Claire Marin: “Günümüzde artık hiçbir şey süremezmiş gibi: ne ilişkiler, ne meslekle veya aşkla ilgili ya da ideolojik bağlılıklar…”

Filozof ve eğitimci Claire Marin, doğumdan aşk ayrılığına, ayrılma sınavı üzerine bir felsefi düşünme çabası olan “Kopuş(lar)”ı yayımlıyor (Rupture(s), Editions de l’Observatoire, 160 sayfa, 16 €). Başarısızlığı her ne pahasına pozitif kılmak isteyen söylemlerin tersine, dönemimizin neden bir o kadar da kayıp tecrübesince şekillendirildiğini açıklıyor. 

Le Monde’dan Nicolas Truong’un Marin ile yaptığı ve 30 Mart 2019’da yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

Çevre felaketinden siyasî kesintiye, bu arada aşk ayrılığına da uzanır görünen bir “kopuş dönemi” yaşadığımızı nasıl tespit ediyorsunuz? 

Sizin de söylediğiniz gibi, artık varoluşun tüm düzeylerinde tecrübe edilmesi bakımından… Kesin güvenebileceğimiz sabit ve sağlam alanlar pek az. Artık hiçbir şey süremezmiş gibi. Ne ilişkiler, ne meslekle veya aşkla ilgili ya da ideolojik bağlılıklar. Katlanarak artan bu kopuşların sahnesi olan siyasî ya da ekolojik anlamdaki dünya ise çökmekle tehdit ediyor. Bizzat süre fikri bir başka devre ait gibi görünüyor. Esnekliğe, uyarlanmaya, yenileşmeye değer atfediliyor ve devamlılık arz eden güzergâhlara tembel ya da aşırı temkinli varoluşlar söz konusuymuş gibi bakılıyor. Sebat fikrinin hayli uzağındayız. O kadar sabırsızlaştık ve o kadar kolayca tatminsizliğe kapılır olduk ki! 

Oysa süre ve devamlılık, yapıcı ve onarıcı ilişkiler için elzemdir: Eğitim, bakım ve bir çocuğun ya da kırılganlaşmış bir varlığın kendine, yeteneklerine güvenini tekrar kazanmasını sağlayan her şey, devamlı ve tavizsiz bir zaman gerektirir. Yaşamlarımızı durmadan parçalara ayırmaya ve hızlandırmaya devam edemeyiz artık. Süreksizliğe ve kopuşların çoğalmasına tahammülü olmayan kurucu ilişkiler vardır. Bir koruyucu aileden diğerine yerleştirilen, savaşlardan ya da sefaletten kaçıp sığınmış çocukların yaşadıkları acıları biliyoruz. Korunması gereken temel bağlar vardır. Temel işaret noktaları olmadan insan varoluşta nasıl yolunu bulsun? 

Kopuşlar çağıyla beraber çoğu zaman “pedagoji”den ya da “pozitif bakış”a teşvikten ibaret bir söylem de yürüyor. Günümüzde revaçta olan, “başarısızlıktaki faziletler” ya da “esneklik”le ilgili söyleme nasıl bakıyorsunuz? 

Bir başarısızlığın aşılması kolay ise, belki de aslında başarısızlık olarak yaşanmamasındandır bu; daha ziyade bir kurtuluş gibi yaşanmasından, o başarma arzusunun aslında bizim arzumuz olmadığının ayırdına varmamızdandır; belki başka yerden gelmektedir, ailenin beklentisinden ya da sosyal kaidelerden. Hakiki başarısızlıkların ise aksine derin izler bıraktığına inanıyorum ve bu yaralar insanı öyle bir noktaya kadar kırılganlaştırır ki, sanki bizim yeni tanımımız haline gelmiş gibi gömülürüz bazen başarısızlığa. Bir aşk acısının ya da başarısız çıkılan bir sınavın tasallutuna bütün hayat boyunca maruz kalınabilir ve onda, yarı soluk bir yaşamın, âdeta kendini ıskalayan gıyabi bir yaşamın bizatihi ana kalıbı görülebilir. 

Çağımızda geçerli olan, her koşulda pozitiflik eğilimi bana gerçekten hayli şiddetli geliyor, çünkü zorluk tuzağına düşen kişiye suçluluk duygusu vererek ıstırabını ikiye katlar: “Tekrar sıçrama”yı, “şeyleri iyi tarafından görme”yi o kişi bilmediğindendir. Eninde sonunda hüznünün sorumlusu kendisidir; âdeta bunu bile bile yapıyormuş gibi. Gerçekliği ve o kişinin yaşadığı hüsranın derinliğini inkâr etmenin bir şeklidir bu. Öznenin varoluşunda başarının teşkil ettiği hedef, bir ilişkiye ya da bir terfiye atfettiği önem değersizleştirilir ve bir başka şeye geçmesi beklenir ondan. Git gide daha sıklaştıkları bahanesiyle bazı kopuşların dramatik boyutu azımsanır. Ama bize dokunmaz ve derinlemesine sarsmaz oldukları anlamına gelmemektedir bu. 

Aşk kopuşu neden bütün kopuşların paradigması gibi beliriyor? 

Çünkü kimlik duygumuza derinlemesine dokunur, eski hassasiyetleri depreştirir. Aşk kopuşunda, yitirilen sadece sevilen bir varlık değildir, aynı zamanda onun bizde gördüğü ve aşkıyla değer kattığı kimsedir. Ama bütün bir dünyadır da; yerlerdir, işaret noktalarıdır, çifte mahsus bir dildir, dostluklardır, ailelerdir ve tüm bir geçmiştir, onunla beraber ortadan kaybolan ortak bir tarihtir. O dünya aşk ayrılığı tarafından yutulur. Her şeyi kaybetmişiz gibi gelir, bir kazâzede gibi biraz. Ve artık ne yeri yurdu, ne kim olduğu belli biriymişiz gibi. Varoluşsal bir yön kaybı tecrübesidir bu. O zaman da insan ya kendini kederden ölmeye bırakır ya da yaşamını başka türlü sürdürmeyi dener. Tahrip eden, fakat aynı zamanda bizden yeni ve beklenmedik direnişler de dileyen şahsî bir sınava sokulmaktır bu. İnsan kendini şaşırtır, bu gayri iradî kendine dönüşte umulmadık kaynaklar keşfeder. 

Aşkta hüsran nedir? 

İlişkiye bir başkalık karıştığı zaman olur bu; sevdiğimiz varlık başka bir açıdan belirdiği zaman, onu git gide daha fazla yabancılaştıran bir şekilde. Bu mesafenin ortaya çıkışı çoğu zaman bizzat bizim beklentimizin değişmiş olmasındandır. Uzaklaşmışızdır, çoğu zaman da bir başka arzuya kapılarak — aşk tutkusu, meslekî başarı, başka yer arzusu. Zaten ortak bedenden, çiftin birliğinden zihinsel olarak kopmuş ve bir başka arzu nesnesine yönelmişizdir. Duygusal ve manevi bir mesafedir bu; ama çoğu zaman bedenin ufak tereddütlerinde, bir sabırsızlıkta ele verir kendini; âdeta bir parçamız şimdiden o aşktan firar etmiş gibi… 

Psikanalistlerin sözünü ettiği “yas çalışması” gibi bir “ayrılık çalışması”nın olması sizce neden? 

Ötekiyle karışmışken, artık neyin kendinden olduğunu gerçekten bilemeyecek derecede iç içe geçmişken, çoğulda yaşamış ve düşünmüşken, kendini ayrı, yani “tek başına” bulmak, başlı başına bir çalışma gerektirir gerçekten. 

Bütünleyici benliksiz/alter ego’suz bir yaşamı evcilleştirmek gerekir; sessiz, en azından bir süreliğine kefilsiz, mevcudiyetiyle varoluşa ritmini ve anlamını veren o ötekinin olmadığı bir yaşamdır bu. Önceki yaşamın ve o ilişki tarafından bize sunulmuş kimliğin yasını tutmak. Yalnızlık mekânını kişisel mekâna dönüştürmek, sahiplenmek ve onda ikamet etmek gerekir. Yeni bir yaşama ruhsal olarak yerleşmek zaman alır. Hastalıklarda olduğu gibi, bir nekahet dönemi vardır. Tek başına yürümeyi tekrar öğrenmemiz, uzun süre bir başkasına ayak uydurmuşken adımlarımızı kendi başımıza atmamız gerekir. Bir nevi yeni bir solo koregrafi icat etmek gerekir. Ayrılık çalışması aynı zamanda yaratıcılık alıştırmasının kaybı üzerine bir çalışmadır. 

Arkadaşlıktan kopuşun dayanakları neler? 

Arkadaşlıktaki kopuş çoğu zaman ilk tecrübe edilendir ve korkunç acılıdır. Korunaklı çocukluklarda, ilk kederdir ve mutsuzluğun keşfidir. Orada her şey nüve halindedir: Kenara itilme, değersizleşme, ama aynı zamanda anlaşılmama ve temsil edilemeyenle karşı karşıya kalış: Arkadaşlık nasıl ortadan kalkabilir? O kadar yakın olduğumuz birini nasıl sevmez oluruz? Duygulardaki bu kararsızlığın keşfi bilhassa can sıkıcıdır. Fakat asıl soru adaletsizlik sorusudur: Bu neden benim başıma geliyordur? 

Her ne kadar bir erdem değilse de, kopuş neden her şeye rağmen bir şans, kendi olmak için bir fırsat teşkil edebiliyor? 

Kopuş bizi çoğu zaman bir yoksunluk içinde bırakır: Kim olduğumuzu bilmeyiz artık; kendi değerimizden şüpheye düşeriz, duygusal dayanak noktalarımızı kaybetmişizdir. Ama o boşluk aynı zamanda doldurulacak bir mekân, has bir zamandır; eski aşkın bağrında kendini gösteremeyen yeteneklerin, niteliklerin ve arzuların su yüzüne çıkabildiği bir yerdir. 

Çocuklukta, mümkün kimliklerin çokluğunun zenginliğini yaşarız ve kişiliğimiz belirginleştikçe o potansiyel varlıkları yüz üstü bırakırız, diyor Bergson. Ona göre, sadece sanatçı, roman şahsiyetleri biçimi altında tekrar yaşatır bunları. Ama en iyi durumda bile, hayat arkadaşıyla, çevresiyle, işiyle, ailesiyle uyum sağlamak için geçmişin vazgeçmiş olduğumuz bazı çehrelerini diriltir kopuş. O zaman kopuş –yakınlarından, çevresinden, eski aşkından–, esas karakteri bize âdeta kazâî gelen bir kimlik parçasını açığa çıkarır. 

Ayrı olmak, insanlık durumunun bir özeti değil mi? 

Evet, durmadan kayıp tecrübesi yaşarız: doğumda, hastalıkta, yasta; ama ihanet de yüz üstü bırakılmak da sürgün de savaş da insan yaşamının ritimlerini belirleyen kopuşlardır. Durmadan ayrılırız; ötekilerden ve hatta bazen kendimizden. Kopuş sınavı âşinâ olduğumuz her şeye yabancılaştırabilir; delice dağıtabilir bizi. 

İnsanlık durumunun hem kopuş tecrübelerinden; hem de onları varoluşumuzla bütünleştirme tarzları yaratarak, acısına bağlı yaşayanları desteklemek için o kopuşları koruyan ve onaran yapılar icat ederek buna cevap verme kapasitesinden oluştuğunu söyleyebiliriz. Ve nihayet, kopuş temayülüne direnebilen bağlar olduğu umudunu koruyarak… Bütün insan ilişkilerinin kararsızlığa ya da yokoluşa adanmış olduğu fikrini kabullenemeyiz. Her şeyin geçici ve müphem göründüğü bir zamanda, kalıcı bağlar da bu kadar değerli. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar