Dejavu! Film aynı, 25 yıl sonra oyuncular değişti

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul seçimlerine birkaç gün kala CHP adayı Ekrem İmamoğlu’na çok sert saldırıyor, kendisini tehdit ediyor. Tıpkı 25 yıl önce kurulu düzenin temsilcilerinin RP’li Erdoğan’a yaptığı gibi. Bu strateji Erdoğan’ın krizini çözmesine yardımcı olur mu?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Bugün Fransızca bir kelimeyle karşınızdayım. Aslında Türkçe yazılışına baktım farklı farklı yazılışlar var, ama en çok kullanılan yazılış, dejavü birlikte yazılıyor. Ama normalde bu “déjà vu”dür, Fransızca okutulan bir liseden mezun birisi olarak söyleyebilirim ve ayrı yazılır. Aslında buradaki anlam “daha önce görmüş olmak”. Bu, dilimize de çok yerleşti, İngilizce ve diğer dillerde de Fransızca’dan yerleşmiş bir kavram. Ama ben bunu tabii ki siyasete uyarlayacağım ve şu anda yaşananların tam bir dejavü olduğunu söyleyeceğim. 25 yıl öncesine, yani Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul belediye başkanı seçildiği an ve sonrasında başına gelenler, başına getirilmek istenenler ve sonra yaşananlar. Şu anda film aynı film, ama oyuncular değişmiş durumda. İlginç olan, Recep Tayyip Erdoğan dün kendisine yapılanı, yapılmak isteneni bugün Ekrem İmamoğlu’na yapmak istiyor. Dün nasıl sistem kaybettiyse, bugün kendisi de kaybetmeye bence mahkûm. Evet, görüyorsunuz “Siyasî hayatı bitti” diye Hürriyet gazetesi çok büyük bir mutlulukla böyle bir manşet atmıştı, o zaman belediye başkanıydı. Ama Siirt’te okuduğu şiir nedeniyle aldığı ceza ve “Muhtar bile seçilemez” yazıyordu — ki “Muhtar bile seçilemez” Radikal’de ve Hürriyet’in iç sayfalarında da çok kullanılmıştı ve daha sonra da tabii muhtar bile olamaz denen Tayyip Erdoğan, Türkiye’de en üst mevkiye geldi, parlamenter sistemi başkanlık sistemine değiştirdi ve otoriter bir yönetimi inşa etti, kendisinden ibaret bir yönetimi inşa etti.

Ekrem İmamoğlu’ndan yeni bir Tayyip Erdoğan çıkar mı? Tabii çok spekülatif olur, ama şurası muhakkak: Şu günlerde yaşananlar bize bu eskiyi hatırlatıyor. Mirgün Cabas dün Erdoğan’ın konuşmaları üzerine bir tweet attı ve orada şöyle esprili bir şekilde, “Ya, kaçırdım, muhtar bile olamaz dediler mi?” diye dalgasını geçti — tabii kastettiği, Ekrem İmamoğlu için söylenenler. Karar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Kiraz ise “Birkaç ay Pınarhisar’da yaşarsa –Ekrem İmamoğlu için– her şey tamam olur” dedi. Evet, bu garip bir şey; Erdoğan kendi yaşadığını şimdi başkalarına yaşatmaya çalışıyor ve sanıyor ki zamanında bunu beceremeyen, Erdoğan’ı durdurmayı beceremeyen, altından kalkamayan sistemin yerine kendisi pekâlâ kendisinin başında olduğu sistem adına yeni gelmekte olanı engelleyebilecek. Olabilecek mi? Sanmıyorum. Biraz deşelim:

Her şeyi tekrar tekrar anlatmaya gerek yok; Erdoğan sahalara indi, olaya el koydu çünkü anlaşılan kayıp geliyordu. Nitekim dün KONDA, bugün açıklaması beklenen araştırma sonucunu dün açıkladı ve 9 puanlık farktan bahsediyor Ekrem İmamoğlu lehine. Benim gördüğüm, güvendiğim başka araştırmalar –güvendiğim dedim, çünkü 31 Mart öncesinde aynı kurumların yaptığı araştırmaları görmüştüm ve onlar neredeyse yüzde 100’e yakın derecede isabetli çıkmıştı– 9 puanın da üstünde bir farktan bahsediyor. Haydi, diyelim ki 9 puan değil, 10 puan değil, ama İmamoğlu’nun kazandığı yolunda artık böyle genel bir izlenim oluşmuş durumda. Erdoğan geldi, olaya el koydu ve 2002’den beri Türkiye’yi yöneten, 25 yıldan beri İstanbul’u yöneten –kendisi hep olmasa bile bir şekilde oradaki belediye başkanları üzerinden yöneten– Erdoğan, tekrarlattığı İstanbul seçiminde hiçbir şey söyleyemez oldu. Söylediği şeyler nedir: “Sisi’ye mi oy vereceksiniz, Binali Yıldırım’a mı?” Ekrem İmamoğlu’nu Mısır’ın diktatörü Sisi ile özdeşleştiriyor. Ne alâkası var? Hiçbir alâkası yok. Alâkası olsa dahi, açıkçası Sisi benzetmesiyle Ekrem İmamoğlu’na oy vermekten cayacak tek bir kişi bile olacağını sanmıyorum. Sisi meselesini önemseyen, yani Mursi’yi ve Mısır’daki Müslüman Kardeşler Hareketi’ni önemseyen, onun ölümünden çok üzüntü duyan kesimler zaten herhalde Binali Yıldırım’a oyunu veriyordur. Bunu kullanıyor olmasının sembolik anlamı aslında çok yüksek; o da Erdoğan’ın artık yerel seçimlerde bile üretebileceği bir argümana sahip olamaması.

Uzun bir süre Erdoğan girdiği seçimlerde hep yaptıklarını anlattı, icraat anlattı, verdiği hizmetleri anlattı ve bunların üzerinden seçimleri, kampanyaları inşa etti ve bayağı da başarılı oldu. 2007’deki kampanyasını hatırlıyorum, o kampanya meşhur e-muhtıra üzerine gidilen erken seçimde askere karşı yapılmıştı –Abdullah Gül’ün daha sonra cumhurbaşkanı seçildiği– orada 30’u aşkın ilde Erdoğan’ı mitinglerde izlemiştim. Siyasî konuşuyordu tabii ki, ama konuşmalarının neredeyse üçte ikisi –belki de daha fazladır– yapıp ettikleri ve bunların çoğu da yol, hizmet, okul, hastane vs. idi; gençlere, kadınlara, yaşlılara yönelik götürdükleri hizmetlerdi. Şimdi İstanbul’da yerel seçime gidiliyor –genel seçim de değil, başkanlık seçimi de değil– ve burada yaptığı, tamamen siyasî birtakım çıkışlar ve bu çıkışlar da son derece sert, aynı zamanda tehdit de içeriyor. Nitekim en son Ekrem İmamoğlu’nun –işte bu “Muhtar bile olamaz” lafını oraya benzetiyoruz tabii ki– seçilse bile belediye başkanı olamayacağını, Ordu’daki VİP olayından hareketle ileri sürmeye başladı — ileri sürmek değil aslında, böyle bir meydan okuyuş var, tehdit var. Tabii ki bunu bir şekilde yargıya yönelik bir talimat olarak da görmek mümkün; ama 31 Mart öncesinde benzer bir çıkışı Ankara’da Mansur Yavaş için yapmıştı; 31 Mart’ta Mansur Yavaş seçildi ve Erdoğan’ın o konuyu bir daha gündeme getirdiğini görmedik. 23 Haziran’dan sonra İmamoğlu meselesini gündeme getirir mi? Yani Ordu VİP’iyle ilgili açılan soruşturma vs. ve buradan hareketle, İmamoğlu’nun seçilmesi halinde –seçilecek gibi gözüküyor– yargı eliyle başkanlığını elinden alma yoluna gider mi? Bilmiyoruz, tabii Türkiye bu, olmaz dediğimiz birçok şey oldu, bu da olabilir; ama bunun Erdoğan’ın hiçbir sorununu, Türkiye’nin bir yana, Türkiye’nin zaten hiçbir sorununu çözmüyor ama kendisinin de hiçbir sorununu çözme imkânı yok, çünkü tıpkı 25 yıl önce kendisinin gelişini, yükselişini, sistemin bütün organlarının medyayı da yanına alarak bütün kurumlarının elbirliğiyle, yargısıyla, Meclis’in de bir şekilde dahil olduğu, “sivil birtakım kuruluşlar”ın da dahil olduğu bir şekilde bütün gayretlerine rağmen engelleyemediklerini, en fazla geciktirdiklerini gördük. Ama bu geciktirme neye yol açtı? Normalden daha fazla güçlenmesine yol açtı Refah Partisi hareketinin. Yani Refah Partisi, ardından Fazilet ve nihayet AK Parti’nin daha da güçlenmesine yol açtı. Eğer o 28 Şubatlar, Erdoğan’ın saçma sapan bir şekilde hapse atılması, 28 Şubat gibi olaylar olmasaydı, belki bu hareket yine güçlenecekti, ama bu şekilde güçleneceğini açıkçası hiç sanmıyorum. Yani bir anlamda engellemek istediğiniz hareketi aslında kısa vadede engelliyorsunuz, orta vadede ise ona bir nevi doping yapıyorsunuz. Erdoğan’ın yaptığı da şu anda bu, engellemesi mümkün değil; çünkü Erdoğan artık sözünü tüketti, iktidarı tükeniyor, tabanı çözülüyor, partisi çözülüyor. Muhtemelen 23 Haziran’ın ardından –eğer KONDA’nın dediği gibi bir sonuç çıkarsa hele– herhalde Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu parti çalışmalarını hızlandıracaklardır ve kendilerine yönelik ilgi çok artacaktır. Daha şimdiden biliyorsunuz sosyal medyada falan var, yakın zamana kadar siyasî iktidarın tetikçiliğini üstlenmiş, belki de gönüllü bir şekilde üstlenmiş bazı isimlerin Ekrem İmamoğlu güzellemeleri yaptığını, hatta kendisiyle röportajlar falan da yaptığını görüyoruz — aslında bu bir işaret. Bunun devamı çok ciddi bir şekilde gelecek, hele seçimler eğer dendiği gibi sonuçlanırsa. Yani zaten başlamış olan çözülme, Erdoğan’ın yaptığı en büyük stratejik hatalardan birisi olan 31 Mart İstanbul seçimlerini yeniletme hatasının ardından çok daha hızlanacağa benziyor. Dolayısıyla bu tür tehditleri belki hayata geçirir, belki Ekrem İmamoğlu seçilirse başkanlığını elinden alır vs., ama tıpkı 20-25 yıl önce olduğu gibi hiçbir işe yaramaz, çünkü Türkiye’de artık bir devir kapanıyor. Burada Erdoğan’ın yapabileceği en rasyonel şey herhalde bunun olabildiğince yumuşak ve kendisine de en az zarar verecek şekilde gerçekleşmesini ve tabii ki Türkiye için gerçekleşmesini sağlamak olabilir. Bu anlamda 2015 Haziran seçimleri çok önemli bir fırsattı. O seçimden sonra, Türkiye’de kutuplaşmadan uzaklaşan yeni bir heyecan yaratabilecek bir buluşma gerçekleşebilirdi, Erdoğan bunu engelledi biliyorsunuz, koalisyon hükümetine izin vermedi, ardından tek başına iktidarı aldı, ardından referandum, ardından başkanlık; ama görüyoruz bütün bunların hepsi hiçbir işe yaramadı. Şimdi de aynı şekilde başvuracağı yöntemler, tehditler, Sisi’ye benzetmeler vs. hiçbir işe yaramayacak.

Bu arada tabii çok ilginç şeyler oluyor: Dün televizyon yayınlarında Ekrem İmamoğlu’nu bir şekilde terörle iltisaklı –bu da yeni çıktı biliyorsunuz– göstermeye çalışan bazı gazeteciler bugün Abdullah Öcalan’ın mesaj yollayıp avukatları aracılığıyla HDP seçmenini 23 Haziran’da en azından nötr olmaya çağırmasını bekliyorlar. Yani bu hale kadar düştü, Öcalan’dan medet umanlar da çıktı — ki Selahattin Demirtaş’ın açık bir şekilde Ekrem İmamoğlu’na desteği var; bir taraftan, CHP’nin terörle ilişkisini gösterdiği suçlamasıyla bunu kullanıyorlar; ama diğer taraftan da çok ciddi bir şekilde rahatsız olmuş durumdalar. Bütün bunlar gösteriyor ki, bunların hiçbiri hiçbir şeyi çözebilecek durumda değil; çünkü gerçekten AKP’nin tanımladığı yeni Türkiye artık süresini dolduruyor ve benim daha önce bir yayında söylediğim gibi “yepyeni bir Türkiye” bir şekilde başlayacak. Erdoğan kendisinin mağdur olduğu o geçmişteki filmi hatırlayıp bugünkü filmin de aynı tatsızlıkta, aynı kötü senaryoyla tekrarlanmamasını mümkün kılabilir. Ama şu âna kadar verdiği işaretler kendisinin daha önce denenmiş ve hiçbir şekilde başarıya ulaşmamış olan bu şeyi tekrar denemek isteyeceği yolunda.

Şununla bitirmek istiyorum: 25 yıl önce Erdoğan İstanbul’da belediye başkanlığına gelirken Milliyet gazetesinde muhabirdim; Erdoğan’ın gelmekte olduğunu söylüyordum ve kimse bana inanmıyordu, inanmak istemiyordu, hatta beni Erdoğancı olmakla vs. falan suçluyorlardı. Ama benim yapmaya çalıştığım sadece bir gazeteci olarak işimi yapmak, olmakta olanı ve olabilecek olanı kendimce söylemekti. 25 yıl sonra Erdoğan’ın gitmekte olduğunu söylemeye çalışıyorum ve yine en yakınımdaki insanlar başta olmak üzere –Erdoğan’ı sevenler, reise bağlılık beyan edenler tabii ki bunu kabul etmek istemeyecektir ama– sözüm ona Erdoğan’ın en sert rakipleri, düşmanları, ondan hiç haz etmeyen kesimler –ki 25 yıl önce de öyleydi, Erdoğan’ın geldiğini kabul etmek istemiyordu– nedense şimdi Erdoğan’ı sevmeyenler onun artık iktidarını kaybetmekte olduğunu kabullenmek istemiyorlar, böyle garip bir durum var. Ama 25 yıllık bir şey bu, belki birkaç yıl daha uzar, bilmiyorum, ama benim gözlediğim bu defter kapanıyor ve Türkiye, yeni Türkiye’den yepyeni Türkiye’ye doğru evriliyor.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.  

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar