzanan mikrofona söylemediğimi burada ifade etmeye çalışayım:

Kadın gibi yaşadığımız bir kent… kadın bir kent özlemi içersinde olduğumuzu burada yinelemekte fayda görüyorum. Her ne kadar İstanbul’un 961 mahallesinde kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve gençler için somut adımların atılacağı Mahalle Evleri’nden bahsedilmişse de ben yine de bunun denmesinde bir sakınca görmüyorum: Bir Kadın Kent…. İsteğimiz böylesi bir kenttir.

Kısaca eşit bir biçimde buluşabileceğimiz, adil ve özgürce yaratacağımız bir kent. Hoşgörünün sözde kalmayacağı, hayatın ta merkezinde olacağı bir ‘diyarlardan diyar’ beğen hali. Şeffaflığın bütün somutluğuyla aramızda dolandığı, ortak dilin terminolojide değil, toplantılarda değil, kapalı kapıların loş sessizliğinde değil, dil olarak aramızda cümleten cümlelerde, hakikaten sözcüklerde kendini var ettiği bir yaşam hali. 

Bir kültür başkenti yaratırken aynı zamanda tüm somutluğuyla da bir ana kara yaratma düşünden bahsediyorum…

Buradan girmişken hemen çıkmayalım, burada kalalım…

Sevgili kadınlara küçücük bir mesajım var onu da ileteyim; dünyanın en önemli kadın hareketine tanıklık eden bir ülkeyiz. İki yüz yıl öncesinden devraldığımız yoğun miras tarihsel olarak bakıldığında çok yeni aslında. Aslında bu son derece güçlü bir damar da.

O yüzden 8 Mart’ta yaşanan ve ezanla bağlantılanan olayı, bir post truth (hakikat ötesi) manevrası olarak görelim. Lütfen bu devasa yürüyüşün üzerine (sadece 8 Mart 2019’dan bahsetmiyorum iki yüzyıllık bir çabadan bahsediyorum) düşürülmeye çalışılan gölgeyi açığa çıkarmanın yollarının açığa çıkartılmaya çalışmasıyla uğraşmayalım. Çağımızın “yalan söyle, karşındakine yapıştır, olsun bitsin” halindeki tutumuna karşılık enerji tüketmeye değmez. 

Bu varsayımdan yola çıkarak o günkü yürüyüşü gölgelendirmeye çalışanların temel dileği de bu zaten.

Oyalanmamız… Bunu istiyorlar. Zaman kaybetmemizi istiyorlar. 

Ama o öyle değil bu böyle diyerek sadece zaman kaybediyoruz. Bu taciz sadece o ana ait bir taciz değil. Yekpare bir taciz. Bunu net bir biçimde görmek gerekiyor.

Yapmamız gerekense yürümeye devam etmektir. 

Lütfen işimize bakalım. Lütfen yalanlarla zaman harcamayalım. 

Kent, yeryüzü düşümüzle birlikte kendimiz olabilmenin ışığında coşkulu bir sakinlik, heyecanlı bir dinginlik ve enerji dolu bir bilgelikle yolumuza devam edelim.

Ama şunu da bilerek elbette…

Neyi mi? 

2000 yılında yaptığım bir radyo programına şöyle başlamışım:

“Aşmamız gereken çok şey vardı, aşılması en zor olanlarından mıydı emin değilim. Tayyörlerimizi giyip ya da tayyörün sembolize ettiklerini takıp takıştırıp sonra dosdoğru işyerlerine gittik. Kafamızda kadınlık rollerinin eski izleri, yeni bir belleğin bizi vardırabileceği o uzak noktaları keşfe çıktık ya da çıkar gibi yaptık. Hayatlarımızın yap-boz haliyle, rollerimizin evlerin içindeki yeni ve daha ağır bedelli olanlarıyla tanışmaya başladık. Derken tam da makul vatandaşlar olacaktık ki, yan odadaki amirimiz, sokaktaki polis, diğerleri, diğerleri, diğerleri ve sonra diğerleri çıktı karşımıza. Ardı arkası kesilmiyordu. Yaşam alanlarımızdaki taciz… Şiddetin binbir rengi…”

Ve bugünden oraya bir söz gitsin: Ama bundan böyle bu biçimde olması gerekmiyor.

İstersek, hepsi değişebilir. İstersek…

Sabun Köpüğü’nden sevgiler ve saygılarla.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar