Açık Oturum (186): CHP neden kazandı, AKP neden kaybetti? – Konuklar: Melda Onur, Yüksel Taşkın ve Tanju Tosun

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Programın tam metni:

Yayına hazırlayan: Tania TaşçıoğluA

İrfan Bozan: ‘’CHP neden kazandı, AKP neden kaybetti?’’ İyi akşamlar. Medyascope.tv Açık Oturumu’nda, bu sorulara yanıt arayacağız. Yanıt arayacağımız isimler ise, İstanbul stüdyosunda Prof. Yüksel Taşkın, eski CHP milletvekili Melda Onur ve Skype bağlantısıyla yayınımıza katılan ve kendisi şu an İspanya’da seyahatte olan Ege Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Dr. Tanju Tosun’la. Hepiniz hoş geldiniz.

Melda Onur: Hoş bulduk.

Tanju Tosun: Hoş bulduk.

Bozan: Sedat Pişirici’nin şehir dışında olması nedeniyle bu programı ben sunacağım. Aslında normalde seçimler yapılır, sonuçlar çıkar, siyaset bilimcileri ve siyasete yakın isimlerle seçim sonuçları konuşulur. Ancak biz Türkiye’de henüz bu aşamaya pek gelemedik gibi. Biz ona rağmen konuşacağız. Çok merak edilen konu İstanbul seçimleri. Ekrem İmamoğlu’nun hâlâ “kazandı” ilan edilmemesi, hatta moda deyimle, mazbatasına bir türlü ulaşamaması. Çok uzatmadan, İstanbul seçimlerinde şu neler oluyor, son bir bilgi vereceğim Maltepe’de 1080 sandığın sayımı bekleniyordu. Bunun 363’ü sayıldı. Çok az ekip sayıyordu. Muhalefet ekip göndermiyordu, direniyordu. Son gelen bilgiler, muhalefetin ekip göndermeye başladığı, sayıma katıldığı…

Yüksel Taşkın: ‘’Cumhur İttifakı’nın…

İrfan Bozan: Pardon, özür dilerim “iktidarın”. MHP ve AKP’nin üye vermemesi nedeniyle oylar sayılamıyordu. Ve nihayet bu sayım, bu hızla devam ederse Pazar gecesi bitmesi tahmin ediliyor. Ondan sonra YSK, İstanbul için artık net bir sonuç açıklayacak. Ondan sonra da YSK’nın önünde iki madde var; Büyükçekmece ve İstanbul seçimlerinin iptali, tekrarına ilişkin. YSK da bunu karara bağlayacak. Dolayısıyla, önümüzdeki Pazartesi biraz daha durumun netleşmesini bekleyebiliriz. Söyleyeceklerimiz şimdilik bu kadar.

Şimdi asıl konumuza gireceğiz. Evet, ‘’CHP neden kazandı, AKP neden kaybetti’’ dedik? Oysa genel oranlara bakıldığında, Cumhur İttifakı’nın ciddi bir üstünlüğü var ama başka bir şekilde bakıldığında aslında durum çok da farklı. Hemen şu an ekrana bir tablo gelecek mesela. Bu tabloda Türkiye’nin en büyük 10 ili var. Daha önce bu tabloda, Cumhuriyet Halk Partisi’nin sadece bir ili vardı; İzmir. Ama şu anda Türkiye’nin ilk en büyük 10 ilinin 6’sı, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından yönetilecek. Kuşkusuz, burada diğer muhalefet partilerinin Cumhuriyet Halk Partisi’ne verdiği destek de söz konusu. Peki, biraz daha derinleşelim. Rakamsal olarak ifade ettiğimizde, Türkiye nüfusunun 39,7 milyonunu Cumhuriyet Halk Partili belediyeler yönetecek. AKP ise 32 milyonu yönetecek. MHP 4,5 milyon, HDP ise 5,4 milyon. Rakamsal olarak bakıldığında, büyükşehirlerde ciddi bir CHP üstünlüğünden bahsetmek mümkün. Zaten haritaya bakıldığında da Türkiye’nin batısı, sanayinin, turizmin başkentleri -ki özellikle İstanbul’da kazandı varsayıyoruz- CHP’nin bir kazanmışlığından bahsedebiliriz.

Son olarak da bütçeleri konuşacağım. CHP, il belediyeleri bazında bakıldığında, yıllık 55 milyar liraya hükmedecek. AKP ise il bazında 20 milyar TL’ye hükmedecek. Dolayısıyla, AKP’nin aslında yönetmeyi planladığı illerin, 15 büyük şehrin toplamı, İstanbul’un bütçesine ulaşmıyor. Ortada şöyle bir durum var: Evet, Cumhuriyet Halk Partisi diğer muhalefetin desteğiyle bu seçimlerden başarılı çıktı. Bu nasıl oldu? 9 ay önce 24 Haziran seçimlerinde, Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir yenilgiden bahsediliyordu,. CHP’nin bir başarısızlığından bahsediliyordu. 9 ay sonra işler tersine döndü. İşte bu soruya yanıt arayacağız. Öncelikle sözü uzağa vereceğiz. Tanju hocam?

Tosun: Evet.

Bozan: Bilmiyorum katılır mısınız, az önce rakamsal ifadelerde bulundum. ‘’Bu seçimin ciddi kazananı Cumhuriyet Halk Partisi’dir’’ dedik. Seçimin gözde iki yeri, Ankara ve İstanbul’u aldı. Peki, soru şu: CHP bunu nasıl başardı?

Tosun: Cumhuriyet Halk Partisi’nin 31 Mart’ta bir başarısından çok net olarak söz etmek mümkün tabii ki. Genel anlamda, parti sistemi bağlamında düşündüğümüzde, benzer bir başarının MHP için de olduğunu da eklemek gerekir. Cumhuriyet Halk Partisi 24 Haziran’daki oy oranları üzerinden senaryolara dayalı bir simülasyon yapmış. Cumhuriyet Halk Partisi 24 Haziran’daki oy oranlarına göre tek başına bu seçime girseydi, Türkiye’nin 81 ilinde kaç belediye başkanlığı kazanabilirdi? Sadece ve sadece, 6 ilde belediye başkanlığını kazanabilir görünüyor idi. Fakat ortaya çıkan tabloda, Cumhuriyet Halk Partisi’nin, 21 ilde belediye başkanlığını kazandığı anlaşılıyor. Büyükşehirler örneğinde bakıldığında, yaklaşık olarak 24 Haziran’daki oy oranlarını alsaydı, sadece 4 büyükşehirde belediye başkanlığını kazanması mümkünken, 11 büyükşehirde belediye başkanlığı kazanmıştır. 30 büyükşehir dışındaki illere bakıldığında, 51 ilin sadece ikisinde kazanabilecekken, 10 ilde, o 51 büyükşehir dışındaki 51 ilin, 10 tanesinde de kazanmış. Dolayısıyla, Cumhuriyet Halk Partisi açısından, sonuca odaklandığımızda net olarak bir başarıdan söz etmek mümkün.

Tabii bu başarının arka planında yatan dinamikleri anlayabilmek için süre henüz erken. Çünkü bu başarının ardında, yapılan ittifaklar mı var, onun da ötesinde, seçmen tercihlerinde, geçmişte farklı partilere veren fakat tercihini değiştiren seçmenlerin tercihleri mi var, mikro sonuçlar daha netleşince, o konuda ayrıntılı değerlendirme yapılacak. Fakat şunu net olarak söylemek gerekir: Cumhuriyet Halk Partisi’nin 24 Haziran’da aldığı oylarla, İYİ Parti, artı HDP oylarını yan yana koyup topladığımızda dahi, özellikle, İstanbul, Ankara, Bursa, Adana gibi illerde, Cumhuriyet Halk Partisinin kazanması mümkün değildi.

Buradan şuna gelmek istiyorum: 24 Haziran’da tercihte bulunmuş, Adalet ve Kalkınma Partisi ve MHP’ye oy vermiş, Cumhur İttifak’ı içinde seçmenin bir kısmının, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, Millet İttifakı’nın adayına oy verdiği net olarak görülüyor. 24 Haziran sonuçlarını Ankara’da blok olarak düşündüğümüzde, CHP, İYİ Parti, HDP oylarının toplamı ile Cumhur İttifakı’nın oylarının toplamı arasında 7 puanlık bir fark vardı. Bu fark kapanıyor, üstüne 2 puanlık bir üstünlük çıkıyorsa, dediğim gibi, mutlaka 24 Haziran’da AK Parti ve MHP’ye oy vermiş seçmenden bir geçiş söz konusu. 24 Haziran’da, İstanbul örneğinde de 2 puanlık bir fark vardı, burada da bir geçiş söz konusu.

Bursa örneğini düşünelim; Bursa da çok ilginçtir, yani pek bu yönde tartışılmıyor ama 24 Haziran’da, 12 puanlık bir fark vardı Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı oyları arasında. Bu fark 2 puana düşmüştür. Dolayısıyla Bursa’da da çok net bir biçimde, Cumhur İttifakı seçmeninden, Millet İttifakı seçmenine, dolayısıyla CHP’ye bir kayış söz konusu. Burada tabii Cumhuriyet Halk Partisi’nin başarısında, belirlemiş olduğu büyük kentlerdeki adaylar, bu adayların kampanya sürecindeki performansları, Cumhuriyet Halk Partisi’nin, özellikle kampanya sürecinde toplumla kurmaya çalıştığı bu bağda, doğrudan doğruya Türkiye seçmeninin özlemi olan bir takım temaları öne çıkarması, Cumhuriyet Halk Partisi’ne ilişkin, en azından negatif algının bir miktar kırılmasına, hatta ‘’Cumhuriyet Halk Partili adaylar da başarabilir’’ şeklinde bir algının yerleşmesine neden olmuştur kanımca. Başarının ardında ilk etapta dikkat çeken bu hususlar.

Bozan: Hocam çok teşekkürler. Melda Hanım, size sormak istiyorum. Sizin milletvekilliği yaptığınız dönemde Cumhuriyet Halk Partisi böyle bir sıçrama gerçekleştirememişti. Peki, bu sefer ne farklıydı?

Onur: Bunun tek bir cevabı yok aslında. Çoklu cevabı var. Ama şöyle ikiye bölersek; bir, yüksek siyaset anlamında bir cevap verebilirim. Bir de, yerel seçimlere özel, yüksek siyaset anlamında şunu söyleyebilirim: İktidarın beka söylemi ve sanki bu bir genel seçimmiş gibi tavır alması, seçmende karşılık bulmadı. Bulmayacaktı da. Bunun böyle olacağını görünüyordu. Yani kendi seçmeni beka meselesini, komplo teorilerini çok fazla algılayamadı. Kaldı ki, ciddi bir ekonomik krizin içine girilmiş vaziyette. Bir yorgunluk… Ayrıca şu da çok önemli oldu: Cumhuriyet Halk Partisi’nin en büyük korkusu, 24 Haziran’dan sonraki küskün, boykotçu seçmendi. Sandığa gitmek istemeyen çok ciddi oranda bir seçmen vardı. Bu seçmenin sandığa tekrar gelmesinin sebebi, karşı tarafın, gerek Cumhurbaşkanı’nın, gerek İçişleri Bakanı’nın kullandığı şiddet dili. Bunlar bu taraftaki seçmeni etkilemiş olabilir.

Bunun dışında tabii adaylar önemli. Yerel açıdan bakıldığında da, bence birçok büyükşehirde doğru adaylar vardı. Şunu söyleyeyim, ilk anda Adana’dan emindim. Çünkü Adana Belediye Başkanı’nı şu an çok iyi tanıyorum. Birlikte çalıştık Aladağ’da, bize çok desteği olmuştur bu yangın ve ertesinde. Antalya Belediye Başkanı’ndan emindim çünkü eskiden beri orada tanınan bilinen bir isim. İzmir zaten belliydi. Ankara zaten çok emin olduğumuz bir isimdi. İstanbul’un çok başarılı çıkacağından emindim. Sadece, hep söylediğim şuydu: ‘’Sandıktan çıkartmak istemeyeceklerdir.’’ Bu lafı hep ettim. Yani sonuçta da görünen o…  

Bozan: Şu anda sandıktan çıktı…

Onur: Yani ‘’Kazanır ama sandıktan çıkartmamaya çalışacaklardır’’ dedim. Yani olacağı bu. Tüm bunlar tabii doğru da. Bir de karşı tarafa bakalım. Bence, iktidar partisinin büyükşehir adayları çok yanlış adaylardı.

Bozan: Aslında bakıldığında, İstanbul adayı eski bir başbakan. Ankara ve İzmir adayları bakanlık yapmış adaylar.

Onur: Şöyle söyleyeyim: Ünlü bir isim her zaman iş yapmaz. Bu şuna benziyor: Bazen çok ünlü isimlerin filmleri de iş yapmaz. Kaldı ki, ün konusunda doğru bakarsak, aslında AK Parti’de tek ünlü isim var, diğerleri değil. İnsanlar Cumhurbaşkanı’na oy veriyorlar. Ama yerelde, şöyle bir hal de olduğunu düşünüyorum ben: Cumhurbaşkanı’nın çok güçlü duruşu, AK Parti seçmeninde, “Nasıl olsa reis orada, ne olacak. Zaten başımızda. Bir şey olursa o müdahale eder zaten” algısı var.  E, Binali Yıldırım hiçbir şey yapamadı. Binali Yıldırım nasıl bir kampanya yaptı ki sizce? Güldü, fıkra anlattı, dönerciye gitti yedi, bir şeyler yaptı. Vereceği hiçbir şeyi yoktu. Hiçbir mesajı yoktu Binali Yıldırım’ın. E, öbür tarafta baktığınızda, Kayseri gibi, FETÖ’den tozu dumanı atılmış bir ilin ve şaibeli bir döneminin belediye başkanını getirip Ankara’ya koyuyorsunuz. Yani bu belediye başkanı, bu bakış açısıyla, AKP içerisinde çok da vicdanlarda aklanmış bir belediye başkanı değil.

Bozan: Ki bu yönde tartışmalar da yaşadılar.

Onur: Tabii ki. Tutmayacağı da belliydi. Zaten İzmir’de hiçbir şansı yoktu Nihat Zeybekçi’nin. Dediğim gibi, doğru adaylar ve karşı tarafın biraz da beka sorununu fazla ön plana çıkarması.

Bozan: Ve muhalefeti konsolide etmesi.

Onur: Tabii. Çok konsolide etti.

Bozan: Aslında Erdoğan hep kendi kitlesini konsolide ederdi, başarıyı getirirdi. Bu sefer tersini yaptığını düşünüyorsun.

Onur: Herhalde kendi kitlesinde de bir konsolidasyon sorunu vardı. Bunu çok zorladı. Çünkü sonuçta ne olursa olsun, Cemaatle ayrışma, KHK’lar ,ekonomik sıkıntılar , şunlar bunlar… Bir şekilde orada yontulmalara bir sebebiyet veriyor.. Artık eskisi gibi AK Parti bir blok değil. Giderek zayıfladı. Zaten partiyle bağlarının giderek koptuğunu biliyoruz. Orada bir konsolidasyon yaratırken, bu tarafta da yarattı. Bir de, bu tarafın, bence bu ittifak ve destek kompozisyonu çok iyiydi. CHP ve İYİ Parti İttifakı çok doğrubir ittifaktı. İlk elden eleştirilmekle birlikte, ben yine de çok doğru buluyorum. HDP’nin bunun içinde olmaması, doğruydu. Bu, hem HDP seçmeni açısından doğruydu, içine sindiremeyebilirdi. Hem bu taraf açısından doğruydu. Ama HDP ve özellikle tabii Selahattin Demirtaş’ın son anda çıkışı – hakikaten ben çok eskiden de söylerdim, hâlâ da söylüyorum, kendisi solda bir liderdir. Lider adayıydı o zaman da- doğru bir şey yaptı.

Bozan: Seçime birkaç gün kala “Gerekirse taş basın yüreğinize ama mutlaka oy verin” mesajı.

Onur: Tabii, çok önemliydi, o, belirleyici oldu. Saadet Partisi’nin ittifaktan ayrı durması da önemli oldu. Çünkü AK Parti seçmeninden, Saadet Partisi’ne kayışlar oldu. Ha çok mu büyüktür, değil. Ama…

Taşkın: %1 civarında. Az değil toplamda.  

Onur: Az değil. Bakın şimdi, AK Parti’nin eğer 15 bin oya ihtiyacı vardıysa, belki o 15 bin Saadet Partisi’ne gitti. Tüm bunlar birbirine eklenerek, böyle bir sonucu ortaya çıkardı. Tabii burada, adayın hakikaten çok önemli olduğunu görmek gerekiyor. Kırklareli örneği; çok iyi bir belediye başkanıydı. Yani, aday gösterilmediğinde çok üzülmüştüm. Ama bağımsız olduğunu duyduğumda da, onun da kazanacağından, çok emin olduğum iyi bir adaydı. Aday gerçekten önemli yerel seçimlerde.

Bozan: Bu arada, Kırklareli’nde CHP aday göstermedi ama itirazlar sürecinde oraya milletvekillerini gönderdi. Hatta Grup Başkan vekili Özgür Özel gitti. Ben hatta oğluyla o dönemde konuştum; CHP’lilerin burada boy göstermesi çok işe yaradı, zira AKP ve MHP orayı abluka altına almış. Sonra işin rengi biraz değişti ve iş düzgün gitmeye başladı. Bu da İstanbul ruhuyla alâkalı bir durumdu galiba.

Onur: Evet, tabii. Şimdi, “acaba CHP’ye gelir mi tekrar?” diye konuşmuşlar ama az önce gelirken radyoda dinledim; “Hayır, ben bağımsız seçildim, bağımsız devam etmek istiyorum.” demiş.

Bozan: Onun için biraz sabredin. Bugün Kırklareli’nde Medyascope.tv ekibi vardı. Taze bilgilerle dönüyorlar. Yarın haberi yayınlanacak. Bu konuda sürpriz bir şeyler duyabilirsiniz.  

Onur: Öyle mi? Çok güzel. Dinleyelim bakalım.

Bozan: Hocam size dönmek istiyorum. Profesör Yüksel Taşkın, aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi, Parti Meclisi üyesi. Aslında içeriden. CHP bu sefer neyi yaptı da bu başarı geldi hocam?

Taşkın: Hatırlanırsa 18-20 saat süren parti meclisi toplantıları oldu adaylarla ilgili. Bir kısım adaylara itiraz ettim ben mesela. Başkaları onları uygun gördü. Genel merkezin bazı adayları kabul gördü, bazıları görmedi. Büyük bir olgunlukla bunlar yapıldı. Dolayısıyla, bir kere ortak akıl konusunda, -benim istediğim kadar bir düzeyde olmasak bile- HDP dahil diğer partilerden çok daha ilerideyiz bence. Bu tespitte bulunayım.

Bozan: O 60 kişilik parti meclisi…

Taşkın: Bir tek o değil. Mümkün olduğu kadar halkın nabzını tutmaya dönük bir çaba oldu. Aslında ben CHP’nin de ötesinde, Türkiye toplumunun hiç hak etmediği bir yönetim tarzından silkelenerek uzaklaşmak için her fırsatı değerlendirdiğini ve kendi yaşadığımız sıkıntılar üzerinden değil de, tarihsel perspektifle bakarsak, %50+1 bir oya çok hızlı adapte olduğunu düşünüyorum. 7 Haziran referandum süreci, bu rekabetçi otoriter diyebileceğimiz rejimde muhalefetin diriliğini ve dinamikliğini koruduğunu gösteriyor. CHP de bunun orkestrasyonunu başarıyla yürüttü. Ben her programda söylüyorum; Bir tek CHP’ye mal edilemeyecek bir şey, ama CHP’nin de ittifak siyasetini doğru okuması ile alakalı bir şey olduğunu söylememiz lazım. Siyaset boşluk affetmiyor.

Şöyle düşünün; Bir genç için veya Türkiye’nin en değerli şeyinin demokrasi olduğu, yetişmiş insan gücü olduğunu bilen insanlar için, kesimler için AK Parti -ki bunların sayısı hiç de az değil, bu anlaşılıyor, kendimize bu anlamda güvenmeliyiz- giderek arkaikleşen, kendisini 3. ligden 4. lige doğru sürüklerken, ülkeyi de oraya götürmeye çalışanbir parti haline dönüşmüştür. En son İstanbul seçimleriyle ilgili tartışma, bunu bir kere daha göstermiştir. Dolayısı ile böyle bir iktidar, bu ülkeyi bir yere taşıyamaz. Geriye götürür. Burada bu kanalada defalarca şunu dile getirmiştim: ‘’Bu rejim değişikliği ile anayasal yetkilerin %75’inin bir tek kişiye devredilmesi, bu ülkeyi siyasal istikrarsızlıktan ve akabinde iktisadi krizden kurtarmaz. Bunun sonrası iktisadi krizdir’’ demiştik. Bu iktisadi krizin, küresel anlamda iktisadi saikleri, nedenleri yoktur. Tamamen siyasi krizle tetiklenmiştir. E, toplum bunu algılamıyor mu? Bu üslup Süleyman Demirel’e yakıştırılır ya, ‘’domates şu kadar’’… Ben alışverişe gittiğimde şok oluyorum hakikaten ve sıradan insanların yüzlerinin ne kadar asıldığını görüyorum. Bazen sosyal psikoloji çok önemlidir. Marketlerde, metrobüslerde çıkan kavgalara, tartışmalara bakıyorum. Sonuçta biz makam arabalarında değiliz. O AK Partililere has bir durum. O makam arabalarının buğulu camlarından artık realiteyi göremez hale geldiler. Gerçekten insanlar huzursuz. Dolayısıyla, tekrar etmek istemiyorum, burada söylenilenlerin çoğu çok değerli. Ama ekonomik krizin çok ciddi etkileri oldu. Sayılara bakmayın sadece. Çünkü bu seçimin ruhu, başta CHP olmak üzere muhalefetten yanadır,. Şunu unutuyor insanlar: Herkes rakamları eğip büker ya, e, devlet bunların elinde. Çünkü devlet-parti özdeşliği… Elimizden geldiği kadar, elimizdeki imkânlarla daha önce uyardık; Bu çağda, 21.yüzyılda devlet-parti özdeşliğine giden bir ülke burası. Bu bir çılgınlık. Dolayısıyla, parti-devlet özdeşliği üzerinden, devlet ellerinde, medya neredeyse tamamıyla ellerinde…     

Bozan: Tarafsız olması gereken bürokrasi, hatta güvenlik bürokrasisi…

Taşkın: Evet. Ve iktisadi aktörler tamamen çökmüş durumda. TÜSİAD bugün böyle bir şeyler mırıldanıyordu. Ben hazin hazin güldüm. Ne dediklerini anlamadım, çünkü bir şey söyleyemiyorlar. Böyle bir ortamda, psikolojik olarak bu zaferi kimse küçümsemesin. Ben bunları söyleyince naiflik eleştirisi alıyorum ama son derece gerçekçi olduğumu düşünüyorum. Bu toplumun ruhu, kendi demokrasisini, cumhuriyetini kurtarmaya çalışıyor ve çok çabuk adapte oluyor. O yüzden ben iyimserim.

Bir şeyi daha vurgulayayım: İktidar tarafının gerçeklerden uzaklaşması, hakikatten kopması, iki şekilde oluyor. Bir, basbayağı hakikat sonrası toplumu. Yani bunun Türkçesi “yalandır” yani. Kendilerini yalanlarla avutuyorlar. İkincisi de, realiteden uzaklar. Çünkü ortak akıl ve istişare diye bir şey kalmadı. Bakın, basit bir rakam vereyim. İstanbul’da sanıyorum 1 milyon 250 bin üyeleri var. İttifakın toplam aldığı oy 4 milyona yaklaşıyor. Yani örgüt de huzursuz olmalı ki, bu kadar ciddi bir sıkıntı yaşanıyor. 7 Haziran’dan sonra Türkiye’nin o karanlık, korkunç bombalamalarla dolu ikliminden dolayı 1 Kasım’da tutturulan şey, bu seçimde bunlara bir tembellik verdi. ‘’Ağustos böceği’’ misali, ‘’beka,’’ ‘’hain, bölücü’’ gibi işitmediğimiz hakaret kalmadı. Ve bu seçimde CHP’lilerden, Saadet’lilerden, İYİ Parti’lilerden, HDP’lilerden kaynaklanan tek bir vukuat yok. Bunlar o kadar germeye çalıştı ki. Ben seçim öncesi sessizliği ve yaptığımız bazı ölçümlerle, bu başarıyı alacağımızı görüyordum. Toplum aslında çok ciddi bir ders verdi, elindeki imkânlarla. Ve şu oldu İstanbul seçimlerinden sonra: Toplum, AK Parti’nin yenilebilir olduğunu gördüğü gibi, ne kadar hakikatlerden koptuğunu da görüyor. İstanbul seçimleri üzerinden dönen süreçte, cebir ve zor yoluyla ve hile yoluyla seçim elimizden alınır mı, bilmiyorum. Bunun olmaması için elbette mücadele ediyoruz. Ama şu var: Bu bir siyasal iletişim mücadelesiyse, biz bunu kazanıyoruz, insanlar bunu görüyor. ‘’Bizim AKP dediğimiz yapı bu mu yani?” diyorlar.

Hakikaten nereden ilerleyeceklerini bilmiyorlar. Çok ciddi hesaplama yapmadan bir Büyükçekmece tutturdular. Orada zaten bizim kayıt altına almaya çalıştığımız pek çok sıkıntı vardı. Belediye başkan adaylarının dâhil olduğu, baş aktörü olduğu sıkıntıları biz tespit etmişiz, oradan yol yürümeye çalışıyorlar. Dolayısıyla, şunu söylemeye çalışıyorum. Cumhurbaşkanlığı Danışmanlarından biri “Bunlar bu kadar oy alamaz” dedi. İşte bu kibir var ya bu kibir, niye bu kadar oy aldığımızı gösteriyor. Böyle giderlerse, Türkiye’nin birikimi…

Bozan: Bu sonuca inanamıyorlar ve bir sebebi vardır bunun

Taşkın: Biraz daha özeleştirisel bakalım; 94’te Erdoğan kazandığında, “Nasıl olur” denmiyor muydu?      

Bozan: ‘’Çöplerden oylar çıktı’’ denildi…

Taşkın: Yani bir ilahî adalet mi deriz, nedir, böyle garip bir durum var. 94’te bunlara yönelik üslubu bunlar almış, şimdi onu kullanıyorlar. O üslup da herkeste yoktu yani. Hiçbir siyasal sürece katılmayan bazı insanlar, “efendim hile var” diye dilekçe toplamaya çalışıyorlardı. Yani siyasete katılmamışlar ama netice üzerinden politikleşmişlerdi 94’te. Ben de o sıra kampanyada çalışan bir öğrenci olarak onlara, “Bizi yalnız bıraktınız, şimdi dilekçeyle hile mevzusunu getiriyorsunuz’’ diyordum. Bugün ise, aynı kibir, yani o küçük kesimin barındırdığı şeyi, bunlar daha fazla, yaygın bir şekilde yapıyorlar. Dolayısıyla toplum ne yapıyor? Kendi ruhunu kurtarmaya çalışıyor. Zaten şöyle basit bir şey var; Cumhurbaşkanı’nın uçağıyla Rusya’ya gidenleri hayatım boyunca hiç unutmayacağım. O  uçağa götürülen medya unsurlarına bakın, o niteliğe bakın. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki halkaya bakın, muhafazakâr kitlenin niteliği dahi, Cumhurbaşkanı’nın etrafında değil. Yani tasfiye ede ede, tamamen sadık olanları bıraka bıraka, gelinen nokta bu.

Bozan: Türkiye’nin muhafazakâr potansiyeli yok, o yöndeki…

Taşkın: Hayır onu da almıyorlar. Ama kaldı ki zaten, Demirel’in soldan gelen danışmanları vardı. Abdullah Gül’ün de vardı. Yani Cumhurbaşkanımız o kadar bir kutuplaşma üzerinden kuruyor ki, kendini dar bir alana sıkıştırdı. Muhafazakârların da birikimi yok. Zaten muhafazakârların ekonomiyi takip eden unsurlarıyla, daha entelektüel unsurlarının, bu seçimde ya oy vermediğini, ya muhalefete oy verdiğini görüyoruz. Yani bu gidişat gidişat değil.

Bana çok enteresan gelen bir şey var: AK Parti’de veya o çevrede rahatsızlık Berat Albayrak üzerinden çıkıyor. Sandıklara gelen ‘’EYT- (Emeklilikte Yaşa Takılanlar)’’ protestoları yazıları ve Berat Albayrak üzerinden konulan şey şu; İnsanlar şunu görüyor; Türkiye’nin, 82 milyonluk bu ülkenin, siyasi ve iktisadi meselelerinin devredileceği kadrolar bunlar değil. Bu yapıyla, toplum arasındaki açı yavaş yavaş açılıyor. Biz de bu boşluğa, özellikle Ekrem İmamoğlu kampanyası üzerinden çok iyi yerleştiğimizi düşünüyorum. Ekrem İmamoğlu aslında şu mesajı verdi topluma bence: Bu toplum dedi ki, “Bak, bir seçenek var, bu da genç kuşakta.” Bu CHP’ye de bir mesaj aslında. Yani, gençleşme anlamında bir ihtiyaç olduğunu da gösteriyor. Bu genç kuşak, meritokratiktir. Yani şudur; Ekrem Bey hakikaten böyle bir insan. Kim bir işi başarıyorsa, onunla çalışıyor ve ortak akla yakın bir isim. Zaten genç kuşaklar liyakati daha iyi anlıyorlar. Bu nepotimi denen şeyi, yani hemşericilik muhabbetini anlamıyorlar. Bu seçimde ben artık hemşerilik üzerinden siyaset tarzından da bunaldım. Genç kuşak biraz daha farklı. Dolayısıyla, Türkiye sosyolojisine verdiği mesajın Ekrem İmamoğlu tarzı yeni bir siyaset kuşağı olduğunu çok iyi görüyoruz. AK Parti böyle devam ederse, Türkiye, yeni bir siyasi merkez yaratarak, alternatif iktidarını inşa eder diye düşünüyorum.

Bozan: Teşekkürler hocam. Tanju Tosun Hocam, tekrar size dönmek istiyorum. CHP üzerine söyleyeceğiniz cümleler varsa, alalım. Eğer yoksa da ‘’AK Parti neden büyük şehirleri kaybetti?’’ sorusunun cevabını sizden duymak isteriz.

Tosun: Yüksel Hocanın biraz önce ifade ettiği Cumhuriyet Halk Partisi’nin, nepotizm üzerinden değil de, doğrudan doğruya meritokrasi üzerinden bir siyasal elit devşirme çabasına yönelmesi hususu çok önemli. Fakat büyükşehirlerden ilçelere inince, özellikle meclis üyeliği ve onların kökenleri bağlamında düşündüğümüzde, bu konuda daha atması gereken adımlar olduğunu, bu ilişki ağının henüz kırılamadığını, ama İstanbul’daki başarı öyküsünün, bunun için bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. İstanbul’da meritokrasi üzerinden yürütülen bir kampanya, Cumhuriyet Halk Partisi’nin elit yetiştirme, partiyi önümüzdeki süreçte bir anlamda aşağıdan yukarıya doğru yönetecek elitleri yetiştirme anlamında İstanbul başarısının çok önemli bir mesajı olduğunu düşünüyorum. Onun ötesinde, çok net olarak şu görüldü: Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, HDP gibi sosyolojik olarak birbirlerinden önemli farklılıkları olan seçmen kitlelerinin aynı pota içinde buluşması, bir anlamda Türkiye’de son dönemde ‘’sarsılmışların dayanışması’’ şeklinde okunabilir. Bu sarsılmışlar, özellikle iktisadi açıdan sarsılmışlar, demokrasi talepleri, özgürlük talepleri anlamında sarsılmışlar. Bunlar ağırlıklı olarak da büyük kentlerde yoğunlaşan kitlelerdi diye düşünüyorum. Cumhuriyet Halk Partisi bunların öncülüğünü yaptı ve stratejik olarak da çok iyi bir ittifak modeli kurmuştur. Bununla ilgili çalışmayı muhtemelen bir iki gün içinde kamuoyuna açıklayacağız. Cumhuriyet Halk Partisi’nin hangi illerde, hangi ittifak formülleri ile -tabii aynı şey AKP için, MHP için de, HDP için de geçerli- nasıl belediye başkanlıkları kazandığı çok net olarak, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu süreçteki bir ittifak başarısı olarak da okunabilir diye düşünüyorum.

Bozan: Aslında bu noktada şu soruyu sormama müsaade edin; Bu konuyu çok ince çalıştığınız için, bir sormak arzusundayım. Cumhuriyet Halk Partisi için yapılan konvansiyonel eleştirilerden biri de ‘’Tuzu kuruların partisi, orta sınıf ve üzerinin partisi’’ olduğudur. İstanbul örneğine baktığımızda, İstanbul’un Küçükçekmece ve Esenyurt ilçelerini almayı başardı ve bazı ‘’varoş’’ tabir edilen yerlerde de oylarını yükseltti. 31 Mart seçiminin, Cumhuriyet Halk Partisi’nin, kent yoksullarıyla, düşük gelirlilerle buluşması diyebilir miyiz? Yoksa çok iddialı bir cümle mi kuruyoruz?

Tosun: Şu aşamada iddialı olduğunu düşünmekle birlikte, muhtemelen, daha mikro analizler yapıldığında bir takım ilişkiler çıkacak bu anlamda. Yani bunu siyaset bilimciler uzun bir süreden beri batıda da, ülkemizde de yapıyor; Ekolojik çıkarım. Bunu çok mikro ölçekte, sandık düzeyinde bir takım analizlerle öngörmek mümkün ve sandık düzeyindeki parti tercihleriyle, mahalle düzeyindeki parti tercihleriyle, o demografik yapının, bir takım ekonomik özelliklerine bakmak gerekiyor. O açıdan, zaman gerekse de, İstanbul’da kazanılan belirttiğiniz birkaç ilçe örneğinden hareket ettiğimizde, evet. Yani Cumhuriyet Halk Partisi aslında 31 Mart’ta elde etmiş olduğu oyla, kazanmış oldukları belediye başkanlıklarıyla, özellikle büyük şehirlerdeki başarılarıyla, bir anlamda 1989 SHP’sinin başarı hikâyesini potansiyel olarak yeniden yazmaya başladı. Hatırlayalım; 1989’daki SHP’nin başarısında, her ne kadar daha türdeş seçmen kitlesinin payı varsa da, -şu anlamda türdeş; yani o dönemde Kürt seçmenlerin de özellikle Doğu ve Güneydoğu’da Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy verdiğine biliyoruz- büyük kentlerde en azından bir başarı öyküsü de vardı. 1989 seçimlerinde büyük kentlerde yapılan çeşitli araştırmalarda ortaya konmuştu; SHP sadece o ‘’Tuzu kuruların’’, “Beyaz Türklerin” toplumsal desteğiyle büyük kentlerde başarı kazanmadı, aynı zamanda kent yoksullarının da sandıktaki desteğiyle, kent yoksullarının omuzlarında yükselmişti 1989 yerel seçimlerinde.

Potansiyel olarak önümüzdeki süreçte, eğer bu süreç çok iyi yönetilebilirse, Cumhuriyet Halk Partisi, artık orta, orta-üst sınıflardan oluşan azımsanmayacak sosyolojik tabanına, kent yoksullarını da katma potansiyeline sahiptir. Biliyoruz ki, 1994 yerel seçimlerinde, Refah Partisi’ni, Sayın Erdoğan’ı Türkiye siyasetine taşıyan da bu kitle idi. Özellikle büyük kentlerde bu seçmen kitlesi, son derece pragmatik davranıyor. Katı ideolojik tercihlerle oy kullanmak yerine, son derece pragmatik, o kentin yoksul coğrafyasında gününü kurtarmaya çalışan, dolayısıyla kendisi için umut olan hangi aktörler varsa, o aktörlerin ve partilerin peşinden koşmaya yatkın olan bir kitle.

Bozan: Hocam AK Parti için de bir şeyler söyleyecektiniz. Bölmüş olmayayım, onu da dinleyelim lütfen.

Tosun: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, bir anlamda o 1994 yerel seçimlerinde Refah Partisi ile başlayan öyküsü, 31 Mart 2019 yerel seçimleriyle birlikte, özellikle büyük kentlerdeki sosyolojik yapısında bir çatlama mevcutsa -ki bu çatlamanın mevcut olduğunu görüyoruz, ama dediğim gibi daha mikro analizlere bakmak gerekir- sosyolojik ittifaklarıyla kurmuş olduğu ilişki anlamında, bir geriye doğru gidiş söz konusu olabilir. Burada bu anlamda önemli olan, özellikle büyük kentlerde, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 25 yıldır kurmuş olduğu bu hegemonik ilişki, özellikle ekonomi, toplumsal yardımlar üzerinden kurmuş olduğu ilişki, bu ekonomik krizle yan yana gelince, ekonomik krizin sarsıntısı belirleyici olmuş gibi görünüyor, ama sadece tek başına ekonomik kriz değil. Özellikle büyük kentlerde, AKP’nin bir miktar oy kaybetmesinde; bir, özellikle AKP’nin büyük kentlerdeki teşkilatları maalesef o kibir siyaseti nedeniyle, bir ruhsuz siyaset makinelerine dönüşmüştür ki Sayın Erdoğan da, partisi için en büyük tehlikenin bu olduğunu defalarca dillendirmiştir. İki; partiye oy veren bu kitle ile partinin yerel teşkilatları arasındaki iletişim kanalları, muhtemelen önemli ölçüde kapandığı için, artık AKP’ye oy veren seçmen, yavaş yavaş AKP’yi terk etmeye başlamıştır kanımca.

Bozan: Çok teşekkürler hocam, sağ olun. Melda Hanım, şöyle bir değerlendirme de yapılıyor: 9 ay önce, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı, Muharrem İnce idi. Onun bir dili vardı, Erdoğan’la girdiği polemikler, bir siyasi tartışma açma üslubu. Öte yandan Ekrem İmamoğlu’nun bir üslubu var. Şu andaki çıkarsamalardan bir tanesi de “Evet İmamoğlu’nun üslubu kazandı.” Bu değerlendirmeye katılır mısınız?  

Onur: Çok katılmıyorum aslında. O da başarılı bir üsluptu. Son derece başarılı bir üsluptu. Bence buradaki esas konu, biraz masa başındaki çalışma. Muhtemelen, Muharrem İnce’nin katıldığı seçimde bizim oylara sahip çıkmamızla, bu seçim arasındaki farkı herkes görmüş oldu. Yani ekip çok önemli bir şey. Bir de tabii, başkan adayının bu konuyla ilgili olarak, özel ilgisi de apayrı bir şey. Muharrem İnce bu işi tamamen partiye bırakmış olabilir. Ben Ekrem İmamoğlu’nun çok uzun zamandır, ayrıca profesyonel bir ekiple çalıştığını biliyorum. Çünkü siyasal iletişime inanan biri. Aslında tam bir profesyonel. Uzun süredir bir ekiple çalışıyor ve işi sadece partiye bırakmadı. Şöyle söyleyeyim: Genelde başarı, başarısızlık gibi konular, daha sonra kolaylıkla örgütlere kesilen bir şeydir. Ama örgüt de, biraz adayın ruhuyla hareket edebiliyor. Sonuçta örgüt aynı. Muharrem İnce dönemindeki örgüt, aynı örgüt, aynı il başkanı. Ama baktığınızda, eğer lider bunu taşırsa, arkada çok daha özverili bir çalışma görebiliyorsunuz. Ama eğer aday demoralize olursa, örgüt de kendi kendine çökebiliyor. O yüzden, -söylem anlamında değil ama- asıl süreci ikisi de çok iyi götürdü bence. Muharrem İnce de süreci çok iyi yönetmişti, Ekrem İmamoğlu da süreci çok iyi yönetti. Biri sonuçta Cumhurbaşkanı olarak ülkeye hitap ediyor, diğeri İstanbul’a hitap ediyor, ama ben İstanbul’u sadece İstanbul olarak görmüyorum, Türkiye olarak görüyorum. İstanbul Türkiye’nin beşte biri ve bugün İstanbul’un içerisinde Van da var, Antalya da var, her yer var. Onun için, her defasında ‘’16 milyon’’ dediğinde, ben de Twitter’dan özellikle ‘’80 milyon’’ diye düzeltiyorum. Doğru, hakikaten 80 milyonun rahatlayacağı bir sonucu bekliyoruz. Bu öyle bir şeydi. Ama dediğim gibi, daha sonraki sonucu yönetme açısından bu çok başarılı bir örnek oldu tabii ki.

Bozan: Peki, az önce Tanju hocama sorduğum soruya ilişkin ne dersiniz? Cumhuriyet Halk Partisi, ‘’Tuzu kuruların,’’ ‘’Beyaz Türklerin, orta sınıfların partisi olarak nitelendirilirdi, onlardan oy alırdı. 31 Mart’ta, kent yoksullarıyla buluşma, gerçekleşti mi sizce? Böyle bir süreçten bahsetmek mümkün mü?

Onur: Ben bu söylemi de çok anlayabilmiş değilim. Çünkü…

Bozan: Yani adını koyalım; Kadıköy, Beşiktaş…

Onur: Anladım, anladım da, o orta sınıf zaten…

Taşkın: Biz çalışanlardan ciddi destek alan bir partiyiz.

Onur: Şöyle söyleyeyim: O sözünü ettiğimiz orta sınıf, tuzu kuru olanlar değil, her an işlerinden olabilecek insanlar. Birçoğu da KHKlı olup, zaten işinden oldu.

Taşkın: Ortada olmaları çok güçlü oldukları anlamına gelmiyor.

Onur: Evet. Yani onların tuzu kuruluğu, sinemaya, tiyatroya gitmeleri ya da akşamları bir yerlerde iki kadeh bir şey içmeleri herhalde. Tuzu kuruluk buysa. Çünkü kent yoksulluğu evet… Sanıyorum o dil, yani Ekrem İmamoğlu’nun, biraz daha, sağa yatkın dili, Karadenizlilik önemli bir faktör İstanbul için…

Bozan: Sizce de önemli bir faktör mü bu?

Onur: Çok önemli bir faktör. Hani ben gerçekten de hocama katılıyorum. Ben bu hemşerilik üzerinden siyasetin yapılmasına çok karşıyım yani. Bunu kendi yaşadığım ön seçimde gördüm. Bu, hiç İstanbul’a yarayan bir şey değil.

Taşkın: Gençlere hiç yaramıyor.

Onur: Ben mesela…

Taşkın: Hatta liyakat sahiplerine hiç yaramıyor. Katılıyorum orada size.

Onur: Tabii ki. Bir de mahalleliyi tercih ederim mesela. Mahalleli olmak, mahallenizi ve çevrenizi daha kolay koruyor. Ama hemşerilik mahalleleri de, yaşam alanlarını da korumuyor. Ama bu, iş yapıyor. Mesela, Beyoğlu için, ‘İlla Alucra’lı biri olsun’’ derler, “Ne Alucra’ymış kardeşim” diyorum. Hakikaten böyle dinamikler var.

Bozan: Ben İstanbul İlçe Belediye Başkan adaylarını çalışmıştım. AKP’nin 39 ilçenin adaylarından 19 tanesi Karadenizliydi.  

Onur: Evet. Sivas’lısı da var, Erzincan’lısı da var. Biraz yerelde dikkat ediliyor ama keşke bu şeyleri aşsak yani.

Bozan: O zaman, Küçükçekmece, Esenyurt, Zeytinburnu 6 bin oyla gitti.  Buralarda düşük…

Taşkın: Sancaktepe çok kıl payı gitti.             

Bozan: Sancaktepe’de, bir bağımsız aday talihsizliği var, evet. Aynı isme yakın bir isme mühür vurulması.

Onur: Evet. Büyükşehir Belediye Başkan adayının dinamizmi ve ikna etmesi, 39 ilçeyi de taşıyor. Bakın, Kemal Bey’in aday olduğu o dönem -o da çok yaklaşmıştı ama alamadı- biz 4 belediyeden, 12 belediyeye çıktık. Az mı? Yani bir önceki dönem 4 belediyesiniz, birdenbire 12 belediye. Çünkü…

Bozan: Maltepe’ler, Sarıyer’ler o zaman gelmişti…

Onur: Evet. Pendikler, Avcılar… Yani büyükşehir adayının dinamizmi, 39 ilçeyi de etkiliyor. O yüzden ben hep Ekrem İmamoğlu’nun gerçekten de kazanabileceğine çok emindim, ama dediğim gibi, sandıkta sorun yaşar diye düşünüyordum. Hâlâ da görüyoruz durumu.

Bozan: Son bölümde de onu da bir konuşsak…

Onur: Onun için hep ‘’Ekrem İmamoğlu seçilemese bile, bu rüzgârla, biz ilçe sayımızı arttırabiliriz’’ dedim. Ama artıramadık. İki de eksildiği için, biz başa baş olduk.

Taşkın: Ama en büyük 2 ilçeyi kazandık. Yani nüfus temelinde bakarsanız, dörtte birini biz yönetiyorduk İstanbul’un. Çok ciddi bir artış var orada, 2 milyona yakın.

Onur: Evet.. Çatalca ve Silivri gitti, onun yerine Esenyurt’la, Küçükçekmece geldi, önemli. Ama en önemlisi tabii Merkezi kazandık.

Taşkın: Kazandık tabii ki. Orada bir şüphe yok.

Bozan: Peki Yüksel Hocam, sizin bu konuya ilgi duyduğunuzu biliyorum. Az önceki sorum sizin için de geçerli. 89 seçimlerine gönderme yaptı Tanju Hoca. 89’da Sosyal Demokrat Halkçı Parti İstanbul’u hallaç pamuğu gibi atmıştı; hem büyükşehirde, hem bir sürü ilçede. Mesela, Ümraniye’de ki bir daha hiç o oy oranına ulaşamadı orada. Aynı hikâyenin ipuçlarını yakaladınız mı siz de 31 Mart seçimlerinde?

Taşkın: Şimdi, bence 89’dan şöyle daha iyi bir yerdeyiz. 89’da sahada 3 tane parti vardı, unutmayalım; Refah Partisi’ni de katarsanız, Doğru Yol Partisi ve Anavatan Partisi vardı. %30 gibi bir şey yakaladığımızda, ciddi bir başarı elde etmiştik.

Bozan: Sizin oluyordu başkanlık…

Taşkın: Fakat şimdi, oyun %50+1’e taşındı. Ben insanlara umut vermek için değil, gerçeklik üzerinden bir şey söylemeye çalışıyorum. Biz bu %50+1 oyununa adapte olduk ve karşımızdaki rakip bu şekilde devam ederse, milliyetçi muhafazakâr ittifak üzerinden nicelikselliğe oynayarak, ülkenin demokratik niteliğini, beşeri sermayesini yok saymaya devam ederse, üretken olmayan bir iktisadi hayat dayatmaya devam ederse, biz cumhurbaşkanlığını da alacağız. Ama biz şunu hedefliyoruz: Bu sistemin aşırı merkeziyetçi güç biriktirme durumundan istifade etmek değil, güç ve yetkiyi paylaşmak ve denge ve fren mekanizmasını bu ülkeye armağan etmek istiyoruz. Ben ondan sonra mesela, roman yazmak, tiyatro falan bunlarla uğraşırım. Yani siyaseti bir amaç için yapıyorum ben. Yani KHK ile atılan bir insan olarak, -dün de KHKlar ile ilgili alınan kararları görüyorsunuz- ben, bu mücadelenin Türkiye’nin ruhunu kurtarma mücadelesi olduğunu düşünüyorum.

Onur: Yani tuzu kuru biri değilsiniz.  

Taşkın: Tuzu kuru? Ben Rize’nin bir köyünde dünyaya geldim. Cumhurbaşkanı’nun uçağında fink atanlar bana “Beyaz Türk” diyorlar. Ben Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandığımda sınıfımın en yoksul insanıydım. Hakikaten bunlardan hicap duyuyorum. Siz de biliyorsunuz,  mağdur olarak göstermemeye, KHK’lı olduğumu söyletmemeye çalışırım televizyonlarda.

Dolayısıyla buradan şuna geleyim: Biz bir maraton koşuyoruz. Bu, sadece bu seçimlerle sınırlı değil. Bu maratonda da fena değiliz. Seçimler bunların en yoğunlaşmış 100 metreleri olduğu için, buralarda da hiç kötü gitmiyoruz. Siyaset bilimci olarak, İstanbul özelinde benim şöyle bir şansım var: Hani, katılımcı gözlemci derler, süreci çok iyi izlediğim için. Bu da, Ekrem İmamoğlu’nun çok profesyonel çalışması, siyasal iletişimini iyi oluşturmasını gördüm. İddia ediyorum ki Türkiye tarihinde, bugüne kadar bir belediye başkan adayının getirdiği en iyi projeler. Çünkü ekibini biliyorum. Ben stratejik ekibine destek verdim ama proje ekibini biliyorum. Ekrem İmamoğlu’nun çalıştığı kişiler, daha çok, Türkiye’nin bence sol birikiminden insanlar ve onlarla rahatlıkla çalışıyor. Dolayısıyla başkana atfedilen o ‘’sağcılık’’ mevzuu da beni o kadar ikna etmiyor.

Ama bir de şöyle bir şey var: Sırf kadın olduğu için ve özgüvenli olduğu için çok saldırılan bir Canan Kaftancıoğlu var. Türkiye’de erkekliğin nerelere sirayet ettiğini, sadece sağ partilerde de değil…. Üzerine bu kadar hücum edilen kişinin, bu süreci nasıl orkestre ettiğini, nasıl uyumadan günlerce çalıştığını çok iyi biliyorum. Ben 6 ay önce çalışmaya başladığında yanındaydım onun. Bir yerel yönetim masası kurmuştu. Beni de oraya çağırmıştı, orada ona destek verdim. Oradan itibaren nefes almadan, yorulmadan bir oyun planı kurmaya çalıştı ve Ekrem İmamoğlu’nun adaylaşmasına da ciddi katkı verdi aslında. Orada da kamuoyunda yanlış yönlendirilen bazı şeyler oluyor.

Bozan: Canan Kaftancıoğlu’nun etkisi oldu mu, Ekrem Bey’in aday gösterilmesinde?

Taşkın: Kesinlikle olmuştur. Daha sonra rahat rahat konuşulur bu meseleler. Belli ölçümler yaptırdı Canan Hanım yerel yönetim masamıza. O masanın akademik masasından ben sorumluydum: Ölçüm değerlendirme biriminin yaptığı analizlerde şu sonuç net bir şekilde çıktı. “Kesinlikle oy vermem” oranının en düşük olduğu aday Ekrem İmamoğlu. Tanınırlığı düşük, ama “oy vermem” denmiyor o kişi hakkında. Şimdi bu nedir? Yerel bir başarı hikâyesi kurabilmeniz anlamına gelir. Bu bir riskti aynı zamanda. Fakat çok enteresan bir şekilde, tanınırlığı arttıkça oy desteği kümülatif olarak inanılmaz arttı…

Bozan:  Bir cümlesi vardı: “Beni tanıdıkça seveceksiniz.” İlk gün o cümleyi kurmuştu.

Taşkın: Bu bir gerçekliğe denk düşer. AK Parti bunu fark ettiği için, Ekrem Bey yokmuş gibi uzun bir süre davrandı. Daha sonra çamur atma mekanizmaları -ki bence AKP’nin kendisine en büyük kötülüğü odur, çamur atma mekanizması- kısacası medyası, Ekrem Bey’e nasıl saldıracaklarını bilemediler. Ekrem Beyin tanınırlığı belli bir aşamaya geldikten sonra, o çamur atma aşamasında ne yaparlarsa yapsınlar, Ekrem Bey’in pozitif imajına bir şey yapamadılar. Çamur attıkça, çamur onlara yapıştı. Dolayısıyla çok enteresan bir şey bu.

Mesela, Mansur Beyi biraz daha yıpratabildiler. Fakat Mansur Bey de 4 puan farkla kazandı. Peki, Mansur Beyin 4 puan farkla kazanmasında, o çamur siyasetinin rolü yok mu? İstanbul gibi, AK Parti teşkilatının en kuvvetli olduğu, en büyük sermaye gücünü yığdıkları yerde, bir görünen bütçe var seçime harcadıkları, bir de görünmeyen sağdan soldan alınarak yapılan harcamalar var. Etrafınıza baktığınızda görsel üstünlük kimde? Onlarda.

Siyaset yapmak nedir? Doğduğumuz, getirdiğimiz, doğuştan getirdiğimiz kimliklere sıkışmadan, size yerel bir vaatte bulunur aday. O vaat tuttu. Biz bu seçimi başından beri yerellik üzerinden götürmeye kararlıydık ve yerellik tuttu. Çok sayıda AK Partili insan, ya sandığa gitmedi ya Ekrem Bey’e oy verdi ve beka vurgusuna rağmen, çok sayıda MHP’linin, Ekrem Bey’e oy verdiğini görüyoruz. İlçelerde kendi partilerine oy veren insanların, büyükşehirde Ekrem Bey’e yönelmesi, gerçek anlamıyla siyaset yapıldığında, bunun alıcısı olduğunu gösteriyor. Demin ‘’AK Parti analizine de girelim’’ demiştiniz. Onu son turda mı yaparız? Çünkü ben çok fazla vakitte almak istemiyorum.

Bozan: Onu da alalım hocam.

Taşkın: Bakın, muhafazakârların gençleri, AK Parti’den uzaklaşıyorlar. Müthiş bir duygusal kopuş var. Bu, Türkiye sosyolojisi anlamında, siyasetin değerlendirilmesi anlamında çok olumlu bir şey. Kürtlerin verdiği çok ciddi bir ders var. Bu kadar horlanmaz ki kardeşim bu insanlar, yani bu kadar eziyet olmaz ki. Peki, Kürtler ne mesajı verdi? ‘’Bu ülkede, her kişinin tek oyu olduğu sürece, yani kişi başı bir oy kullandığımız sürece, beni oyunun dışına itemezsin.’’ Nasıl bir nezaketle, zarafetle, matematikle ölçerek bir ders verdiler iktidara. İktidar bu dersi alacak kapasiteye sahip mi? Bu dersin alınması için tartışma başlatmaya çalışanları hemen İstanbul seçimleri üzerinden boğdular. “Cambaza bak” diyerek bu tartışmanın… AK Parti için de kaçınılmaz, ertelemesi mümkün olmayan bir tartışma. Bir kere Kürtler çok iyi bir ders verdiler. Bu ülkenin bölünmesini elbette istemiyoruz, demokrasiyle güçlenmesini istiyoruz. Kürtleri yok sayanlar ders alır. Dolayısıyla milliyetçi muhafazakârlık, yani AKP-MHP, %62 ile başladı, %50’nin altına doğru iniyorlar ve dolayısıyla daha da inecekler. Çünkü bu ülkeye verdikleri bir şey yok. Yani sayısal, niceliksel üstünlük bir yere kadar. Dolayısıyla bu çok önemli.

Başka bir şey söyleyeyim: İYİ Parti, bu milliyetçi-muhafazakâr büyük bir yığın yaratma projesine ilk darbeydi. İYİ Parti %8’ler civarında tutunmuştur. Anlaşılan odur ki Türkiye siyasetinde kalıcı bir aktördür. Seküler milliyetçilik, bu %60larda olduğu varsayılan yapıdan kopmuştur. Bir başka kopuş daha geliyor. Muhafazakâr liberal denilebilir belki -gerçi o kadar sessizler ki maşallah yani- bu Gül, Davutoğlu, Babacan…

Bozan: Kentli muhafazakâr deniyor…

Taşkın: Adeta pusuda bekliyorlar. Biz eziyet çekelim, biz uğraşalım, koşturalım, halkın sandığına sahip çıkalım, beyefendiler de bir süre sonra belki…

Bozan: Arada bir tweet atıyorlar ama.

Taşkın: AKP tökezler. Ama benim duygularımıbir yana bırakırsak, bunlar da muhafazakâr liberal bir %10’luk bir parça koparırlarsa, o zaman Türkiye’de AK Parti bu inadına…

Bozan: Öngörünüz var mı?

Taşkın: Var. Ben şuna inanıyorum. Sosyolojik bir gerçekliği var Türkiye’de; daha Anavatan Partisi’ne yakın veya AK Parti’nin ilk dönemlerine yakın bir yapının sosyolojik karşılığı var. Bunların bir kısmı Ekrem Bey’e oy vererek gösterdiler. Dolayısıyla burada da bu çıkacaktır. Türkiye’de siyaset çok fırsatçıdır. Ekrem İmamoğlu siyasal boşluğa hemen yerleşerek ne yaptı? Yenilgiye uğrattı AK Parti’yi. Dolayısıyla AK Parti için de, İYİ Parti’nin kopuşuna benzer muhafazakâr liberal kopuşun koşulları hazırdır.

AK Parti’nin başka bir sıkıntısı, entelektüellerinin troller tarafından dumura uğratılmasıdır. AK Parti’nin entelektüelleri vardı. Mesela, Ömer Çelik. Sen ne hale geldin kardeşim? Ben bazen haksızlığa uğradığımda, bana haksızlık yaptığını düşündüğüm kişilerle konuşurum böyle. 2000’lerin başında yazdığı makaleleri, Ömer Çelik’in önüne koymak istiyorum. Mehmet Metiner’i ciddiye bile almıyorum. Çünkü o güya demokrasiyi keşfetmişti, şeriattan uzaklaşmıştı. O bembeyaz demokrasi, yemyeşil şeriat kitabını Mehmet Metiner’e açıp okumaya gerek bile yok. Ama Ömer Çelik bu hareketin ideolojik kurucularındandı. Şu anda nerede? Bu insanlar, trollerin entelektüel hayatlarını felç etmeleriyle bu hale geldiler. Bu ne demek? Bakın, “yandaş medyanız olacağına, sizi her gün eleştirebilen medyanız olsun. Şimdi AK Parti’nin ihtiyacı bu. Korkunç hatalar yapıyorlar. Bakıyorum, güya belli bir eleştirilebilirlik barındırmaya çalışan, bize de yaranmaya çalışan kişiler var. Birkaç tanesine mesaj attım ben. Bunların bir kısmıyla eskiden televizyonlara çıkmam serbest iken -niye artık çıkarmıyorlarsa, hani o da enteresan KHKlı olunca…

Onur: Televizyon da yasak…

Taşkın: Bu arkadaşlara şunu diyorum: “Yani kardeşim, niye ürkek muhalefet yapıyorsunuz ya? Hala dengeci dengeci… Bu ülke mahvoluyor. Bu ülkenin ruhunu kurtarmaya çalışıyoruz. Artık cesaret gösterin.” Seçim zamanı biraz parıldadılar. Şimdi gene dengecilrer. “Acaba İstanbul’da kim kazanırsa”ya geldiler gene. İstanbul’u kimin kazandığı belli. Böyle giderlerse bu toplum seçenek üretecektir. Ama yazıktır. Yani şu uğraştığımız şeylere bak. Ben üniversiteden atılmışım ve milletvekili başvurusu yaptığımda, İbrahim Kaboğlu, Cihangir İslam ve benimle ilgili, çok ‘’duyarlı’’ bir vatandaş “bunlar milletvekili olamaz” diye şey yapmıştı. YSK bize geçit verdi. Aynı YSK bir tür nasıl gerekçe yazacağını bilmediğim başka bir şey yaptı.

Dolayısıyla, Türkiye’nin 50’li yıllardan beri getirdiği birikim, buraya düşmez. Er ya da geç biz bu çukurdan çıkacağız. Fakat bu çukurda ısrarla kalmayı sürdürenler, maddi menfaatleri ve özellikle özgüvensizlikleri yüzünden, yarın kimse bunların yüzüne bakmayacak diye düşünüyorum. Çünkü şu dönemde dahi “tamam kardeşim, hata yapıyoruz” diyerek, cesur olma ihtimalleri var. Treni kaçırmak üzereler. İstanbul seçimlerinin el konulması ihtimaline karşı sesini çıkarmayan kişilerin, yarın öbür gün ciddiye alınması mümkün değildir diye düşünüyorum ben.

Bozan: İstanbul’a ilişkin de görüşlerinizi böylece almış olduk son bölümde.

Taşkın: Evet. Uzatmayayım daha fazla.

Bozan: Tanju Tosun Hocam, Yüksel Taşkın ilginç bir cümle kurdu: Modern muhafazakâr mı dediniz? Hayır, muhafazakâr liberal demiştiniz.

Taşkın: Muhafazakâr liberal denir literatürde.

Bozan: ‘’Muhafazakâr liberal.” Siz siyaset bilim profesörüsünüz. Bunun adını ‘’Kentli muhafazakârlar’’ diye tarifleyenler de var. AK Parti’den bir kopuş mu yaşadılar ya da yaşıyorlar mı sizce?

Tosun: Bunları aynı zamanda bir “kontür elit” olarak da düşünebiliriz. Aslında Refah Partisi kurulduktan sonraki süreçte, Türkiye’ye dair, 1920’lerden itibaren inşa edilen seküler topluma karşı daha alternatif, ama bir arada yaşamaya, daha demokratik, daha özgürlükçü, kapsayıcı bir demokrasi inşası konusunda 90’larda, bu kelimenin ciddi anlamda literatürde yayınları olmuştur. Yüksel Hocanın ifade ettiği gibi, başta Ömer Çelik olmak üzere, şu anda Adalet ve Kalkınma Partisi’nde aktif olarak politika yapan bazı isimler de vardır. Ama bu ‘’kontür elit’’ ya da ‘’muhafazakâr elit’ler arasında Sayın Davutoğlu çevresindeki elitler ve Sayın Erdoğan’ı destekleyenler bağlamında bir ayrışma da söz konusu olduğunu düşünüyorum.

Sayın Erdoğan etrafındaki bu elit, daha pragmatik, iktidarla birlikte hareket eden, Sayın Davutoğlu’nun yanındaki bu muhafazakâr kentli elit ise, muhtemelen AK Parti içindeki iktidardan uzaklaştıkları için, mevcut düzene karşı, AK Parti siyasetine karşı belirli eleştiriler getiren, ama sadece sızlanan ya da fısıldayan bir elit olarak karşımızda duruyor. Sesini bir anlamda daha gür bir şekilde iletme, Refah Partisi’nden itibaren, iddialarında ciddi anlamda hiç de istemedikleri bir değişim, dönüşüm yaşandığına dair bir itirazlarının olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla, bu muhafazakâr elit de, evet, coğrafi olarak bakıldığında, şu anda bir taşralı ve kentli muhafazakâr AK Parti elitinin de sistemi içinde var olduğunu söylemek mümkün. Tabii 31 Mart sonrası bu muhafazakâr kentli elitin, ne ölçüde sistem içinde kendilerinin sesini daha fazla yükseltecekleri, en azından AKParti’nin bu veri durumuna karşı, yine AK Parti’yi başında kılmak için, alternatif bir siyaset geliştirip geliştirmeyeceklerini de önümüzdeki günlerde göreceğiz diye düşünüyorum ben.

Bozan: Peki böyle bir ihtimal var mı sizce efendim?

Tosun: 31 Mart sonrası, başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na ilişkin tartışma sona erdikten sonra, mutlaka ve mutlaka İstanbul, Ankara, Anadolu’da MHP’ye kayan bazı iller, Akdeniz’deki, Orta Anadolu’daki bazı iller bütün olarak düşünüldüğünde, bu gidişata bir şekilde müdahale etme ve bu müdahalenin de bir anlamda AK Parti’nin iyiliği için olacağını düşünen bir kitle mevcut. Tabii bunu, bir partileşme arayışı olarak mutlaka bir sonuca ulaşacağı anlamında söylemiyorum. Ama AK Parti içinde de önümüzdeki süreçte bir entelektüel tartışmanın bu ayrışmış olan elitler arasında da yaşanması kuvvetle muhtemel diye düşünüyorum.

Bozan: Peki Hocam, son olarak size şunu sormak isterim: Malûm, İstanbul’da bir seçim tartışması yaşanıyor. Aslında tartışmayı yaratan iktidar cephesi. Sandıklar sayıldı, itirazlar süreci gerçekleşiyor, Yüksek Seçim Kurulu kararlar üretiyor, yeniden oylar sayılıyor. Bir siyaset bilimci gözüyle baktığınızda, İstanbul seçimi etrafındaki tartışmalara ilişkin neler söylersiniz? 

Tosun: Buna, ‘’Türkiye siyaseti bağlamında ne gibi bir etkisi vardır, o bağlamda bakmak istiyorum. 1946’dan bugüne süregelen seçimlerde, İstanbul’da 31 Mart’ta yaşanan bu gelişmeler, evet, zaman zaman seçim tartışmaları olmuştur, -Siirt’te, Iğdır’da, hatta 1946 seçimlerinin tartışmaları, siyaset biliminin, Türkiye’nin Siyasal Hayatı kitaplarında örnek olarak gösterilebilir- ama bu ölçüde meselenin hukuki anlamda da tartışıldığı bir seçim pek söz konusu değil. Ortada, YSK’nın geçmişte çok net olarak vermiş olduğu kararlar var. Bu konuyla ilgili, yanılmıyorsam 293 sayılı kanunun 140’tan 148.maddesine kadar düzenlemeleri var. Onun dışında, diğer kanunlar da var. Bunlara rağmen, İstanbul sonuçlarına ilişkin böyle bir tartışma yürüyorsa, elimizde olan iki tane kavram var. Bu kavramlardan ikisi de Adam Przeworski’ye ait. Adam Przeworski şu kavramı öne çıkarıyor; “Democratic backsliding”. Nedir? Demokraside geriye doğru kayma. İkincisi de “Democratic deconsolidation”. Dolayısıyla, demokrasinin konsolidasyonu üstüne düşünmek gerekirken, bu hukuki tartışmaların dekonsolidasyonu anlamında, bu zeminde önümüzdeki dönemde, eğer YSK farklı karar verirse, olması gereken karar yerine sayısal verileri dikkate aldığımızda, “Democratic Backsliding” ve demokrasinin dekonsolidasyonu tartışmaları, ciddi anlamda hem akademik çevrelerde, hem de Batı’da, Türkiye siyasetine dair tartışılacaktır.

Bozan: Hocam çok teşekkürler.

Tosun: Rica ederim.

Bozan: Melda Hanım, son sözü size vermek istiyorum ve İstanbul seçimlerini sormak istiyorum. Ortada rakamlar var…

Onur: ‘’Ne olur?’’ diye mi soruyorsunuz?

Taşkın: Bize verilmiş tutanak var. Kazandığımıza dair tutanak verilmiş durumda bize.

Bozan: Ne olur? Nasıl tariflemek lazım?

Onur: Ben bir süre sonra mazbatanın verileceğini düşünüyorum.

Bozan: Ekrem İmamoğlu’na.

Onur: Evet ben seçimi yenilemek adına en azından…

Bozan: Affedersiniz bölüyorum. Çünkü bu konuda iyimserler ve kötümserler diye bir ayrışma yaşanıyor.

Onur: Şöyle. Daha ötesi için çok iyimser değilim. Çünkü bunu sürekli olarak kullanmak ve daha ileriki süreçte Ekrem İmamoğlu’na ket vurmak vs. kayyuma kadar giderler bunlar. Çünkü sonuçta yapmadıkları şey değil.

Bozan: Kısa vadede iyimser, uzun vadede kötümser mi diyelim.

Onur: Ben mazbatayı vereceklerini düşünüyorum. Çünkü anladığım kadarıyla şu birkaç günlük zaman zarfında kamuoyu yoklaması da yaptılar. Birkaç yerden duyduk; Vatandaş da artık bu seçimlerin yenilenmesini istemiyor. Sonuçta biz de taksiye biniyoruz, rastlıyoruz AK Parti seçmenine. Ben birkaç yerde özellikle açıyorum konuyu. “Yeter artık! Bu iş bitsin, versinler” hatta şunu diyen AKP seçmeni de var: “Ya bunlar bunu size vermez”. Ama bu şu demek: ‘’Aslında vermeleri lazım.’’ Onun için, onu gördüler. Çünkü iyi de yönetemediler bu süreci. Yani çok dağıldılar.

Bozan: Çok dağınık bir görüntü veriyorlar galiba değil mi?

Onur: Seçim akşamında dağıldılar onlar.

Taşkın: Vaktimiz olsa 10-15 maddede anlatırdım bunu…

Onur: Ekrem İmamoğlu’nun ilk akşam çıkıp, “Bütün pusulalar elimde, bir tane var, onun da peşindeyiz” dediği anda dağıldılar. Anadolu Ajansı dağıldı, YSK dağıldı, Cumhurbaşkanlığı… Bakın hep ayrı telden konuşuldu, hiç yekpare bir konuşma olmadı. Eskiden onların hepsi bir bütüncül konuşurlardı. Şimdi herkes ayrı telden çalıyor. Sürekli olarak taktik değiştirmeye çalıştılar, bir yol aradılar. Sayımlarla da çıkmadı. Sözcü olarak çıkan kişiler, maalesef çok büyük hatalar yaptılar. Yani O Ali İhsan Yavuz’un sözleri…

Taşkın: ‘’Niteliksel gerileyiş’’ diyorum çok net.

Onur: Korkunç. Büyükçekmece Belediye Başkan adayı Mevlüt Uysal’dı değil mi hani “soyadlarına bakıldığında AK Parti’ye oy verdikleri kolayca tespit edilebilen seçmenler var’’ diyen?  Şuna inanamadılar özetle: Yerelde kendi adayına verdi ama büyükşehirde nasıl Ekrem İmamoğlu’na verebilir? İşte bunu anlayamadılar.

Taşkın: Bu ülkenin kurtuluşu aslında, tercihte bulunmak.  

Onur: Evet. Bu, onlarda bir şok tesiri yarattı. Bunu beklemiyorlardı herhalde. Bir de, hakikaten vermeyen bir kesim olmuş. Onun için bu işi daha fazla zorlayacaklarını düşünmüyorum. Ama bundan sonra, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin…

Bozan: Çalıştırmamak, zora sokmak için…

Onur:  Sonuçta, elinde yetki var. Geliri… İSKİ’yi bağlasa kendisine, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne korkunç para gidiyor İSKİ’den. Normalde gitmemesi de lazım tabii.

Taşkın: Hele çok yağmur yağarsa daha çok gidiyor.

Onur: Onun için bu tür şeylerle oynayacaklar, ama artık ok yaydan çıkmıştır. Ben, bu işin dönüşü olacağını düşünmüyorum. Bundan sonra, AK Parti’nin büyükşehirleri de kaybetmesiyle, içerisinden ayrılanlar da olacak, -ki zaten U dönüşündeydiler- belki çok partili bir demokratik zemine oturma anlamında da önemli bir dönüm noktası oldu diye düşünüyorum.

Bozan: Teşekkürler. Son söz demiştim size Yüksel Hocam ama az önce ‘’biz de ölçtük’’ dediniz bu mazbata verilmeme meselesinde.   

Taşkın: İki taraf da ölçüm yapıyor. Dolayısıyla gerçekten “seçim fatigue” denilen ‘’seçim yorgunu’’ insanlar, seçim olmasını istemiyor ve Ekrem Bey’in de kazandığına dair büyük bir… Yani onların yaptığı ölçümde de büyük ihtimalle çıkar.

Bozan: Ne çıkıyor mesela İstanbul seçimlerinde?

Taşkın: Sadece %16-%17 civarındainsan ‘’tekrarlansın’’ diyor. Onlar da AK Parti’li. Ama AK Partili seçmenin yarıdan fazlası, Ekrem Bey’in kazandığına dair beyanda bulunuyor. Zaten bunun için anket yapmanıza gerek yok. Biraz etrafta dolaşan bir insansanız, görürsünüz. Ben şunu söyleyeyim. Tutanak bize verildiği anda mazbatayı zaten yasal olarak hak ettik. ‘’Verin mazbatamızı, dersinize çalışın.’’ Ben bunu söylüyorum sadece.

Bozan: Galiba Pazar akşamı Maltepe sayımı sonuçlandığı zaman tutanaklar birleştirilecek. O zaman Pazartesi günü bir mazbata verilme sürecinden bahsediliyor, ama…  

Taşkın: Bakın o sayım meselesinde, Kadıköy’de 461 oyumuzun eksik yazıldığı anlaşıldı. Oradan yaklaşık 390’a yakın oy bize geldi. Maltepe gibi bir yerde de bu değişmeyecek. Tamamen iyi kuramadıkları bir iddiaları var. Büyükçekmece üzerine böyle bir hamle yaptılar. Gerçekten orada ekmek yok. Dolayısıyla bu halkı yormamalılar. Bu yaptıkları şey, Anadolu Ajansı’nın, gerçeği, hakikati dondurmaya çalıştığı o meşum saatler var ya, bu arkadaşlar oradan beri ‘’hakikatle yüzleşememe’’ sendromu yaşıyorlar. O yüzden ne güzel ya, demokrasi, seçimler… Gerektiğinde bana da ders versin insanlar ve hakikati kavrayayım. Gerçekten Ekrem Bey veya İstanbul önemli değil. Burada, Türkiye’nin seçim yaparak barışçıl yollarla, parti ve iktidar değiştirme anlamında çok büyük bir serveti söz konusu. Ne olur bunun üzerine titreyelim.

Bozan: Çok teşekkürler Yüksel Taşkın.

Onur: Son bir şey söyleyeyim, onu unuttum söylemeyi: Sanıyorum burada bir şaibe referansı bırakmak istiyorlar. Bir mağduriyet referansı da bırakmak istiyorlar. Yarın bir gün, dönüp dönüp ‘’ Zaten o seçimlerde şaibe vardı’’ diyecekler. Bu da önemli bir referans onlar açısından.

Bozan: Profesör Dr. Tanju Tosun, çok teşekkürler efendim. İspanya’dan tatilinizden, -daha doğrusu oğlunuzu ziyaret için oradaymışsınız- bize zaman ayırdınız. Çok sağ olun, ağzınıza sağlık diyoruz.

Tosun: Ben teşekkür ederim. İyi akşamlar diliyorum Melda Hanım, Yüksel Hoca ve İrfan Bey iyi akşamlar.

Bozan: İyi akşamlar. Yüksel Taşkın çok teşekkürler, Melda Onur çok teşekkürler. Evet, bu haftalık Açık Oturum’u dilim döndüğünce ben yaptım. Sedat Pişirici haftaya burada olacak. Başka özel yayınlarında görüşmek üzere, hoşça kalın.  

Tania Taşçıoğlu Baykal

4 Mayıs 2019

Süre: 64,45

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus