Taha Akyol ile söyleşi: YSK kararı, hukuk ve demokrasi

Karar gazetesi yazarı Taha Akyol ile YSK’nın İstanbul seçimlerini iptal kararının hukuki ve siyasi yönlerini; yeni parti söylentilerini ve medyanın durumunu konuştuk.

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

RUŞEN ÇAKIR: Merhaba, iyi günler. Karar gazetesi yazarı Taha Akyol konuğumuz. Kendisiyle 23 Haziran’ı konuşacağız, tabii ağırlıkla da 6 Mayıs’ı konuşacağız. Hoşgeldiniz Taha Bey!

TAHA AKYOL: Hoşbulduk!

Tam sizin günleriniz aslında; hem siyaset üzerine yazan bir gazetecisiniz, hem de hukukçusunuz. Çok eskiden siyasetçiliğiniz de var ama…

Evet, 12 Eylül öncesinde MHP’de Genel İdare Kurulu üyesiydim.

Şunu sorayım: Bugün YSK Başkanı bir açıklama yaptı, birçok açıklama yaptı. “Gerekçeli karar için arkadaşlarım üzerinde çalışıyor” dedi, İstanbul seçimlerinin iptali kararı için. Ben sizin yazdıklarınızı da okudum. Biliyorum ki siz bu konuda bayağı eleştirelsiniz. Ne bekliyorsunuz? Ne yazabilirler? Gerekçeli kararı nasıl gerekçelendirebilirler?

Ben de yazımda, “Merak ediyorum, nasıl yazacaklar?” diye söylemiştim. Çünkü hukukta “içtihat” kavramı çok önemliyse –ki çok önemlidir–, daha önceki içtihatlarını, daha önceki kararlarını geçersiz saymadan yeni bir yorumla, “Bizim İstanbul seçimlerini iptal etmemiz hukuken doğrudur” diyen bir gerekçe yazamaz. Ancak eski içtihatlarını değiştirirse o vakit gerekçe yazar. O vakit de, “Niye eskiden öyleydi de şimdi böyle?” diye bir soruyla muhatap olur. Hem AİHM kararlarında hem bizim AYM kararlarında, yargı organlarının, kamu kurumlarının vereceği bütün kararlarda ilgili ve yeterli gerekçe yazılmasını zorunda kılıyor, meşruiyet sebebi sayıyor. İlgili ne? Edebiyat yapmayacaksın, doğrudan olayla ilgili olacak. Yeterli ne? Veriler yeterli olacak. Şimdi bu açıdan baktığımızda YSK’nın İstanbul olayına ışık tutan yerleşmiş iki tane içtihadı vardır. Ondan önce şunu belirteyim: Büyükçekmece’de, Maltepe’de oyların çalındığı, sahte seçmen vs. hepsi reddedildi, böyle bir şeyin olmadığı tescillenmiş oldu. Nitekim Sayın Binali Yıldırım da hiçbir problemin olmadığı anlamında bir açıklama yaptı. Dolayısıyla, “Hırsızlık yapıldı, oylar çalındı” şeklindeki ifadeler retorik, bunların hukukî anlamı yok. Hukukî açıdan baktığımızda –biraz önce söyledim– YSK’nın İstanbul seçimlerine ışık tutan iki tane yerleşmiş içtihadı var: Bunlardan birisinde Bursa’nın Kemalpaşa ilçesi konusunda seçimlerin yenilenmesi için İYİ Parti’nin yaptığı itiraz üzerine YSK diyor ki: “Evet, sandıkların teşkilinde hatalar olabilir. Yani kamu görevlisi yerine sivil, işçi, memur, belediye görevlisi falan konulmuş olabilir. Fakat buna itiraz süresi 2 Mart’’ı geçti”. Bu karar Burdur kararında da var, birçok yerde bu karar var. Demek ki YSK yerleşik içtihadına göre seçim kurullarındaki ilçelerde, mahallelerde kurulan sandık kurullarındaki yönetim hatalarına 2 Mart’a kadar itiraz edilmeliydi, 2 Mart’tan sonra, evet, o hata olsa bile itiraz edilemez. Şimdi İstanbul’a dönüyoruz; İstanbul’da 2 Mart’tan ne kadar…

Nisan mı, Mart mı?

2 Mart’ta kesinleşmişti. Yani YSK diyor ki: “Seçim yapılmadan önce 2 Mart tarihine kadar partilerin YSK’ya veya il-ilçe seçim kuruluna başvurarak falanca mahalledeki sandık kurulları yanlıştır diye itiraz etmesi lazım”. 2 Mart’ı geçtikten sonra artık 3 Mayıs’tan itibaren itiraz edilemez; ama İstanbul’da itiraz edildi ve YSK tarafından kabul edildi. Şimdi İstanbul’da sandık kurullarının hatalı teşkil edildiği, içinde bankadan adamlar, kamu görevlisi olmayanların bulunduğu şekildeki itiraz, YSK’nın daha önceki içtihatlarına göre 2 Mart’a kadar yapılmadı. Şimdi dönüp “İstanbul’da 2 Mart’tan sonra da olabilir” derse, “Niye o zaman öyleydi, niye o zaman böyleydi?”yi hukuken izah etmesi lâzım. Yoksa siyasî spekülasyonlar olur. İkinci içtihat; diyelim ki sandık kurulu hatalı. Orada kamu görevlisi olmak yerine falanca bankanın muhasebecisi getirilmiş ve sandık kurulu başkanı yapılmış. Peki yapan kim? YSK yargıcı. Onaylayan kim? YSK’nın kendisi. Şimdi diyorsun ki: “Ben bunu burada iptal ederim”. YSK’nın daha önceki içtihadı ise mühürsüz oy pusulasıydı. Mühürsüz oy pusulası konusunda benim o zaman Hürriyet gazetesinde, “Bu bir hukukî kanaattir, kastî bir yanlış değildir YSK’nın yaptığı” diye yazım oldu; o vakit muhalefet beni çok eleştirdi. YSK diyordu ki: “Mühürsüz oy pusulalarına mühür basmak, sandık kurulu başkanının görevi”. Vatandaş o mührü basıp basmadığını bilmez, vatandaşın kusuru yok. Mühürlenmesi unutulan o zarfın içinde filigranlı oy pusulası ve mühürlü oy pusulası varsa, vatandaş da düzgünce oyunu kullandıysa, sandık kurulunun hatası vatandaşa yüklenemez, bu içtihat. Şimdi İstanbul’da döneceksiniz diyeceksiniz ki: “Sandık kurulu başkanı kamu görevlisi değil, ben bunu iptal ediyorum”. Peki burada vatandaşın suçu ne?

Burada tam Haşim Kılıç benzer bir şey söylemişti. Kendi yaptıkları hatayı seçmenin seçme hakkını elinden alarak…

Haşim Kılıç’ın son derece değerli bir yargıç olduğunu hepimiz biliyoruz. AYM’de görev yaptığı bütün dönemler boyunca daima özgürlüklerden yana oldu. Hatta bu iktidar partisinin, AKP’nin kapatılması için açılan ve hukuk tarihine kara leke olan kapatma davasında Haşim Kılıç tek başına muhalefet etti, bunların hepsini biliyoruz. Türban kararlarında Sacit Adalı ve Haşim Kılıç, her zaman, “Türban yasağı temel insan haklarına aykırıdır” diye muhalefet ettiler; şimdi de bunun için bunu söylüyor. Ben de aynı kanaatteyim. Demek ki sandık kurulundaki bir hata vatandaşın oyunun geçerliliğini etkilemez. Bu YSK’nın yerleşik içtihatlarından biri. Şimdi dönecek, gerekçe yazarken diyecek ki: “Yok, İstanbul’da etkiler”. Neden? Çünkü iptal edilebilmesi için –işte bu tam kanunsuzluk diyorlar, o kanunda yok ama hukukî bir kavram– “Sandık kurulu başkanı seçim sonuçlarını etkileyeceğinden iptal ediyorum” diye yazacak. Şimdi burada bir başka problem karşımıza çıkıyor: Sandık kurulu yanlış, bunun seçim sonuçlarını nasıl etkilediğini göstermen lâzım gerekçede. Şimdi, ben sandık kurulu başkanıyım, belediyede çalışan işçiyim, bankada çalışan bir görevliyim, beni sandık kurulu başkanı yapan ilçe seçim kurulu başkanı olan yargıç, onaylayan da Ankara’da YSK. Ruşen Çakır da geldi dürüstçe oyunu kullandı, benim kim olduğumu bilmez bile. Ben kamu görevlisi değilim diye Ruşen Çakır’ın oyunu niye iptal ettiğini yazacaksın bir, ikincisi de benim seçim sonuçlarını nasıl etkilediğimi yazacaksın. Yani “Çalındı” diyorlar ya, kanunen kamu görevlisi olmayarak sandık kurulu başkanı yapılmış olan kişilerin seçim sonuçlarını nasıl etkilediğini yazacaksın. Binali Yıldırım’ın oyunu Ekrem İmamoğlu’na yazmışlar diye bunu ispat ederse, sandık kurulu başkanı kim olursa olsun itiraz edilir. Ama ispat edemezsen bu havada kalan bir iddia olur.

Sandıklarda sadece sandık kurulu başkanı yok; partilerin temsilcileri var vs.

Zaten Ruşen Bey, bunu hatırlattığınız iyi oldu; bu çok önemli olduğu için ayrıntılara giriyorum. Bu mühürsüz oy pusulalarının geçerli olacağına dair YSK’nın verdiği karar da aynen bunu söylüyor. Diyor ki: “Orada diğer partilerin temsilcileri var”. Diğer partilerin göz önünde oy kullanılıyor, sayımlar yapılıyor. “Mühürsüz oy pusulasında bir sahtekârlık olsaydı, onlar itiraz ederdi” diyor. Şimdi de sandık kurulu başkanı kamu görevlisi değil; iktidar partileri usûlsüzlük yapıyorsa CHP itiraz ederdi, CHP AK Parti’lilere itiraz ederdi. Ben her zaman hukukî makamlara özenmişimdir, büyük saygı duymuşumdur; ama asla şimdi YSK’da bir üye olmak istemezdim.

Peki oradan şuna gelelim, daha önce sizi burada konuk ettiğimizde de yine hukuk ve hukuk devleti konuşmuştuk: Türkiye’de hukuk devleti konusunda çok ciddi sorunlar var, erkler ayrılığı konusunda çok ciddi sorunlar var ve YSK’nın da bir son örnek olarak özellikle kamuoyunda, diyelim ki iktidar yanlısı olmayanların gözünde siyasî bir karar verdiği düşüncesi var. Siz de katılır mısınız?

Şimdi, gerekçeyi okumadan bir hukukçu olarak benim ihtiyatlı, dikkatli konuşmam lâzım. Ama ben İstanbul seçimlerinin iptalini YSK’nın yerleştirdiği içtihatlara, hakları dayalı hukuka aykırı buluyorum. Bunun üzerindeki siyasetin etkisi, bu konuda somut delil olmadan tahminlerle, o makamda oturan insanları, “Siyaseten karar verdiniz” diye suçlamak istemem. Ben, yargıç nasıl kararıyla konuşursa, bir hukukçu olarak ben de kararlar üzerinde konuşmak istiyorum.

Ama bu tabii ki sizin de Türkiye’deki hukuk devleti ve demokrasi konusundaki bakışınız herhalde…

Muhakkak, muhakkak Ruşen Bey. Sadece bu olay değil; Türkiye’de genelde kamu kurumlarının üzerinde siyasî etkinin çok fazla olduğu konusunda Merkez Bankası da dahil olmak üzere bu bizim üyesi olduğumuz Avrupa Komisyonu raporlarına, Venedik komisyonu raporlarına geçmiş olan bir olay. Yani, “Bunlar zaten bize düşman, bunlar Haçlı” falan deyip içeride bir söylem geliştirebiliriz, ama “Türkiye güvenli liman, gelin buraya paranızı yatırın” dediğimiz adamlar da bunlar.

Peki, seçimden önce şöyle bir şey vardı, hatırlayalım: Cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere Ankara’yla uğraşıyorlardı, daha doğrusu Mansur Yavaş’la. Mansur Yavaş’ın aleyhine açılan bir dava üzerinden. Ama sonra Ankara meselesi kapandı, çünkü İstanbul’a yoğunlaştılar. Sanki şöyle bir husus vardı: Ankara’yı kaybetme ihtimali yüksek olduğu için bu önlem alınıyordu.

Bir de oy farkı yüksekti.

Ama İstanbul’u kaybetmeyi düşünmüyorlardı gibi bir husus oldu. Siyasî iktidarın tabii başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere İstanbul’a bu kadar yoğunlaşmasını siz neye bağlıyorsunuz? Çok değişik bir şey var tabii; kendisinin 25 yıl önce gerçek çıkışını orada yapması ve 25 yıl boyunca muhafaza etmeleri ve İstanbul Belediyesi’nin bütçesi vs. Siz nasıl bakıyorsunuz?

Ben de bunlara bağlıyorum; yani İstanbul, Adalet ve Kalkınma Partisi için hakikaten manen fevkalâde önemli. Bunun AK Parti’nin tarih anlayışı bakımından, “İstanbul’un fethi” kavramının, “fethi mübin” kavramının rahmetli Erbakan’dan itibaren bu hareket için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. İkincisi Tayyip Bey siyasî kariyerine hakikaten İstanbul’da başladı. İstanbul belediye başkanlığındaki başarısı –işte, akmayan suları akar hale getirmesi, çöpleri toplaması falan– bu ona belediyenin ötesinde bir yol açtı. Ayrıca İstanbul Türkiye’de millî gelirin kabaca üçte birini üreten, eğitimlilerin en fazla olduğu, sanayinin en fazla olduğu, iş hayatının en fazla olduğu, dünya finans merkezi yapılmak istenen, yani “Londra ve İstanbul” denilmesi için çalışılan bir yer. Yani burada bunu kaybetmek manen ve siyaseten çok ağırdır. İkincisi de belediye bütçesi tabii. Yani milyarlarca lira… neredeyse bir küçük devlet bütçesi, Avrupa’daki bir küçük devletin bütçesi. Bu bütçenin şeffaf olması lâzım, bu bütçenin yatırımlarının Avrupa standartlarına göre ne ölçüde şeffaf, rekabet şartları içinde yapıldığı, bu bütçede yapılan yardımların siyasî tercihlere göre mi yoksa objektif önceden belirlenmiş ve ilan edilmiş birtakım şartlara göre mi yapıldığı gibi ciddi problemler var. Bu konuyu biliyorsunuz İmamoğlu araştırmak istedi; veri tabanının elektronik kopyasını almak istediğinde mahkeme kararıyla bu durduruldu. Halbuki, mesela Mansur Yavaş Ankara’da çok iyi bir örnektir, her şeyin şeffaf olması. Ben şunu da belirteyim — önümüzdeki günlerde kanunî, hukukî gerekçeleri yazacağım: İmamoğlu’nun İstanbul Belediyesi’nin veri tabanına ulaşma çabasının mahkeme tarafından durdurulmasını da yadırgadım bir hukukçu olarak. Çünkü kamu kaynakları zaten şeffaf olmalı. Öyle değil mi? Bütçe hakkı demokratik, demokrasi deyince bunun a-b-c-d’ki a harfi bütçedir, oradan çıktı biliyorsunuz, bütçedir; bütçe kontrolü, bütçenin ve kamu kaynaklarının kullanılmasının, kamu tarafından denetlenmesi… Bunların bırakın, mahkeme kararıyla seçilmiş bir belediye başkanına iletilmesinin durdurulmasını bırakın; öyle bir şey olmadan kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığının açıklanması lâzım. Bunların hepsi siyaseten hakikaten fevkalâde önemli tabii.

Peki siz, Taha Akyol olarak Ekrem İmamoğlu’nun kazanabileceğini düşünüyor muydunuz? Yoksa sürpriz mi oldu sizin için?

Valla bıçak sırtı diyordum. Bir gün oluyordu, “Binali Bey kazanacak” diyordum, bir gün oluyordu, “Ekrem Bey kazanacak herhalde” diyordum; bıçak sırtı olarak düşünüyordum, sonuçta da bıçak sırtı çıktı — yani 13-14 bin oy.

Siz Beylikdüzü Belediye Başkanı iken tanıyor muydunuz? Ben tanımıyordum şahsen.

Ben de tanımıyordum, ismini hiç duymamıştım. “İstanbul Belediye Başkanı kimler olacak?” deyince adı geçmeye başladı. “Güçlü adaylardan biri mi acaba?” diye dahi düşünmedim; şahsen hiç karşılaşmadık, telefonla bile bir görüşmemiz olmadı. Fakat onu yakından tanıyanlar Turgut Özal tipinde bir politikacı olduğunu, zaten babasının MHP ondan sonra da rahmetli Turgut Özal’ın partisi Anavatan Partisi’nde çalıştığını — yanılmıyorsam hatta kendisi de bir ara sanıyorum Mesut Yılmaz zamanında –yanılıyor olabilirim, bunlar ayrıntılar– çalışmış. Zaten tipi de öyle, yani bu klasik CHP’li deyince Türkiye’de tecessüm eden, törensel bir tip vardır, öyle birisi değil, AK Parti deyince zihnimizde tecessüm eden tip vardır, muhafazakâr tarafı ağır basandır bu tipin. Ekrem Bey de Turgut Özal’ın tipinde yani muhafazakâr değerleri olan ama özel hayatında, davranışlarında daha liberal, daha geniş kesimlerle temas kurmaya çalışan bir tip olarak ortaya çıktı. Bir taraftan AKP’nin İstanbul’da yürüttüğü çok ağır propagandanın ben bir ölçüde geri teptiğinin kanaatindeyim. Over dose, fazla doz etkisinin olduğu kanaatindeyim. Bir de kendisinin genç, sıcak, alnı secde gören, ağzı Kur’an okuyan birisi olması, onu birdenbire ilgi odağı haline getirdi.

Burada özellikle AKP’liler seçime itiraz ederken şöyle bir argüman söylüyorlar ki galiba rakamlar da doğru: “İlçelerde AK Parti adaylarına oy verenlerin büyükşehirde bir kısmının AK Parti’ye vermediği, Ekrem İmamoğlu’na”…

Öyle anlaşılıyor, öyle anlaşılıyor.

Seçmenin nasıl bir şeyi olmuş olabilir burada sizce?

Şimdi bu konuda bizatihi Adalet ve Kalkınma Partisi’ni destekleyen kalemlerin yazdıklarını hatırlamalıyız. Bunların içerisinde “Yahu medyayı o kadar kontrol altına aldınız ki, artık bizim tabanımız bile işin aslı nedir diye muhalif yayınları okuyorlar” diye yazılar yazıldı Yeni Şafak gazetesinde, hatırlıyoruz öyle değil mi? Yani bütün bu duygularla, ekonominin etkisi ile AK Parti tabanında eli Altı Ok’a evet demeye gitmeyen, “Ama artık yahu siz de kendinizi toplayın, artık bu kadar da olmaz” da diyen bir kesimin oy vermeye gitmediği anlaşılıyor. İşte şimdi belirleyici olan bu. İstanbul’da bir milyon civarında seçmenin sandığa gitmediği, bunun yarıya yakın kısmının belediye seçimlerinde ilçelerde Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy verdiği ama büyükşehirde oy vermediği, öteki kesimin ise zaten ilgisiz seçmenler olduğu. Şimdi önümüzdeki 23 Haziran seçimlerinde bütün mesele Adalet ve Kalkınma Partisi, kendisine soğuk davrandığını ifade etmek üzere, mesaj vermek üzere belediye meclisinde oy verip de büyükşehir belediye başkanlığında oy vermeyen bu seçmenin ne kadarını sandığa getirecek?

Siz ne düşünüyorsunuz?

Çok stratejik. Öbür taraftan da İmamoğlu’nun alamadığı ama bu seçimde acaba alabilir mi diye, hatta büyük bir ihtimalle alır umuduyla bakılan mesela Demokratik Sol Parti’nin oyları –30 bin civarında– bu tür şeyler var. Yani şu anda ben bir şey diyemem.

Mesela Saadet Partisi biliyorsunuz şey yaptı, adayını tekrar koydu, düşündüler taşındılar. Benim bildiğim şu: Saadet Partisi yönetimi İmamoğlu’nun seçilmesini istiyor. Ama Saadet Partisi adayının İmamoğlu lehine çekilmesi gibi bir olay olması durumunda bu tabanıda ters tepebilir diye bir düşünceye kapılmış olabilirler. Aslında çok ilginç bir olay yaşanıyor orada. Aynı kökten gelmiş iki taban, birisi tabii çok daha büyük; ama sonuç olarak İstanbul seçimlerinde onların da 121 bin oyları vardı. Bayağı bir etkili olacaklar.

Tabii.

Siz ne dersiniz? Saadet Partisi tabanı ile AK Parti tabanı iyice ayrıştı mı? Yoksa hâlâ bir…

Şimdi taban açısından bir şey söyleyemem ama tavanda, iki tarafın da tavanındaki söyleme baktığımızda iyice ayrışmış. Mesela Sayın Karamollaoğlu’nun kuvvetler ayrılığını vurgulaması beni son derece memnun ediyor. Bundan son derece memnuniyet duyuyorum. Çünkü bu kuvvetler ayrılığı kavramı maalesef Türkiye’deki bütün kesimler için yeni bir kavram. Yani biz Atatürk ilke ve inkılapları diye ders okuturken, bunun mitinglerini yaparken hiç aklımıza kuvvetler ayrılığı geldi mi? Gelmedi. Şimdi bu kesim kuvvetler ayrılığına ihtiyaç hissediyor. Bu iyi bir gelişme. Öbür tarafta, benim de içinde bulunduğum sağ kanattaki fikir hareketleri yahut siyasî hareketlerin de aklına gelmedi. 1949 yılında Milli Şef İsmet Paşa’nın Polatlı’da yaptığı bir konuşma var. Nisan ayı, yani seçimlerden belki bir ay önce falan diyor ki: “1924 Anayasası bu ülkeye çok büyük hizmetler yaptı. Fakat artık zamanını doldurdu. Bizim yeni ve demokratik bir anayasa yapmamız lâzım.” Kaynağını da gösteriyor. 1949 yılında Milli Şef İsmet Paşa’nın Polatlı’da seçimlerden 20 gün-25 gün evvel yaptığı bir konuşma. O sırada Menderes ve Celal Bayar da “Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var” diye konuşuyorlar. Kuvvetler ayrılığı kavramı pek geçmese bile artık böyle içinde Altı Ok’un yer aldığı bir parti devleti anayasası ile yürünemeyeceğinin farkında. Ama iktidara gelince Demokrat Parti hiç anayasa değişikliğine teşebbüs etmedi. Demokrat Parti’nin 10 yıllık iktidarı boyunca anayasanın, 1924 Anayasasının ikinci maddesinde Altı Ok yer aldı. Altı Ok’la kıyasıya bir kavgaya girdiler, ama Altı Ok’u anayasadan çıkaralım, kuvvetler ayrılığı istikametinde bir anayasa değişikliği yapalım demek akla gelmedi. Bu bizim siyasî kültürümüzde aslında hukukun ne kadar siyasetin gölgesi altında kaldığını gösterir. Bizde milliyetçilik hareketleri, sosyalist hareketler, Atatürkçü hareketler, solcu hareketler, liberal hareketler, Demokrat Parti türü merkez sağ hareketler; bunların literatüründe Ali Fuat Başgil gibi birkaç büyük ismi istisna edersek, siyasî söylemlerinde kuvvetler ayrılığı yok. Yeni yeni geliyor. İşte ben bu yüzden Milli Görüş geleneğini temsil eden Sayın Karamollaoğlu’nun kuvvetler ayrılığından çok vurgulu bir şekilde, inandıran, samimiyet taşıyacak şekilde kuvvetler ayrılığı vurgusu yapmasından çok memnun oluyorum. Hatırlayacaksınız Sayın Erdoğan Karamollaoğlu’nu çağırdığında “Beraber seçimlere girelim, ittifak yapalım” diye, Karamollaoğlu çıktığında, “Bizim için temel prensip kuvvetler ayrılığıdır. Bu noktada anlaşamıyoruz, anlaşamadık” gibi şeyler söyledi.

Peki Devlet Bey’den biraz söz etsek. İstanbul seçiminin yenilenmesinde belki de Erdoğan’dan daha fazla ısrarcı oldu Devlet Bahçeli. Kendi adayları yok…

Öyle mi? Yoksa Sayın Erdoğan, cumhurbaşkanı vasfını da düşünerek bu konuda ön plana çıkmamayı mı tercih etti? Onu bilmiyorum. Ama Devlet Bahçeli’nin iktidar politikaları üzerinde son derece etkili olduğu, İstanbul seçimlerinin Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından gündemin temel maddesi olarak iptalinin alınmasında Devlet Bahçeli’nin çok etkili olduğu açıkça ortada.

Abdullah Gül’ün YSK kararına çıkışı beni şaşırttı. Beklemediğim kadar sertti. Ne dersiniz?

Sayın Abdullah Gül’ün YSK kararını eleştirmesi beni şaşırtmadı. Ama dediğiniz gibi üslûbundaki çok net, çok tavırlı ifadesi Abdullah Gül’ün genel dozuna göre kamuoyunda bir sürpriz etkisi yaptığı doğru. Şimdi Ruşen Bey, Sayın Abdullah Gül ile Sayın Tayyip Erdoğan arasında görüş ayrılıkları yeni değil. Bu olayla sınırlı değil. Ta sistem meselesinde Abdullah Gül defalarca parlamenter sistem diye vurgu yaptı. Sayın Erdoğan başkanlık sistemi diye vurgu yaptı. “Türk usûlü başkanlık olmaz” sözü Abdullah Gül’e ait, “Bal gibi olur” sözü de Sayın Erdoğan’a ait. Bu fevkalâde önemli. Yani bir orman kanununun, trafik kanununun falanca maddesini tartışmıyorsunuz. Türkiye’nin nasıl iyi veya kötü yönetileceği konusunda sistem problemleri tartışıyorsunuz. Birisi diyor ki: “Türkiye başkanlık sistemi ile, hele de Türk usûlü denilen başkanlık sistemiyle iyi yönetilemez”. Öteki de diyor ki: “Hayır, bal gibi, gayet iyi yönetilir.” Bu bir prensip ihtilâfıdır. Ve ben bu tür fikir ayrılıklarını gayet tabii buluyorum. Bunlar ihanet falan değildir. Türkiye hangi sistemle veya falanca sistemin ne tür dizayn edilmesiyle iyi mi yönetilir kötü mü yönetilir meselesi vatanî bir sorumluluktur, sosyal bir sorumluluktur, siyasî bir sorumluluktur. Aynı zamanda ahlâkî bir sorumluluktur. Ben falanca sisteme inanıyorum, bu benim ahlâkî, millî bir sorumluluğum. Ama senin hatırın için veya emir geldi diye bu kanaatimi bırakıp o tarafa geçeceğim. Bu beklenmemeli. Bu siyasî etik kurallarına aykırı. Ya da Tayyip Erdoğan Türkiye’nin başkanlık sistemiyle, şimdiki cumhurbaşkanlı hükümet sistemiyle daha iyi yönetileceğine inanıyor; ama Abdullah Gül veya partide birileri buna itiraz ediyordu diye bundan vazgeçsin. Bunu beklemek de siyasî ahlâka uygun değil. Peki demokrasinin bu konuda yolu nedir? Kurullar toplanır, tartışır, karar verir. Böyle bir mekanizma olmadığı için… aralarındaki görüş farkları… Merkez Bankası konusundaki görüş farklarını da biliyoruz. Sayın Ali Babacan’la da, Ahmet Davutoğlu’yla da Merkez Bankası konusunda Sayın Cumhurbaşkanı farklı düştü. Dolayısıyla Sayın Gül’ün bu son açıklaması uzun bir süredir devam eden görüş farklarının bu YSK’nın iptal kararıyla daha net ifade edilmesine…

Eski tâbirle billûrlaşması.

Daha eskiye gidelim, tebellür etmesi.

Peki bekliyor musunuz yeni partiler?

Valla, söyleniyor; yani hem Ali Babacan liderliğinde, Abdullah Gül tarafından da bir tür ağabeylik yapılan bir partinin kurulacağı. Bunlar medyaya da yansıdı, gazetelerde de çıkıyor. Hem de Davutoğlu tarafından kurulacağı ifade ediliyor.

Davutoğlu da bir çıkış yaptı, ama Abdullah Gül’ün çıkışına göre biraz daha yumuşak ve dolaylıydı; ama yine de o da bir şey söylemeyi…

…daha ayrıntılıydı. Abdullah Gül’ünki daha billûrlaşmış, daha kısa; Davutoğlu’nunki daha ayrıntılı, 45 madde halinde Twitter‘da. Davutoğlu ayrıca bir de manifesto yayınladı. Ben o manifestoyu –Sayın Davutoğlu’na karşı oluruz, antipati duyarız, severiz sevmeyiz ayrı konu ama– o manifestoda yaptığı tespitlerin çok önemli olduğu, ciddiye alınması gerektiği kanaatindeyim. Kuvvetler ayrılığı ile ilgili Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin şu iki yıla yakın dönemdeki uygulamasının bir muhasebesini çıkarmasına dair…

MHP’yle işbirliği ile ilgili…

MHP’yle işbirliğine dair söylediği sözler, temel politikaları eleştiren sözlerdi. Dolayısıyla temel politikalarda bir görüş farkının çıktığı anlaşılıyor.

Taha Bey, bu sizin de yazdığınız Karar gazetesi bayağı uzun zamandır yol alıyor. Ve mesela orada da, ben yakından takip ediyorum –yazanların çoğu da arkadaşım–; son günlerde özellikle YSK kararı ile beraber orada da artık daha açık, net ve yani tıpkı Abdullah Gül’de söylediğimiz gibi, sadece orada değil, başka yerlerde de, sosyal medyada da, AKP’ye yakın çevrelerdeki ya da içindeki çevrelerdeki itirazların, şikâyetlerin, eleştirilerin daha sistemli, daha açık ve daha doğrudan yapılır olduğunu gördük. Bu bir rastlantı olmasa gerek. Sizce bu neyin karşılığı?

Şimdi benim merkez medyada çalıştığım Tercüman gazetesi, arkasından Doğan Grubu’nun, Sayın Aydın Doğan, Milliyet gazetesi ve Hürriyet gazetesi’nde hiç oturulup, “Şu konuda şöyle bir politik tavır alalım” görüşmesi yapılmadı. Hiç böyle bir talimat gelmedi. Bunu tarihe geçsin diye, tarihe tanıklık etmek üzere söylüyorum. Karar gazetesinde de kesinlikle ben yazmaya başladığımdan itibaren ne Genel Yayın Müdürü, ne Mustafa Karaalioğlu, koordinatör, “Ya, şu konuda şöyle karar alacağız, şöyle bir tavır alacağız” diye bir şey hiç söz konusu olmadı. Bu anlattığınız olay doğru; fakat olayların getirdiği bir sonuç.

Ben de tam onu soruyorum. Olayların gelişimi ne söylüyor bize?

Şimdi, İstanbul seçimleri: İstanbul seçimleri konusunda sanıyorum en dikkate değer yazıları yazan birkaç kişiden biri benim, hukukçu olduğum için. İstanbul seçimleri böyle olmasaydı ben o yazıları yazmayacaktım. Ama yazınca, “Bak, yazmaya başladılar” deniyor. Hayır, “yazmaya başladılar” değil. Yazmam gereken, sustuğum takdirde hukukçu kimliğimi inkar etmem demek olan bir durum ortaya çıktı. Ben de İstanbul seçimlerinin iptal edilmesini eleştiriyorum.

Peki, bir ara şey söylediniz demin, hani kendi partilileri başka mecraları okuyorlar. Siz yakın bir zamana kadar Hürriyet‘teydiniz ve merkez medyanın içindeydiniz. Kaldı mı merkez medya? Siz mesela merak edip o gazeteleri okumaya…

Sedat Ergin benim değer verdiğim kaliteli bir yazardır. Onu muhakkak okuyorum. Ama tabii eski ilgim kalmadı.

Yani şu anda çünkü çok garip bir durum var. Mesela normal şartlarda bir ana akım medya olur, bizim gibi kurumlar da kendilerine medya sahasında bir yer açmaya çalışırlardı; ama öyle bir şey oldu ki, ana akım medya ortadan kalktığı için, normalde ana akımın yapması gereken işleri bile üzerimizde görür olduk.

Yani bu ana akım medya dediğimiz şeyde Yüksek Seçim Kurulu’nun kararı üzerine doyurucu, tatminkâr bir sürü hukuk müzakeresi yapılmadı, bunu görüyoruz. Ayrıca ana akım medya yöneticilerinin kendileri de tirajların kaybının, reyting kaybının vahim durumda olduğunu yazdılar, söylediler. Yani bunu Ruşen Çakır’la Taha Akyol’un söylemesine gerek yok. Zaten bunlar söylediler. Evet, bütün dünyada basılı medyada, dijital medya karşısında bir gerileme var. Ama bizdeki gerileme değil, erime şeklinde. Neden? Yıllardan beri güvenini kazandığın okuyucuya tornistan edince okuyucun da o güveni bırakıyor. Burada demokrasi çok büyük bir tehlike karşısında. O da dördüncü kuvvet denilen medyanın atomize olması.

Peki buradan nasıl çıkacağız, çıkabilecek miyiz?

Çok zor. Türkiye’nin yeniden merkez sağda ve merkez solda ana akım medyalara sahip olması, o medyaların haberde dürüst davrandıklarına dair güven vermesi, o medyadaki kalemlerin felsefi tavırlarına dair istikrarlı bir şekilde bir güven meydana getirmesi çok zor. Ama şunu maalesef derin bir üzüntüyle söylüyorum: Türkiye’de medya atomize oluyor. Atomize olan bir medya dördüncü kuvvet olamaz. Ben burada onu söylerim, o orada onu söyler, o internet sitesinde onu yazar, belki şu tweet’i atar. Bunlar atomize. Halbuki Anayasa Mahkemesi’nin bir kararı var. Basın ve ifade hürriyeti diğer özgürlüklerden daha önemlidir. Roosevelt’in de böyle bir sözü var, belki ondan etkilenmişlerdir. “Çünkü” diyor, “basın ve ifade hürriyeti gerektiğinde parlamentoyu kamuoyunun denetlenmesini sağlar.” Yani parlamentoda şu oldu, şu yolsuzluk soruşturması reddedildi, kabul edildi falan. Bunları söyleyeceksin veya söylemeyeceksin. Türkiye’de medya, maalesef yasama, yürütme, yargıdan sonra kamuoyu adına dördüncü kuvvet olması gerekirken, atomize oluyor.

Taha Bey son bir soru sorayım ve size teşekkür edeyim: Spekülatif bir şey olacak ama, “Normalde dört buçuk yıl seçim olmayacak” deniyor. Siz de bu kanıda mısınız? Gidişat…

Ben bu kanıda olduğumu söyleyemem. 23 Haziran’dan sonraki bir 10 günü görmemiz lâzım.

Evet, Taha Bey, çok sağolun. İkinci kez sizi konuk ettik, çok güzel oldu. Küçük bir arızamız oldu ama, oluyor artık bizde. Evet, Karar gazetesi yazarı Taha Akyol’la YSK kararını, İstanbul seçimini, biraz da medyayı konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar