Açık Oturum (197): İstanbul seçimini yaptı, şimdi ne olacak? Ayşen Uysal, Aydın Selcen ve Erkin Şahinöz

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’un 197. açık oturumunda, Prof. Ayşen Uysal, Aydın Selcen ve Erkin Şahinöz, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın yeniden seçimi ile tamamen biten yerel seçimin ardından iç siyasette, dış siyasette ve ekonomide hangi gelişmelerin beklenebileceğini değerlendirdiler.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope’un 197. Açık Oturumu’nda karşınızdayız. Bu akşam üç konuğumuzla, İstanbul seçiminin ardından iç siyasette, dış siyasette ve ekonomide neler olabileceğini değerlendirmeye çalışacağız. Konuklarımız, Skype bağlantısı ile bize katılan siyaset bilimci Prof. Ayşen Uysal. Hocam hoş geldiniz.

Prof. Ayşen Uysal: İyi akşamlar, hoş bulduk. 

Pişirici: Stüdyoda hemen sol tarafımda Aydın Selcen var. Hoş geldiniz.

Aydın Selcen: Hoş bulduk. 

Pişirici: Ve hemen sağ tarafımda ekonomist Erkin Şahinöz var. Hoş geldiniz. 

Erkin Şahinöz: Hoş bulduk. 

Pişirici: Türkiye, 31 Mart yerel seçimlerini, 23 Haziran’da tekrar edilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimiyle nihayet noktaladı. 31 Mart’ın üzerinden 84 gün geçti. 31 Mart’tan, yeniden ve yeniden oy sayımlarının sonucu 13 bin farkla galip çıkan Millet İttifakı’nın CHP’li adayı Ekrem İmamoğlu, bu kez 806 bin oy farkla Binali Yıldırım’ın önünde seçimi kazandı. Binali Yıldırım’ın erken saatte yenilgiyi kabul etmesiyle, sanki çok fazla gürültü olmadan da o iş sona erdi gibi. Ekrem İmamoğlu bugün önce mazbatasını aldı, sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Saraçhane’deki binasında, makamında başkanlığı ikinci kez devraldı. Ardından da Saraçhane’de onu kutlamaya gelen İstanbullular’la buluştu ve onlara seslendi. Böyle bir süreç yaşadık. 

Konuklarımın da izniyle açık oturuma önce Ayşen Hanım’la başlamak isterim. Hocam, 31 Mart ve 23 Haziran’la birlikte, Adalet ve Kalkınma Partisi, AKP-MHP koalisyonu, Ankara’yı, Antalya’yı, Mersin’i kaybetti. Bu kayba en son pazar günü İstanbul da nihayet eklendi. Sizce bu, muhalefetin bir seçim zaferi midir, yoksa nihayetinde bir yerel seçim midir? Bir de şunu sormak isterim: Sizce bu, Türkiye’deki mevcut iktidar yapısı için sonun başlangıcı mıdır?

Uysal: Sonun başlangıcı meselesini galiba kişisel olarak da benimsiyorum. Şöyle başlayayım isterseniz. Sizin ifade ettiğiniz, “Gürültü olmadan göreve başlaması meselesi’’ ile ilgili şunu söyleyebilirim. Şu ana kadar gürültü olmadan süreçlerin işlemiş olması, bundan sonra gürültü olmayacağı anlamına gelmiyor. Çünkü Türkiye’de bir belirsizlik rejimi hâkim. Bana göre mevcut rejimin iki özelliği var. Birincisi, belirsizlik rejimi olması, ikincisi de hukukun devre dışı bırakıldığı bir rejim olması. Aslında bugünden sonra yaşayacaklarımızı da, hem iktidar bloku açısından, hem de muhalefet açısından, bu iki ana nokta belirleyecek. Yani muhalefetin de bununla nasıl mücadele edeceği meselesi önem taşıyacak ve önümüzdeki günlerin belirleyicisi olacak. Buradan hareketle belki birkaç noktanın altını çizebiliriz: Aslında öncelikle Türkiye’de seçime olan inancın azalmış olduğu bir süreçten geçtik. Önce 31 Mart bunun kısmen ortamını hazırladı gibi görünüyor. Ama İstanbul seçiminin iptal edilmesiyle birlikte, ağır bir darbe daha aldı ve  23 Haziran’da buna dair inanç kuvvetlendi. Bunun önemi, aslında Türkiye’de seçimin siyaseti etkilemek bakımından neredeyse tek araçbiçimi olmasında yatıyor. Yani seçimi de güvenilir ve etkin bir yol olmaktan çıkardığınızda, yurttaşın elinde hiçbir araç kalmıyor. Çünkü 2015’ten beri, kolektif hareketler alanında, toplantı ve gösteri yürüyüşleri alanında tamamen bir daralma var. Neredeyse ortadan kalkmış durumda. Bu nedenle bu önemli. Seçimin kazanılmasında da şüphesiz kolektif güçlü mücadelenin önemi var. Bu çok geniş bir tartışma. Burada ona girmek istemiyorum ama öneminin altını çizmekte fayda görüyorum. Eğer iyi bir örgütlenme olmasaydı, seçim güvenliği sağlanamazdı ve kampanya etkili bir biçimde yürütülemezdi. Bunda şüphesiz başta İstanbul İl Örgütü’nün büyük payı var. 

Bu süreçte ‘’Hukuk arayış meselesi çok ön plana çıkacak’’ demiştim. Güncel bir takım gelişmeler de buna ayrıca işaret ediyor; özellikle bayram tatilinin hemen öncesinde belediyelere gönderilen, özellikle şirket müdürlerini, belediye başkanlarının ataması yönündeki düzenlemeyi değiştiren genelge bunun bir örneği. Daha sonra hepinizin bildiği gibi Ankara Büyükşehir Belediyesi bunu yargıya taşıdı ve yargı iptal etti. Ama şimdi yargı kararını uygulamaya direnme var. Bu tam da Türkiye’deki hukuk devletinin ne durumda olduğunu gösteren bir durum ve sadece bu alanda da değil. Ama belediyelerin önümüzdeki günlerde özellikle mücadele etmesi gereken alanlardan birisi olacak. Biraz önce İmamoğlu’nun konuşması sırasında ‘’Hak, hukuk, adalet’’ sloganlarının atılması aslında boşa değil, ciddi bir temele dayanıyor. 

Türkiye’nin hukuk meselesi, en az ekonomi kadar öncelikli bir mesele. Bu noktadan hareketle, Türkiye’nin normalleşip normalleşemeyeceğini de düşünmek mümkün. Özellikle 2015’ten beri normalliğin ötesine geçmiş bir ülke söz konusu. Bundan sonra, ancak hukuk yeniden inşa oldukça tekrar normalleşme sürecine girebilecektir. Ama girecek mi, girmeyecek mi, bunu da tabii ki muhalefetin mücadelesi belirleyecek. 

Buradan hareketle, sorunuza dönerek şunu belirtmek istiyorum: Bugünkü sistemde, muhalefetin kazanmış olduğu belediyelerde, Adana, İstanbul, Ankara başta olmak üzere, belediye başkanının siyasal renginin farklı, buna karşılık belediye meclisinin çoğunluk açısından siyasal renginin farklı olduğu bir yapıyla karşı karşıyayız. Fransızlar buna “Cohabitación dönemleri’’ diyor. Bu, birlikte ikamet etme anlamına geliyor. Farklı siyasal çoğunlukların belediyeyi yönetmesi durumu. Bu da doğası gereği gerginlik, gerilim yaratan bir durum. O nedenle muhalefetin önümüzdeki dönemlerde bununla nasıl mücadele edeceği, yani meclis tarafından önüne konulan engelleri nasıl aşabileceğine dair çok ciddi planlar yapması ve stratejiler geliştirmesi gerekiyor. Şüphesiz belediye meclis toplantılarının bu dönemde  canlı yayınlanması çok etkili bir stratejiydi. Ama yenileri de gerekecektir. Dolayısıyla bu mücadele üzerine ayrıntılı düşünmek gerekiyor. 

Belediyeler açısından, meclis çoğunluğunun belediye başkanının siyasal rengiyle aynı doğrultuda olmamasının dışında, iki problem daha var. Bunlardan biri, yetki kısıtlamaları. Bu tür genelgeler veya yasal düzenlemeler önlerine geldiğinde bununla nasıl savaşacakları, mücadele edecekleri, önemli bir sorun olarak karşımızda duruyor. Bir diğeri de, yine en başta söylediğim gibi hukukun ilgası meselesi. Hukuksuzluğa karşı nasıl mücadele edileceği meselesi, Türkiye’de sadece belediyelerin meselesi değil, her yurttaşın meselesi. Bu, her yurttaşın üzerinde detaylı olarak düşünmesi gereken meselelerden birisi. Belediyelerin Türkiye’de toplumu dönüştürücü politikalar konusunda özellikle çalışmaları gerekiyor. Bu da önemli gördüğüm, üzerinde tartışılması gereken ana başlıklardan birisi. 

Son söz olarak da şunu söylemek isterim: Muhalefetin belki de yine üzerinde düşünmesi gerektiği noktalardan birisi bu: Son yıllarda Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının değişmesi, iktidardan düşmesi için, hep partinin kendi içinden bir bölünme beklentisi olmuştu. Ancak bu bölünme gerçekleşirse, iktidarın zayıflayabileceğine dair bir düşünce baskındı. Aslında 23 Haziran seçimleri, umudun Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendi içindeki bölünmede değil, örgütlü mücadelede olduğunu göstermesi bakımından son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Herhalde buradan hareketle de birçok şeyi tartışma olanağı olacaktır diye düşünüyorum.

Pişirici: Bir soru daha soracağım. Bu yerel seçimde, hem 31 Mart’ta, hem bu yenilenen İstanbul seçimi sırasında, Kürt seçmenin, Halkların Demokratik Partisi’nin, onun cezaevinde olan eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın verdiği destek, önümüzdeki süreçte, muhalefet açısından siyasette bir iklim değişikliğine, yeni bir yol arkadaşlığına yol açar mı? Bu da Türkiye’nin karşısına yeni bir şey olarak çıkar mı? 

Uysal: Kaçınılmaz olarak açmak durumundadır. Ama ilişkiler, her türlü ilişki tek taraflı gelişmez. Bir taraf ne kadar iyi niyetli olarak adım atsa da karşı tarafın da o adımlara olumlu yanıt verip birlikte hareket edebilmesi gerekir. Bu anlamda önemli bir aşama aşıldı diye düşünüyorum. Ama özellikle Cumhuriyet Halk Partisi açısından daha yapacak çok şey var. Mevcut sistemin, ittifaklar olmadan, -gerçi siyasetin doğasında vardır bu. Siyaset, ittifaklar olmadan yapılabilen bir şey değildir- ittifaklar üzerinde daha gerçekçi bir biçimde düşünmesi buna kafa yorması gerekiyor diye düşünüyorum. Bu arada şunu düzeltmem gerekir, çünkü bazen yanlış anlaşılabiliyor; ‘’Örgütlü mücadele’’ derken sadece İstanbul İl Örgütü’nün tek başına yürüttüğü bir mücadeleden bahsetmiyorum. Bütün bileşenleriyle, formel ya da enformel olan bütün ittifakların birlikte seferber olması, bir kitle seferberliğinden bahsediyorum. Tabii ki merkez, İstanbul İl Örgütü ve Ekrem İmamoğlu olmuştur. Ama bu söylediklerimi sadece onunla sınırlı bir şey olarak tasvir etmiyorum.

Pişirici: Son bir soru daha soracağım ve ondan sonra sizi uğurlayacağım. Bütün bu olan bitenden sonra, bu yerel seçim sonuçlarının ardından, Türkiye’de siyasi iklim değişmeye, sağda olsun, solda olsun veya merkezde olsun, yeni siyasi partilere, yeni siyasi hareketlere gebe midir? Böyle bir iklim oluşmuş mudur? 

Uysal: Bu sadece Türkiye’deki iklimle bağlantılı bir şey değil. Siyaset yapma anlayışında dünyada ortaya çıkan gelişmelerle de bağlantılıdır. Artık klasik anlamda siyasal partiler, seçim ve oy sandığı etrafındaki bir siyaset tarzıyla büyük ölçüde etkisiz kalmaya başladı. Yani toplumsal hareketlerle bütünleşik olmayan, onları içine dâhil etmeyen bir siyaset anlayışı ve siyasal parti anlayışının çok başarılı olamayacağını görüyoruz. Bunu, kitleleri seferber etmeyen bir siyaset anlayışının yeterli olmayacağı anlamında söylüyorum. Belki siz Adalet ve Kalkınma Partisi içinden çıkabilecek bir parti anlamında sordunuz bunu. Ama ben daha genel yanıt vermeyi tercih ediyorum. Değişen siyaset, yeni katılım biçimleri, yeni eyleme biçimleri üzerine düşünmeyen siyasal partilerin, bir süre sonra siyaset sahnesindeki etkisini yitireceğini düşünüyorum. Oluşumları bu anlamda da düşünmek gerektiğini belirtmek istiyorum.  

Pişirici: Prof. Ayşen Uysal, katıldığınız için çok teşekkür ederiz.

Uysal: Ben teşekkür ederim. İyi akşamlar, iyi yayınlar.

Pişirici: Stüdyodaki konuklarımızla devam ediyoruz. Ekonomi tarafına bir bakalım istiyorum. Önce oradan bir değerlendirme alalım. Her ikinizden de onu isteyeceğim. Bu seçim sonucunu siz nasıl gördünüz ve yorumladınız? İkincisi, Ekrem İmamoğlu’nun tekrar kazanmış olması ilgi alanınızda nasıl bir ilk etki yarattı? 

Şahinöz: Ben önce Türkiye’de kurun önemini bir daha aktararak başlayayım. Dışarıda da bu konu hakkında sohbet ediyorduk. Kur, bu ülkede niye bu kadar önemli? Bu sorunun cevabını vermek lazım. S-400 meselesi için de aynı, seçimle ilgili konular için de geçerli. Türkiye’de kur yukarı gittiği zaman ne oluyor? Merkez Bankası’nın kuru durdurmak için daha çok cazibe yaratabilmesi lazım. Orada Londra’daki akbaba fonlara “Benim riskim arttı, sizin gelebilmeniz için artık daha fazla faiz vereceğim” diyor. Yani faiz artıyor. Kur yukarı gitti mi, taşıt kredisi faizi, otomobil kredisi faizi, konut kredisi faizi her şey artıyor. 

Pişirici: Kur yukarı gittiğinde hayatımıza böyle dokunuyor.

Şahinöz: Evet, bir kere buradan vuruyor. İkincisi, Türkiye’deki üreticiler 100 birim ürettiğinde, 65 birimini ithal ediyor. Kur yukarı gittiği anda o üreticinin girdilerinin TL karşılığı artıyor. Haliyle de bunu nihai ürün fiyatlarına yansıtıyor. O halde kur yukarı gidince, enflasyon da yukarı gidiyor. Ben ürünleri daha pahalıya almaya başlıyorum. Kur yukarı gitti, faiz yukarı gitti. Kur yukarı gitti, enflasyon yukarı gitti. Yetmez. Türkiye’de reel sektörümüz, -bankaları dışarı atalım- büyük firmalarımızı, KOBİ’leri yani reel sektörü konuşuyoruz,. Bunların makroda, nette 200 milyar dolar net döviz borcu var. Bu da döviz varlıklarını, ihracat alacaklarını düştükten sonraki rakam. 200 milyar dolar döviz borcu ne demek? Toplam borcunun dolar karşılığını söylemiyorum, net döviz borcunu söylüyorum. Dolar kuru 2 puanlık farkla 3,70’ten 5,70’e geldiği zaman, 200 milyar dolarda, 400 milyar TL kur farkı zararı demek. Bu firmalar bir yılda 50 milyar TL kâr yaparken 400 milyar TL kambiyo zararı, 8 yılın kârının gitmesi demek. Dolayısıyla firmalar bu maliyetlerini düşürmek için personel giderlerine biniyor. Yani işsizlik artıyor. Kur yukarı gitti mi, enflasyon, faiz ve işsizlik de yukarı gidiyor. İşte tablo bu. ‘’Ben dolarla ilgilenmiyorum’’ deme şansınız yok. Üstelik her şeyi bir kenara bırakalım, bizim vatandaşımız öyle takvim etkisinden, arındırılmış sanayi üretiminden falan anlamaz. O dolar kuruna bakar ve yukarı gidiyorsa, der ki “Eyvah, bir şeyler kötü gidiyor. Ben de en azından yatırımımı, tüketimimi, ayağımı yorganıma göre uzatayım.” Ekonomiyi de bozuyor, bizatihi beklentileri de bozuyor. İşte dolar kurunu yukarı götüren her şey, Türkiye’de bizi felakete götürüyor. Böyle bir acı gerçek var. 

Şimdi seçim sonuçlarına gelelim. Türkiye’de dolar kurunun kaderini belirleyen en önemli aktör, bu ülkede yaşayan vatandaştır. En büyük döviz mevduatı onda. Bankada 105 milyar doları var, yastık altında da 40-50 milyar doları var ve 150 milyar dolara yakın döviz tutuyor. Kurun belirleyici en önemli ikinci aktörü, Londra sermayesidir. Canary Wharf’ta büyük büyük plazalarda, 300 tane, 500 tane, 1000 tane “altın çocuk’’ derler, bunlar parayı yöneten ekiptir. Paranın menşei Londra değildir, parayı yöneten Londra’dır. Sadece mevduat bankacılığının değil, dünyada katılım bankacılığının, yani İslamî esaslara uygun bankacılığın merkezi de Londra’dır. Parayı onlar yönetiyorlar ve bu işi iyi yapıyorlar. Bu anlamda Londra aklı, İngiliz aklı çok daha farklı. Bunlar, bizim gibi ülkelere para sokuyor. Para sokarken kriterlere bakıyor; Enflasyonuna, cari açığına, yargıya, medyanın durumuna bakıyor ve bir sürü değerlendirme sürecinden geçirdikten sonra, örneğin “Ben Türkiye’ye bu sene 500 milyon dolar, 1 milyar dolar veya 2 milyar dolar sokayım” diyor. Ne kadar çok döviz gelirse, döviz satıp TL varlıkları aldıkları için, TL’ye geçtikleri için, kur aşağı geliyor. O yüzden de yabancının seçim sonuçlarını nasıl değerlendirdiği bu açıdan önemli. Yoksa Londralının bu ülkedeki seçimler hakkında ne düşündüğü beni hiç ilgilendirmiyor. Ama kuru belirlediği için önemli. Bunun özellikle altını çizeyim. Çünkü bizi “Vay efendim Londra ajanısın” gibi saçma sapan söylemlerle eleştiriyorlar. Yani ‘’Yerli ve milli’’ deyip de hani içini dolduramadığımız bomboş sloganlardan biri var ya, hem 100 birim üretiyorsun 65 birimi ithal ama “yerli’’ diyoruz. Bizim milletimiz iPhone kırıyor ama bankada 145 milyar dolar döviz mevduatı var. Olacak iş değil, her neyse. 

Bu Londra sermayesi bu seçimlerde olaya şöyle baktı: “Türkiye’de milli gelir üreten şehirlerin %65’i ana muhalefete geçti” dedi. Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla’nın %65’ini üreten şehirler ana muhalefette. İktidar da devleti yönetiyor. Burada en azından bir “kuvvetler ayrılığı’’,  “siyasette normalleşme” olabilecek düşüncesine girdi ve seçim sonuçlarını pozitif karşıladı. Yani artık aşırılıklar olmaz, ekonomi politikalarında daha derli toplu bir Türkiye hikâyesi ortaya çıkar düşüncesiyle bunu pozitif karşıladı. Bugün eğer S-400 gerilimi olmasaydı, dolar kurunu çoktan 5,76’yı kırmış, 5,50’leri zorlar halde görürdük. Sadece S-400’den dolayı…

Pişirici: Yani şu mudur? “Birinci belirsizlik olan seçim sona erdi, ikincisine bakalım” diyorlar. 

Şahinöz: Evet, ikincisine bakalım diyorlar.

Pişirici: Bu birinci belirsizliğin sona ermesi, kuru çok hareket ettirmedi. Şu anda 5,76 seviyesinde. İkinci belirsizlik sona ererse ne olur?

Şahinöz: Ya da az hasarla, ufak tefek ve çok önemli olmayan ambargolarla bu işi atlatırsak… Türkiye çok ucuz. Borsamız 16 bin dolar. “Hocam biz borsayla ilgilenmiyoruz” diyorlar. Yahu bırakın borsayı, ben oraya temsili getiriyorum. Borsada olmayan şirketlerimizin de şirket değerleri çöktü. Yabancı bakıyor ki Türkiye ucuz. Türkiye benzerlerine göre de ucuz. Türkiye kendi geçmişine göre de ucuz. Buraya yabancı gelecek. Sadece bir hikâye arıyor.

Pişirici: Peki ona geleceğiz. İzin verirseniz ikinci belirsizliği Aydın Selcen’le konuşalım, sonrasında oraya gelelim. Şimdi cuma günü Japonya, Osaka’da G20 toplantısı başlayacak. G20 nedir? Gelişmiş 7 ülkenin, gelişmekte olan ülkeleri de yanlarına alarak kurdukları bir örgüt. Arkadaşlar 1999 yılından beri bir araya geliyorlar. Düzenli olarak Hazine ve Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları zirveleri yapıyorlar. Sonra baktılar ki 2008 krizinin ardından bunlarla zirve yapmak yetmiyor, ‘’Devlet ve hükümet başkanlarını da ayrıca bir zirvede toplayalım’’ dediler. İşte bu zirve o zirve. 

Bu zirvede önemli olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’la görüşecek olması. Elimizdeki bilgiye göre, cumartesi Türkiye saatiyle sabah 07:00’de bu ikilinin görüşmesi başlayacak ve aynı zamanda Trump’ın G20’deki son lider görüşmesi olacak. Erdoğan S-400’lerde ısrarlı. Amerika Birleşik Devletleri, tersinde ısrarlı. Şimdi bu S-400’ler ekonominin belirsizliklerinden biriydi ya, bu belirsizlik, Japonya’da ortadan kalkar mı dersiniz?

Selcen: Ben kendi bölümüme oradan başlamak istemezdim, ama söz orada kaldı, oradan geri geleyim. 

Pişirici: Oradan  başlayalım, seçime de gelelim.

Selcen: Şimdi tam İmamoğlu seçimi %54’le kazanmış ki bugün Saraçhane’de konuşuyor, tabii “S-400 ve Trump konuları ne olacak’’ kısmı önemli. Ama Erkin beyin dediği doğru. Dışarıda sohbet ederken ben de kendisine “Ben olsam şunu sorardım” dedim. Çünkü ben de bunu kendi köşemde söylüyorum ve yazıyorum. 

Bu CAATSA çerçevesinde 12 tane yaptırım var. F-35 ile ilgili olarak, teknik savunma sanayiiyle ilgili yaptırımlar zaten başladı. Mesela “Sizin pilotlarınız artık uçağa çıkmasın, burada kalsın, geri göndermiyorum. Ama artık bana yeni pilot gönderme. Bu uçakları alamazsın” diyor. Yani aslında ‘’O bizim’’ demek istiyor. F-35 CEO’ları için “Bu toplantılara giremezsin” falan gibi müdahaleler artık devrede. Fakat zaten o mektupta şu vardı: Bir, “S-400 alırsan, F-35 almayacaksın.” Bunu bir önceki vekil Shanahan yazmıştı. Shanahan malum, aile içi şiddet gibi sebeplerle kendi bakanlığının onaylanmayacağını anlayınca vazgeçti. Şimdi onun yerine başka vekil bakıyor. O da Hulusi Akar’a gitti, aynısını söyledi. E zaten aynısını söyleyecek çünkü eski bakan da, ‘’Hulusiciğim’’ diyerek kişisel bir mektup yazmamıştı. Bunu ABD adına yazmıştı ve o da ‘’Bunlar geçerli’’ dedi. Onun ikinci maddesinde ise, CAATSA (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act) yani “Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası” çerçevesinde, “Bu çerçevedeki yaptırımlar 31 Temmuz’da ayrıca devreye girecek” dedi. O tarihi de kim belirledi? Rusya, “S-400’leri 31 Temmuz’da teslim ediyorum” dediğinde, ABD de “O zaman 31 Temmuz’dan itibaren bu yaptırımlar gelecek” dedi. 

Pişirici: Bu da enteresan. Yaptırımlar devreye girerse, NATO’da müttefikken birden hasım haline mi geleceğiz?

Selcen: Şimdi o mektubun üçüncü unsurunda “Ayrıca bunu yapmanız, NATO’yla ve ABD ile olan güvenlik işbirliğinizi sorgulanır hale getirir” deniyor. Buraya da bir parantez açalım. NATO’dan atılma diye bir usul yok. Yani kimse bize ‘’Sizi NATO’dan çıkarıyoruz’’ diyemez. Ama ne olur? Hayatımız zorlaşır; bazı toplantılara giremeyiz. Yani o istenmeyen üye olduğumuz bize hissettirilir. Örneğin, ABD’nin, çift şapkalı, hem Avrupa Kuvvetleri Komutanı (EUCOM), hem de NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı (SACEUR) olan generalin devir-teslim törenine Güney Kıbrıs Rum yönetimi çağrıldı. “Bu gibi şeyler de yapabiliriz” diyerek pat diye Güney Kıbrıs Rum yönetimini çağırdılar. Yani, onu bize hissettirdiler. Tabii Türkiye’nin vetosu olunca olmaz ama hani ‘’Bu tip rahatsız edici adımlar da atarız’’ dendi ki oradan da iş Doğu Akdeniz gerilimine bağlanıyor. Bu S-400 meselesi böyle. 

Aslında bu CAATSA çerçevesinde 12 yaptırımlık bir menü var. Başkanın bunun içinden 5 maddeyi uygulaması zorunlu. Bu CAATSA, aslında tam da Trump bu işten kaçamasın diye yapılmış bir yasa. Yani ‘’Bunu illa uygulayacaksın’’ diyor. 5’ini seçecek. Ben de Erkin Bey’e onu sordum. Peki, en hafifi nedir? Yani benim de biraz uzmanlara dayanarak ezbere söylediğim şey buydu. 5 maddenin en hafifini dahi seçse, zaten kırılganlaşmış olan ekonomimizi çok sarsacak. O beş maddeyi seçip 180 günlük periyotlarla askıya alma hakkı da var. Bugün bizim yayından önce haberlerde de aktarıldı. Daha önce Cansu Çamlıbel’in yayınında bu vardı. Tehir, askıya alma, feragat diye adlandırılıyor, -tabii aslında “waiver” ile “suspension” farkı var- ama ben onu da bu ABD’li uzmanlarla sosyal medya üzerinden konuşurken ‘’Onun aslında siyaseten bir farkı olmaz. Onu kimse bize izah edemez’’ diye söyledim. Gerçekten de, askı olsun, feragat olsun, tehir olsun, Trump, ‘’180 gün uygulanmayacak’’ derse Erdoğan’a, Erdoğan o zaman bir muzaffer edayla döner. Ama neye karşılık? Ona karşılık da -hani “vermeden almak Allah’a mahsustur” denir ya- bir şey vermemiz lazım. Nedir? En azından ‘’S-400 almaktan topyekûn vazgeçmedik ama bir başka bahara erteledik’’ diyeceğiz. Çünkü hatırlayalım; Erdoğan’ın Osaka’da Putin’le de görüşmesi var. 

Buradan şuna dönersek; S-400 işi, aslında bütün bu meseleler içinde en kolay olanı. Ne bize bir stratejik katkısı var, ne şu anda bu S-400’leri almak elzem ve böyle bir zorunluluk var. ‘’Biz S-400 almıyoruz’’ dersek Rusya’yla ilişkilerimiz birden çökmez. Biz Rusya açısından önemliyiz. Bu arada ekonomi alanına da bir girelim. Rusya’nın da ekonomik büyüklüğü en fazla İtalya kadar. Yani Rusya’yla itişmek, ABD’yle itişmek gibi değil. Çünkü Erkin Bey’in de söylediği gibi, dolar fırlıyor vs. Bunun sonucunda ne oluyor? Biz IMF’ye gitmek durumunda kalacağız. IMF’ye gidince bize çıkacak olan paketin büyüklüğü nedir? Her zaman ben de sizin gibi uzmanlara soruyorum. Arjantin’den yola çıkarak, onun iki katı denirse 100 küsur milyarlık bir paketten bahsediyoruz. O dolar matbaası nerede? Washington’da. IMF’nin içinde en fazla hisse kimde? ABD’de. Buna rağmen itişmeye devam ederseniz, bu ufak ufak bizi batma noktasına getirir ve gerçekten çok yazık olur. Tam finans çevresinden bu seçimlere ekonomik açıdan  olumlu tepki gelmişken, biz S-400 ile kendi ayağımıza kurşun sıkıyoruz. Aslında bu içinden çıkılması çok kolay bir durum. Bir şekilde “S-400 almıyoruz, erteliyoruz” desek, ne Rusya’yla ilişkimiz bozulur, ABD ile de ilişkilerimizi belli bir tarafa yönlendiririz. Zaten şu andan daha kötü olamaz. ABD ile ilişkilerimiz en kötü döneminde. 

Bir de üzerimize gelen diğer sorunlar var. Bu Çarşamba günü buradaki yayınımda ‘’Üçlü sıkışma’’ demiştim. Biraz senin bu program gibi; İç ve dış politika ve ekonomi. Hepsi üstümüze geliyor. Ama ‘’İç’ten anlaşılan nedir? Hükümetin baskın anlatısını dinlerseniz, bir beka sorunu, bir güvenlik meselesi, bir terörle mücadele gibi sorunlardan bahsediliyor. Hâlbuki içerideki asıl olan sorun rejim sorunu. Tek adam rejimi ve yönetim sorunu. Bunun da tedavisi yeni anayasa veya anayasa tadilatı ya da mini anayasa, adına ne isterseniz dersiniz. Onu da ayrıca konuşuruz. Buradan sonra gidilecek taraf o. 

Bana bu sabah konuştuğum bir yabancı gazeteci mülakat yaparken şunu sordu. “Türkiye, ABD ilişkilerinde çok mu önemlidir?” dedi. Evet. Bunu da ben geçen hafta kendi yayınımda bizim Dışişleri Bakanı eski müsteşarı ve eski Washington Büyükelçimiz Faruk Loğoğlu’na sormuştum. Faruk Loğoğlu, “Evet önemli ve zaten yanlış burada. Bir görüşmeye bu kadar yük bindirilmemeliydi” dedi. Yani koskoca Türkiye-ABD ilişkileri getirilip de bir Osaka’da yüz yüze Trump-Erdoğan görüşmesine yüklenmemeli. İşte diplomasi bunun için var. Ne kadar zamandır unuttuğumuz Dışişleri Bakanlığı, ‘‘Diplomasi böyle olmasın’’ diye var. Akılcı, yapıcı çözümler üretmek için var. Bu tip sıkışma anlarının etrafından dolaşmak için var. Ama geldik buraya kilitlendik. Burada zaten ekonomik olarak eli zayıf ve siyaseten de İstanbul’u da kaybetmiş olarak giden Erdoğan’ın, müzakere gücü zayıf ve onun o zayıflığını, karşısında oturan Trump biliyor. Orada tabii bir kavga çıkacak değil ama ben bu S-400 konusunda, ABD’nin hiç bir şey almadan geri adım atacağını, “Peki sizin sıkıntınızı anladık, madem öyle vazgeçtik” diyeceğini sanmıyorum. Zaten ona imkân da yok. Bütün bu mektup meselesi, çeşitli NATO daimi temsilcisinden, Savunma Bakanlığı’ndan oradan, buradan gelen sesler de o yönde.

Pişirici: Şimdi seçim belirsizliği sona erdi. Füze belirsizliğinin de cuma-cumartesi günü ne olacağını göreceğiz bakalım. Öyle ya da böyle, sona erecek, oradan da bir sonuç çıkacak. Siz hemen hemen her programda ‘’Yatırımcı yeni hikâye arıyor’’ diyorsunuz. Hatta sadece siz söylemiyorsunuz, başka kıymetli, sözüne itibar edilir ekonomistler de bu “yeni hikâye”den bahsediyor. Bu “yeni hikâye” ne olabilir? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, 25 Haziran Salı günü gazetelere ilan veriyor. İstanbul seçiminin sonucuyla ilgili “Milli irade bir kez daha tecelli etmiş, sağlam temellere oturan demokrasimiz yine kazanmıştır” diyor; “Birlikte yürünecek daha çok yolumuz, bu eşsiz vatanı ve aziz İstanbul’u taşıyacak daha çok hedefimiz var” diyor; “2023 hedeflerimize yürüyeceğiz” diyor. Yeni hikâye bu mudur? Tamam, Türkiye’de seçim bitti, o oldu, bu oldu. Milli irade, demokrasi devam ediyor. 4,5 yıl boyunca seçim de yok ve Cumhurbaşkanının dediği gibi ekonomiye odaklanacaklar vs. Yeni hikâye bu mudur, değilse nedir?

Şahinöz: Olması gereken, bir “hikâye’’ değildir. Demokrasi olması gereken bir şey. Yani bu şuna benziyor: Bir evli çift var. Eşlerden biri diğerini anlatırken “Benim eşim çok iyi, beni aldatmıyor” diyor. E zaten bir yuva kurmuşsun ve bunun olmazsa olmazlarından biri aldatmamak. Bu ülkede de demokrasi, hukuk gibi kavramları bizim tartışmıyor olmamız lazım. Maslow’un ‘’İhtiyaçlar Hiyerarşisi” kuramı vardır. Mısır piramidi şeklindedir. Piramidin en altında en zaruri ihtiyaçlar vardır yemek, beslenme, üreme gibi ve daha sonra, daha yukarı doğru çıkarsınız, daha farklı soyut ihtiyaçlar olur. Bunlar zaten en temelde olan şeyler. Bazen sosyal medyada beni eleştirenler oluyor. Herkes eleştirme hakkına sahip. Ben hiçbir şey demiyorum ve hakaret olmadığı sürece de kimseyi bloklamıyorum. Ama diyorlar ki “Hocam, sen ekonomi dışı konulara çok giriyorsun.” Bakın, bu ülkede bir de şöyle bir gerçek var: Mesela Türkiye’de firmalarımızın ömrü 25 yıl. Dünyada ortalama 40 yıl. Firmalarımız dünyadaki benzerlerinden, muadillerinden daha az yaşıyor. Dördüncü kuşağa geçen şirketlerin sayısı %1? Biz buna ‘’Neden?’’ diye soruyor muyuz? Biz finans bilmiyoruz. Biz muhasebe yapıyoruz. Biz halen satın alma derdindeyiz. Dünya kiralamaya geçti. Biz halen içeriye tam istihdam peşindeyiz. Hayır, ihtiyaca göre istihdam olmalı. Yarı zamanlı çalışma, “on demand” denilen talebe göre istihdam vs olmalı. Bizim şirketlerimizin yönetimleri ölçmeyi bilmiyor. Ölçmeyi bilmiyoruz. Mesela ben teknik danışmanlık ve stratejik yönetim danışmanlığı yapıyorum. Firmaya gidip soruyorum, ‘’Bilançonuzu verin’’ diyorum. “Hangi bilançoyu getirelim hocam?” diyor. Böyle bir şey olabilir mi? Vergi Usul Kanunu’na göre ayrı bilanço, UFRS’ye göre ayrı bilanço, gerçek 3. bilanço, bir de gerçek üzerinden, ‘’kamyon geçmiş olan bilanço’’ var. Tablo bu. O şirketlerin CEO’ları bilançoyu okumayı bilmiyor. Diyorlar ki bilanço, muhasebe. Hayır. Bilanço, senin bütün yaptıklarının sonucu. Oradaki stok kalemin, senin üretim planlamanın ne yaptığını söylüyor. Ticari alacaklar senin tahsilât biriminin ne yaptığını, pazarlama biriminin doğru müşterileri bulup bulmadığını gösteriyor. Kısa vadeli borç, uzun vadeli borç, bunlar hep bilançoda. Finans birimin ne yapmış? Parayı nakitte mi tutmuşsun, fabrikaya mı yatırmışsın? Dönen varlık mı, duran varlık mı? Senin icra kurulun var mı, doğru çalışıyor mu, bunu gösteriyor. Bilanço bir sonuçtur. Orası şirketin bütün operasyonlarının bir tezahürüdür. 

Şimdi bunu ekonomiye getirelim: Ekonomide işsizlik oranı, cari açık, büyüme, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla vs. bunlar da aynı bilançodaki mantıkla, o ekonominin bilançosudur. Bütün süreçlerinin sonucudur. Eğitim sisteminin, hukukun durumunun sonucudur. Kurala göre mi çalışıyor yoksa duruma göre mi çalışıyor? Medyan konuşabiliyor mu? Bakın, hakikaten aklıyla rasyonel bir şekilde, objektif bir şekilde ekonomi veya ekonomi dışı gerçekleri anlatmaya çalışan insanların hepsi bugün youTuber oldu. Hepimiz youTuber olduk. Çünkü ana akım medyada yer bulamıyoruz. Bu hale geldi. Sizin basın özgürlüğünüz yoksa, o ülkede büyüme olsa kaç yazar. Kalkınamazsınız. O yüzden bizim hep ısrarla vurguladığımız, bu ülkenin iktisatçılarının cari açık enflasyonuna boğulup kalmaması lazım. Bizlerin çok daha sosyolojik konularda, ‘’Bu ülke nasıl daha iyi olabilir, nasıl kalkınabilir?’’ konularını tartışmamız lazım.

Pişirici: Aklıma geldi, şunu sormak istiyorum. Londra’daki yatırımcı şöyle demez mi, bu daha mantıklı değil mi? “Türkiye’de bir iktidar var. Bu iktidar Türkiye’de basının büyük bölümünü kontrol ediyor. Bunun da paraya ihtiyacı var ve benim istediğim faizi de veriyor. Ben yatırayım parayı bunlara, zaten basını da kontrol ediyor. Aleyhte bir şey de yazdırmaz. Al gülüm ver gülüm parayı kazanırız.’’ Böyle demez mi yabancı yatırımcı?

Şahinöz: O kadar güzel bir tespitte bulundunuz ki. O yüzden de biz yabancı yatırımcıyı ikiye ayırıyoruz. Sıcak para yatırımcısı, yani Londra’dan gelip hissemizi, tahvilimizi alan yatırımcı. Ucuzsa geliyor, kapıyor. Fırsat penceresinden yararlanıyor, parasını kazanıp çıkıp gidiyor. O sermaye demokratik değerlerle çok ilgilenmez. Ama buraya fabrika kurmaya gelecek olan veya kurulmuş bir fabrikayı, işletmeyi satın almaya gelecek olan, bizim kaderimize ortak olan o soğuk para ‘’Demokratik değerler önemli’’ diyor. Çünkü burada birazcık eleştiren gazeteciyi içeri alıyorlarsa, ‘’Ben buraya para soktuğumda, yarın, öbür gün paramı dışarı çıkaramayabilirim’’ kaygısını yaratmış olursunuz. O yüzden soğuk para yatırımcısı demokratik değerlere ve genel olarak ekosistemin ne durumda olduğuna bakar. Ama Londra yatırımcısı vur-kaçtır. Ürkek ceylandır, gelir, alır ve gider. Şimdi Türkiye ucuzluk anlamında bir fırsat sunuyor. O gözle bakılır. 

Pişirici: Şimdi oradan bu tarafa, Aydın Selcen’e dönelim. Seçim sonuçları eksik kaldı. İstersen ondan biraz bahset. Ama şunu da değerlendirelim. Londra yatırımcısı diye sorduk, ‘’Sıcak para, soğuk para’’ olarak cevabımızı da aldık. Şimdi aynı şey dış ilişkilerde de geçerli değil mi? Bu bir itibar meselesi midir biraz? “Bu ülkede aklı başında adamlar var. Bunlarla biz bölgede, coğrafyada komşuluk ederiz, işbirliği yaparız” ya da “Yok burada aklı başında adamlar yok, yapmayız” meselesi midir? Nasıl olur bu işler?

Selcen: Sayın Cumhurbaşkanı Osaka’ya gitmeden, “Doğrusu ben bilmiyorum” diye yeni bir formül benimsedi. “NATO içinde üyelerin birbirine yaptırım uygulaması var mı?” “Doğrusu, ben bilmiyorum.” ‘’Osman Öcalan kırmızı bültenle aranıyor. “Doğrusu ben bilmiyorum.” Ben de bu soruya böyle cevap verebilirim yani: Doğrusu, ben bilmiyorum. 

Ama şöyle; ABD Mısır’la çalışıyor mu? Çalışıyor değil mi? Sisi’yle çalışıyor. Hatta bir anlamda, Mursi’yi de getiren ve götüren de ABD oldu. Sisi’yi getirdi. Suudi Arabistan’la, Körfez’e, ‘’Mısır’a para verin’’ dedi. Onlar da para veriyor. Ona karşılık da ‘’Ortadoğu barış planına destek ol’’ dedi, oluyor. Suudi Arabistan’da Muhammed Bin Salman’la çalışıyor mu? İstanbul’un göbeğinde Cemal Kaşıkçı’yı parça parça ettiler mi? Dünya dönmeye devam ediyor mu? Ediyor. MBS orada ama asıl, arkasında bir MBZ var, Birleşik Arap Emirlikleri’nin veliaht prensi Muhammed Bin Zayed var. Onun yaşı daha büyük tabii. Muhammed Bin Salman kadar genç değil. Ondan bir 20 yaş kadar büyük. O da var. Bütün bunlarla çalışıyor mu? Çalışıyor. Yani mesele ‘’Aman biz bir demokratlarla çalışalım’’ değil. Ama  örneğin NATO’nun, aynı zamanda hep unutulan bir yönü, demokratik ülkeler. Yani hikâye bu değildi. Biz operasyonel ortak değildik. Kendimizi de küçümsemeyelim. Yani bu kadar tarihimiz var. Böyle bir devlet, böyle bir gelenek var. En azından son 200 yıl. İsterseniz 1453’e koyun Batı’ya yönelimi. Laiklik filizini Fatih Kanunnameleri’ne de getirebilirsiniz. Yani Şeyhülislam orada, ama burada ben sultan olarak Kanunname çıkarıyorum. Benim üç tacımdan biri Kayseri Rum, yani yönelimim o taraf. Siz İstanbul’a gelmeden Balkanlar’dasınız. Sizin imparatorluğunuzun kalbi, örneğin kültürel, ekonomik kimlik kalbi Balkanlar. Ya da 1856’ya, Paris Antlaşması’na gidelim. Siz Avrupa’nın parçasısınız. Daha yakına gelirsek, Cumhuriyetin yönelimi var. Yani bizim yönelimimiz o. Biz 1952’den beri NATO üyesiyiz. AB adayıyız. Tamam, üye olamayacağımız belli de, o adaylık bile bize yaradı farkındaysanız. O tarafa yöneldikçe, Türkiye iyiye gidiyordu. Aslında o iş olmayınca ibre geri döndü. Şimdi Gümrük Birliği’ni bile güncelleyemiyoruz. Bize güncellettirmiyorlar bile. Yönelimimiz o. 

Yine Faruk Loğoğlu’na bir atıfta bulunayım, programda güzel bir şey söyledi. “Bağlantısız, bağımsız dış politika, özerk dış politika laflarıdır gidiyor. Dış politikada ne kadar çok bağın olursa, o kadar özerk olursun” dedi. Yani ben NATO’da üyeyim, G20 var, bir ayağım İslam İşbirliği Teşkilatı’nda, Avrupa Birliği’ne adayım, Avrupa Konseyi’nde kurucu üye olarak varım. Bu bağlantılar, ya da ilişkiler özerkliği yaratıyor. ‘’Rusya’yla ilişkilerim var’’ falan gibi. 

Bir de, Erkin beyin söylediği, şu önceliklendirme konusu var. Benim ‘’rejim’’ dediğim, iç sorun. Ekonomi, dış sorun. Bunu çok söylüyorum. Burada ıslık çalıp yürümek, çiklet çiğneyip, merdiven inmek gibi. “Efendim bu rejim konusu şimdinin konusu değil.” Neden? “E ekonomimiz çok zor durumda. Önce bir hep beraber olalım, omuz omuza, kol kola girelim, ekonomimizi ayağa kaldıracağız.” Peki, sonra ne yapacağız? “Sonra dış politika konuları var. Bunlar ‘’Milli meselelerdir’’ zaten. Burada öyle parti, ayrı görüş olmaz. Herkes peşime düşecek, ben ne dersem odur. Sonra konuşuruz.” Öyle bir şey yok. Bunların hepsi iç içe geçmiş vaziyette. Benim muhalefete de oturduğum yerden çağrım; HDP’yi de içlerine alarak…Yani çok özetle: Her anlatılana inanmayın. Her anlatının peşine düşmeyin. Deyin ki; ‘’Hayır öyle olmaz.’’ Örneğin, ‘’S-400 şart değil. Doğu Akdeniz’de işbirliğine yönelik bir modelle de ya da hır gür çıkarmadan da bu işleri çözebiliriz.’’ Kimse KKTC’ye bir şey demiyor. Yani evet, milli davadır bu. Dışişleri Bakanlığına girersiniz, ilk iş sizi KKTC’ye götürürler. Ama demek istediğim, sorun çözücü olmaya çalışalım. Ekonomide de bu böyle. Yani “Ne yapıyorsunuz arkadaşlar?’’ demek lazım ve o hukuk çerçevesi, o AB standartlarına yönelen Türkiye’yi yeniden aramak lazım ki bu sıkışmadan çıkalım.  

Yeni hikâye konusuna gelirsek; O sorunun bana göre cevabı şu: İmamoğlu, bugün ben bu yayına gelirken devam eden konuşmasında tekrar etmiş: Daha önceki konuşmasında “Bizi bazı komşu ülkelerimize benzetmeye çalışanlar da yenildi” dedi. Bu defa, ‘’Ortadoğu’’ diye adını koyarak “Ortadoğu ülkesi olmadığımızı kanıtladık” dedi. Bu güzel bir ifade. Aslında İmamoğlu oradan bu %54’le ‘’Cumhurbaşkanı adayı olduğunu kanıtlamıştır’’ diyorum. Dış politika hakkında “Sen İstanbul Belediye Başkanı’sın, Ortadoğu’ya ne karışıyorsun” diyebilirler. Ama doğru söylüyor. Erkin beyin söylediği, dünyaya hitap eden yeni hikâye o. Bir ikinci söylediği de ‘’İsraf’’ diyor ki bana sorarsanız yanlış. İsraf, yolsuzluğun hafifletilmiş hali. Yolsuzluk suç çünkü. Yani “Ya biraz israf oldu, kusura bakma” deyip çıkmak yok. Neyse defterler, sizin söylediğiniz bilanço, açıldığında görülür.

Pişirici: O politik bir söylemdi herhalde. İsraf dinde haramdır üzerinden…

Selcen: Çünkü “tasarruf’’ sözcüğünü de çok kullandı. Bir yanda “israfı’’ kullanıyor, bir yanda “tasarrufu’’ kullanıyor. Demek ki Türkiye’nin de aslında bu yeni hikâyede İmamoğlu’na verdiği destek, horonla, halayın el ele gelmesi, HDP bayraklarının da görülmesi, başörtülüyle, başı açığın kol kola zıplaması, Yıldırım Mahallesi’nde Boşnaklar’ın yaptığı kutlama, bütün bunları yan yana getirdiğinizde, seçmen iki şey söyledi: Biri, “Evet, biz Ortadoğu’da da olabiliriz  ama Ortadoğulu bir ülke değiliz. Öyle olmak istemiyoruz, bununla ilgili endişemiz var. Bizim yönümüz Batı’dır. Geleneğimiz, tarihimiz, devlet geleneğimiz o yöne doğrudur. Bizi böyle ayağımızdan çekip bir siyasi İslâm, İhvancı bir çerçeveye oturtmayın. İkincisi de, ‘’Artık tasarruf zamanı, israf ve yolsuzluk bitsin.’’ Benim yeni hikâyeden anladığım bu.

Pişirici: Erkin bey, bu mudur? Tasarruf zamanı mıdır?

Şahinöz: Şu an tasarruf zamanı. Ama tasarruf etmeyeceksek de parayı doğru yere gömseydik. Hazine’nin bütçesi dağılmış durumda. İşte bugün “yedek akçe’’ konusu vardı. İhtiyat akçesi.

Pişirici: Hükümet, Merkez Bankası’nın yedek akçesi olan 40 milyar lirayı bütçeye aktarmaya çalışıyor.

Şahinöz: Hazineye aktarmaya çalışıyor. Merkez Bankası’nın nisan ayında dağıtacağı kârı ocakta getirmiştik. İçeride para yok, bankada yok, hane halkında yok, reel sektörde yok. En son tahlilde, devlet geldi ve kamu bankalarına “Al bu parayı seçimden önce verebildiğiniz kadar kredi verin. Faizleri düşürebildiğiniz kadar düşürün, zarar da olsa kredileri verin” dedi. Ama bunlar geçici önlemlerdi. Hepimiz biliyorduk. Bu artık Ali’den Veli’ye vererek olmayacak. Bitti, içeride kaynak kalmadı çünkü. Bizim bu parayı John’dan, Hans’tan, Muhammet’ten getirmemiz lazım. Almanya’dan, Amerika’dan… Paranın menşei de önemli değil, ona bakmamak lazım. Bu ülkenin paraya ihtiyacı var. Bu ülke girişimci demeyeyim ama girişken bir ülke. iyi fikirleri var ama paramız yok.

Pişirici: Ne olursa o para gelir?

Selcen: YahutIMF’siz olur mu Hocam? Ben de onu sorayım. 

Şahinöz: IMF’ye ben de karşıyım.

Selcen: Ben de karşıyım ama…

Şahinöz: Ama maalesef şu an başka kaynaklardan bulamıyoruz. Çünkü hep geldiğimiz yer orası. Hikâyesiz kalmak. O olmadığı için gelmiyor para. O olsa gelecek. Başka hiçbir şey yapmamıza gerek yok. Bu arada, Türkiye bir noktada büyüyecek. Üçüncü çeyrekte veya dördüncü çeyrekte hafif çapta büyüme gelecek. Yani ilelebet krizle geçmeyecek. Ama o günlerde de şunu konuşuyor olmamız lazım: ‘’Biz gene yanlış büyüme modeliyle mi devam edeceğiz?’’ Bakın, ben bir istatistik vereyim. Herkes “Yapısal reform lazım’’ diye anlatıyor. Açın bunu. Bana ne olur şu yapısal reformun ne olduğunu bir söyleyin. 

Pişirici: Buyurun açın. 

Şahinöz: Ne dedik biraz önce? 100 birim üretiyoruz, bunun 65 birimi ithal mi? Demek ki ben bu ülkede yerli ve milli değer olarak 35 birim mi koyuyorum? Almışım girdileri, üstüne işçilik koymuşum, 35 birim koymuşum ve 100’e satmışım. Ben bu 35’i, 75 yaparsam, işte o zaman o ‘’Dış mihrak,’’ ‘’Dış minnak’’ -artık adı her neyse- yine seninle uğraşacak ama aynı etkiyi yaratamayacak. Peki, ben bu 65’i, 75’i nasıl üreteceğim? Bu eğitim sisteminden 20 yıl sonra çıkacak olan çocuklarla mı yapacağım bunu? Mümkün değil. Bunu yapma şansımız yok. 0-4 yaş arası diyorlar. Selçuk Şirin her gün ‘’Eğitim sistemi nasıl olmalı?’’ diye anlatıyor. O onları anlatırken biz matematiği çıkartıyoruz, feni çıkartıyoruz, ‘’Bunları seçmeli yapalım mı, yapmayalım mı?’’ konularını konuşuyoruz. Böyle bir şey olabilir mi? Şimdi bunları konuşmamız lazım. 

Geçen gün bir konferansta şunu anlatmaya çalıştım. Amerika ile Çin arasındaki bu ticaret ve kur savaşı gibi görünen şeye aldanmayın. Bu çok ayrı bir boyut. “Tukidides Tuzağı” diyorlar. Son 500 yılda 16 kez, yükselen güç  egemen gücü tehdit etmiş. Bugün ‘’Tukidides Tuzağı’’ dedikleri bu. Çin, Amerika’yı tehdit ediyor. Amerika bunu kullanmıştı. Batı, Doğu’yu kullanmıştı: ‘’Al, sen somutu üret, al, sen insanın fiziksel gücüne dayalı işleri yap. Biz de insanın aklına, zihnine dayalı işleri yapalım. Biz katma değerli işleri yapalım. Senin ürettiğin ucuz ürünleri tüketiriz, sen de bir miktar zenginleşirsin.’’. Çin bütün oyunu değiştirdi; Bir anda Batı’nın ticari sırrını çalıp sonra 10 yılda, 20 yılda ilerledi. “Roma bir gecede kurulmadı” diye meşhur bir söz vardır. Çin de bir gecede kurulmadı ve müthiş işler yaptı. Şimdi Batı’yı tehdit ediyor. Batı da “Eyvah, benim imalatı eve geri getirmem lazım” dedi. Almanya “Made in Germany” dedi. Trump seçimlere gelirken “Ben Amerika’yı daha büyük yapacağım.” dedi. Herkes üretimi geri getirmeye çalışıyor. Ama üretimi geri getireceksiniz de siz Batı’daki pahalı insanla, Çin’den daha ucuza nasıl üreteceksiniz? Bu mümkün mü? O zaman dediler ki ‘’Biz insanı aradan çıkaralım, çünkü pahalı. Robot değil, kobot yapalım.’’ İşte endüstri 4.0 dedikleri hikâye bu. Aracıyı aradan çıkaralım. Bakın yeni iş modellerine; Airbnb, Lending Club vs. Ortaya ufacık bir aracı koyuyorlar. Aracıyı zayıflatıyorlar, çünkü aracı süreçleri yavaşlatıyor, aracı pahalılaştırıyor. İnsansız ve aracısız blok zincir. Kayıt defterini aracısız tutma. Kripto paralar, bugün yeniden fiyatları coşmaya başladı. Aracısız değer transferi… Bir tane siyasetçiden ‘’Blok zincir’’ diye bir şey duydunuz mu? Bir tane siyasetçiyle akşam tartışma programlarında oturup, Endüstri 4.0’ın altındaki kalemleri tartıştık mı? Siz son 17 yıldır 15 seçim yaptık. Seçimden, siyasetten, ‘’Sen o taraftansın, sen zillettsin, sen illettsin’’ diye konuşmaktan biz treni kaçırıyoruz. Ondan sonra Bedri Rahmi’yi hatırlayacağız. Ne demiş? “Ne şu ne busun Oğlum Mernus, sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.” Biz trenleri kaçırmak zorunda değiliz. Bu ülkenin nasıl bir devrim yaptığını görmek için insanlar oturup 1923 dönemini incelesin. Bugün ‘’Yerli ve milli’’ diye bağırıp duruyoruz, ama o gün onlarca şeker fabrikaları, milli değerler üretmişiz. ‘’Bunları biz yapalım’’ demişiz. Demek ki Türkiye yapmış bunu. Bir daha yapabilir.

Selcen: Bir de o haldeyken, 1929 küresel krizinden geçmişiz.

Şahinöz: Ne güzel söylediniz üstat.

Pişirici: İzin verirsen yine Erkin Bey’le devam edeceğim. İşin bir makro tarafı var. Bir de günlük hayatımız var. EPDK (Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu) elektriğe %15 zam kararı almış. Zam kararını alırken de demiş ki: “Üretici dağıtıcı şirketlerin üzerindeki maliyet yükü artık taşınamaz hale gelmiştir. Bunu tüketiciye paylaştıracağız.” Seçim bitti. Bu ölçü müdür? Şekere zam geldi, çaya zam geldi, benzine zam geldi, şimdi elektriğe zam geldi. Büyük olasılıkla doğalgaza da tekrar zam gelecek. Yani sokaktaki sıradan vatandaşın, -demin dediniz ya kura bakar diye- baktıkları diğer şeyler de bunlar. Yani cumhurbaşkanı propaganda döneminde otobüsten çay dağıtıyor, propaganda dönemi ve seçim bitiyor ve önce çaya zam geliyor, şekere zam geliyor. Muhabbete zam geliyor aslında. Zam gelen şey o. Bir, buradan bakınca memleketin ahvali nedir? İki, çok merak ediyorum, siz şimdi firmalara danışmanlık veriyorsunuz, o danışmanlık verdiğiniz firmaların ya da oradaki üst düzey yöneticilerin geleceğe ilişkin en çok merak ettiği, en çok sorduğu şey nedir? Bize ne söyleyebilirsiniz?

Şahinöz: “Hocam dolara buradan girilir mi?”

Selcen: “Her seviyeden girilir.” Cevap da bu mu?

Şahinöz: Biz önce, danışmanlığın ne olmadığını anlatmakla başlıyoruz. Danışman, o imkânsız krediyi bulan kişi değil. Bir de, dövizi sana 5,14, 5,72, 5,83’ten aldırıp, 6,24, 6,18, 6,19’dan sattıran kişi de değil. Yani bir kere kurumsallaşma sürecini bir tamamlamak gerekiyor. Şirketler bunu merak ediyorlar: Yani önümüzdeki dönem hakikaten ihracat pazarlarında nasıl büyüyebiliriz? Bunun için artık yeni yeni yöntemler var. İş modellerini değiştirmek gerekiyor. Artık o tuhaf raporlama sistemlerine son vermek gerekiyor. İnsan kaynakları modülü, satın alma modülü, yok o modül, bu modüller birbirleriyle konuşamıyorlar. Halen aşağıda herkes excel operasyonu yapıyor. Neymiş efendim, ‘’İki saat sonra icra kurulu toplantısı yapılacakmış, o toplantıya yetişmeliymiş.’’ Artık bu bir tuşa bastığın anda önüne gelebilmeli. Şunu görmemiz lazım: ‘’Büyük veri’’ denen bir hadise var. O kadar çok sensör var ki artık, o kadar çok veri toplanıyor ki, veri 21. yüzyılın petrolü diyorlar. Aynı petrol gibi, önce arayıp bulacaksın, sonra çıkaracaksın, sonra işleyip kullanacaksın, sonra satacaksın. Müşterilerinin nelerden hoşlandığını… Buna “customer relations management” diyorlar ya, müşteri ilişkileri yönetimi, veri tabanları vs. Artık olay oraları geçti. Google ne yapıyor? Google dijital gölgemizi aldı. Google bedava bir hizmet gibi görülüyor. Ama Google topladığı o verilerle, elinde öyle büyük bir petrol, bir hazine var ki. Cep telefonuyla nerede olduğumuzu biliyorlar. Kredi kartıyla ne halt ettiğimizi de biliyorlar. E daha ne olsun? Beni yönetmek için bütün veri seti var. Bu veri setini işledikten sonra, nöropsikolojik algı yöntemleri de var. Subliminal teknikler var. İnsan zaten sistematik hata yapmaya çok müsait bir yapı. Çünkü düşünmeyi sevmiyor. Seçimden sonra o şeylere zam geleceğini bas bas bağırarak söylüyorduk. Mümkün değil. Devlet, sürdürülemez bir şekilde bütçeyi gevşetti. Yani eğer böyle devam ederse derecelendirme kuruluşları gelip 2-3 tane daha not indirir, kuru 7’de buluruz. O yüzden kemer sıkması lazımdı. Kemer sıkmak demek, geliri arttırmak demek. Bir, vergiler artacak. İki, elektrik fiyatları artacak. Firmalara “Aman seçim var, zam yapmayın’’ diye baskı yapıldı. Firmalar ne yaptılar? Kur 3,30 iken stokladığı, maliyeti düşük ürünlerin stoklarını eritti. Şimdi yeni gelen stokları 5.70 ile alıyor. Dolayısıyla seçimden sonra firmaların fiyatları da arttırması bekleniyordu. “Efendim, yaz aylarında, eylülde, ekimde enflasyon tek haneye düşer mi? %9’a düşer mi?” Biz %2’ye, %3’e getirmek için çıkmıştık yola. Bir daha kaybettiğimiz eşeği bulduk diye sevinecek miyiz? Bir ikincisi, orada kalacak mı? Ben geçen gün sosyal medyada “Valla tek haneye gelsin saçımı kazıtacağım” dedim. Bu memleket için her şeyi yaparız, saçım feda olsun, kanım feda olsun, önemli değil. Ama tek hanede kalmaz. Baz etkisinden dolayı belki eylül-ekimde %9’a, %10’a inebilir. Ama ondan sonra tekrar gerisin geriye gelecek. Yani artık bu ülkede %15 civarında bir enflasyon kalıcılaşması var. O zaman faizler nasıl düşecek? Enflasyon düşmezse, faiz düşmez. Neden biliyor musunuz üstat? Şunu söyleyeyim, ben bugün bankaya gittiğimde parama bir yılda %23 faiz alıyor muyum? %23 faiz alıyorum. Param %23 değerleniyor ama pazara gittiğimde bir bakıyorum %35 taze gıda enflasyonu var. Param %35 değer kaybetmiş. Altında kalıyorum. O yüzden de enflasyonu düşürmeden, faiz düşürmek mümkün değil. Enflasyonu düşürebilmenin yolu da, önce kuru istikrara kavuşturmak…

Pişirici: Siz çok ters bir şey söylediniz ama şimdi. 

Selcen: Yani FSEN teorisi yanlış mı? Faiz sebep enflasyon netice teorisi. 

Şahinöz: Yani tabii ki.

Pişirici: Size son bir soru. Şimdi dikkat ettiyseniz piyasaya ufak ufak veriliyor, “Kabinede revizyon olacak, Hazine ve Maliye Bakanı değişecek, Ersin Özince olacak” diyorlar, “Rıfat Hisarcıklıoğlu Ticaret Bakanı olacak” diyorlar, “Turkcell’in eski genel müdürü Kaan Terzioğlu da Ulaştırma Bakanı olacak” diyorlar falan. Velev ki bu değişiklikler oldu diyelim. Kurtarır mı ekonomiyi? Ekonomiyi kurtaracak olan şey bu mudur? Krizden bizi bu mu çıkaracak?

Şahinöz: Amerikalılar’ın çok güzel bir sözü var: “Walk the talk,” yani “Dediğini yap.” Ekranlara çıkıp “Biz büyük yapısal reformlar yapacağız. Yeni ekonomi programı bu. Burada devlet kemer sıkacak. Ekonomi böyle toparlanacak.” Sözler doğru olabilir, söylemler harika olabilir. Bunu uygulamadıktan sonra hiçbir anlamı yok. Bakıyorsunuz toplumda kadına yönelik müthiş bir şiddet var. Sorsan erkeğe, her yerde “Ben karımı çok seviyorum” der. Akşam gidiyor karısına iki tane tokat atıyor. Yani söylemiyle eylemi arasında uçurum var. Biz de bu söylemlerimizle eylemlerimizi birleştirmeliyiz. Kim gelirse gelsin, kişiler önemli değil, sistemi çalışır hale getirmemiz lazım. Üstat biraz önce onu söyledi. Israrla vurguladı. Sistem, sistem, sistem diyoruz. Kuvvetler ayrılığı en temel şey. Bugün şirketlerimizde de kuvvetler ayrılığı problemi var, ekonomimizde de kuvvetler ayrılığı problemi var, evde de kuvvetler ayrılığı problemi var. Erkek egemen ev, erkek egemen iş, patronun dediği dedik. Ekonomide de veya ülkede de aynı şey geçerli. Bizim, bu kuvvetler ayrılığını artık kültür haline getirmemiz lazım. 

Pişirici: Çok teşekkürler. Son soru Aydın Selcen’e ve onunla kapatalım. Demin Erkin beye “Müşterileriniz sizden ne öğrenmek istiyor” diye sormuştum. Yabancı gazeteciler seninle de konuşuyorlar, mülakat yapıyorlar. Belki eski meslektaşlarınla da konuşuyorsun. Onlar Türkiye’yle ilgili en çok ne soruyorlar? 

Selcen: Son zamanlarda konu malum, bu S-400 konusu tabii. O da, “Olur mu, olmaz mı?” sorusu. Bana sorarsanız da olur. Ben onu bir adım geri götüreyim; 2008-2010 arası Washington’da görevdeydim. O zaman oradaki ABD’li resmi ve düşünce kuruluşu, bu tip gazeteci muhataplar hep “Erdoğan samimi mi?” diye sorarlardı. Ben de ‘’Erdoğan’ın samimi olup olmadığı yalnızca eşini, çocuğunu ilgilendirir, sizi ilgilendirmez’’ derdim. ‘’O ne demek?’’ diye sorarlardı. ‘’Yaptığına bakacaksınız.’’ Siz Almanya şansölyesine ‘Samimi mi acaba?’ diye bir soru soruyor musunuz? Bana niye soruyorsunuz? Bakın, Erdoğan’ın bir sözü mü var? Yani ‘Ben NATO’dan çıkıyorum, şunu şöyle yapıyorum’ gibi bir şey mi var? Ne yapıyor? Yaptığına bakın.’’ Erkin Bey’in “Walk the talk” örneği gibi ‘’Ne yaptığına bakın’’ derdim. Ama ondan sonra bugün aslında tersine döndü iş. Yani zaten herkes samimi olduğuna kani. Biliyorsunuz, Erdoğan Osaka’ya giderken bu S-400 konusunda ‘’Niye kimse benim söylediğime inanmıyor” dedi. Aslında o da ilginç işte. Yani defalarca Cumhurbaşkanı da, Milli Savunma Bakanı da, ‘’Bu S-400’ü alacağız, aldık’’ diyor. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da ‘’Aldık, parasını verdik, teslimat konuşuyoruz’’ diyor. Rosoboronexport’un CEO’su söylüyor. O önemli çünkü adam ilk kez söyledi, şimdiye kadar hiç konuşmuyordu. Hâlâ daha “Acaba ne olur?” konuşuluyor. Bu da şunu gösteriyor: Yönetimde keyfilik hâkim. Bu, bir anlamda olumlu. Beğenmeyen “oportünist’’ diyebilir, beğenerek konuşan “pragmatist’’ diyebilir ama Erdoğan, her türlü söylediğini yapabilen, yaptırabilen bir lider. Yön değiştirebilen bir lider. 

Az önce Ersin Özince’den söz ettik. Bugün, yarın Berat Albayrak’ın o koltuktan kalkacağı ve oraya Ersin Özince’nin oturacağını aklınız alıyor mu gerçekten? Olacak gibi değil. Ama olursa bu size ne düşündürür? Daha büyük bir şey oluyor demek değil mi? İşte bu Türkiye ittifakı, yeni anayasa… Demek ki büyük bir paket oluyor. Hatta bu ‘’Tek adam rejimi bitiyor’’ demektir. Benim hatırladığım, Ersin Özince de ayrılırken ‘’Keçi çiftliği, organik tarım falan yapacağım’’ demişti. Şimdi o Ersin Özince’yi kaldırıp o koltuğa getirtebilir misiniz?  Yani belki de gelir, ben şahsen bir kere tanışmıştım. Size de sorsalar, ‘’Ben de gelirim’’ dersiniz, demin ülkeyi ne kadar sevdiğinizi ifade ettiniz. Ama ne yapmak üzere? Hangi çerçevede? Demek ki bu iş değişecek. S-400 bunun içinde küçücük bir ayrıntı. Hani o küçük hamlenin, çok fazla ekmeğini yemek mümkün. Bir zararı da yok. Ne bizim savunmamızı zaafa uğratacak bir şey, ne yön değişikliği. Şu Ankara’daki belirli köşe başlarını tutmuş bu ‘’beka’’ söylemi, yok ‘’Etrafımız sarıldı,’’ ‘’Efendim Kürtler Zagros’tan, Amanos’a terör koridoru kuruyor,’’ Akdeniz-Ege’de de Rum’un, Yunan’ın arkasına saklanmış emperyalistler bizi denize çıkartıyor filan… Bu laflardan çıkıp, kendi oyunumuzu yeniden kurmayı başarırsak, yeni öykümüzü yazarsak, bir çıkış olabilir. Ama onu yazabilmek için de şu rejimin tutmadığını kabul etmek lazım. Olmadı işte. Aynı şekilde, hani “Ben söylüyorum niye inanmıyorsunuz?” diyor ya. Şimdi de ne dedi? “Sayın Kılıçdaroğlu.” Bunun da altını çizmek lazım. En son Sancaktepe mitinginde “CeHaPe çukurdur, çöptür” deyip, “Bay Kemal,’’ ‘’Sen” diye hitap ederken, şimdi bakın, “Sayın Kılıçdaroğlu, bu referandum işi nereden çıkıyor? Biz bu rejime geçtik. Eksikleri olabilir ama uygulamaya çalışıyoruz” diyor. Demek ki -çok amiyane bir tabirle- “Tarzan zor durumda.” Yani ayaklar yere basıyor. Ayağı yere bastıran da herhalde benim tarafın konusundan ziyade, Erkin beyin konusu. Yani kasa boş. Ne yapalım? O zaman bu S-400 işinden çıkarsak belki biraz para da gelecek. Çünkü Almanya da bizim batmamızı istemiyor, malum. Ben bizimkine intihar saldırılarının diplomasisi gibi diyorum. Kamikaze diplomasisi deniyor. Yani biz masaya oturduğumuzda bizim kozumuz şu: “Ne yaparsınız?” diyorlar. Üstümüzde yelek var. “Patlatırım, batarım. “Bir batarsam perişan olursun. Bak ben bugüne kadar 3-4 milyon Suriyeliyi tuttum. Bunun için senden para alıyorum. Bir de düşün, ya ben batarsam? 82 milyon. 4 milyon zaten Almanya’da var. Akrabasının yanına insanlar yürüyerek gitse, sen de batarsın, ona göre. Ben batmak için çok büyüğüm. Zaten jeostratejik olarak çok önemliyim’’ falan falan. Mesele bu. Ama buradan çıkmanın küçücük adımı, şu S-400 en kolayı. Bakalım Osaka’da olacak mı? Ama hani illa bir tahmin yap derseniz, olacağını sanmıyorum. Eğer oraya gideceksek, ancak düşe kalka oraya doğru gideceğiz maalesef. 

Şahinöz: Bir metaforla güçlendirebilir miyim söylediğinizi? 

Selcen: Buyurun tabii. 

Şahinöz: Çok güzel aktardınız, ağzınıza sağlık. ‘’İlkesizlik kapitalizme ilişkindir’’ diyoruz ya, Amerikalı kapitalistin bir sözü var. Diyor ki: “1 dolar borcun varsa ve ödeyemiyorsan, o senin problemindir. Ama 100 milyon dolar borcun varsa ve ödeyemiyorsan, o bankanın problemidir.” 

Pişirici: Biz şimdi bankanın problemi miyiz?

Şahinöz: Evet, biz bankanın problemine dönüşmeye başladık.

Selcen: Onun bizim günlük hayatta da karşılığı şöyle: Sizin, bizim 1000 lira borcumuz olsun, gece uyuyamayız. Ama iş adamı 50 milyon dolarlık borçla, S500 Mercedes’le gezer, şampanya patlatır. Çünkü onun hayatı öyle. 50 oraya borcu varsa, 100 de buradan gelecek var. O ayrı bir dünya.  

Şahinöz: Borcumuz gücümüzdür. 

Pişirici: Aydın Selcen, Erkin Şahinöz çok teşekkür ederim katıldığınız ve katkılarınız için. Profesör Ayşen Uysal açık oturumun başında bizlerle birlikteydi, kendisine katkıları için tekrar çok teşekkür ederiz. 197. açık oturumda, İstanbul’un yenilenen seçiminin ardından iç siyasette, dış siyasette ve ekonomide neler olabileceğini, neleri bekleyebileceğimizi konuklarımızla değerlendirmeye çalıştık. Umarım izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. İyi akşamlar efendim.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus