Sabun Köpüğü (18): Kazandıklarımız, kaybettiklerimizin bir özeti değil mi sanki!

Ali İsmail Korkmaz için

Surp Takavor Kilisesi’nin hemen orada eline çiçekleri tutuşturmuş güleç yüzlü ve bir o kadar da hüzünlü kadın. Adı ne olsun? Tamam Türkan.

Al bunları içine de bir parça çamaşır suyu koy demiş Türkan. O mu? O yapardı, yine yapmıştı. Bir iki damla çamaşır suyunu usulca köklere bırakmış. Sonra da o kökleri aynen kız kardeşine. Ertesi gün, ait olduğunu düşündüğü bir Avrupa kentine, kendince ev bildiği o yere uçup gidecekmiş zaten. Hayat böyle bir şey, yer zaman tanımaz diyerek…

Kimi zaman mişli, kimi zaman dili geçmiş…

Çamaşır suyunu bir damla denedi, sonra iki üç damla daha. Kökler bazen, üstelik de yerinden yurdundan kopmuşsa, asitin bu haline bile kanar, acımaz, ağlamaz, renk vermez, geçmişi çıtlatmazdı.

Bu kesilmiş kökler hikayesi o zaman ona başka bir hikayeyi hatırlatmıştı.

(Bana bunu anlatması ise tamamen bir tesadüftü. Havaalanında karşılaşmak, kahve içmek, laflamak, artık ne derseniz deyin. Kısaca ben onun yalancısıyım).

Yıllar önce Kadıköy’ün o zamanki yalnız, şimdiki cıvıltılı ve antikacı dolu sokaklarından birinde, izbe sayılabilecek bir evden başka bir eve bakıyormuş.

Yaşı 22 imiş. Ne eksik ne de daha fazla. Duygularıysa kökleri kesilmiş vazoya koyup kız kardeşine emanet bıraktığı o çiçekler gibiymiş. Urfa’dan buralara gelmiş, bir bekar evinde, kafası karışık bir üniversite öğrencisi… Çamaşır suları da dahil, gerideki evi unutmak adına her türlü naneyi denemişti. Unutma konusunda başarılı olmuş muydu? Belki. Hayata karşı küçük bir zafer denebilir miydi buna? Şimdi o yıllara baktığında mümkündü bunun cevabı. Şimdi ise… Ne önemi vardı. Kazandıklarımız kaybettiklerimizin bir özeti değil miydi sanki? Günler geçtikçe insan bunu anlardı. Anlamayansa dönüp dönüp aynı hayatı, yeni bir maceraymışçasına yaşar dururdu.

‘Bir akşamüstü olmalıydı’ diye söze devam etti. İlgiyle kahvesini yudumlamasını bekledim. O ise hemen yutmadı o zerreyi. Yutkunamadığı zamanları hatırlamış bir hali vardı ama yüzlemedim. Herkesin yutkunamadığı zamanlar kendinedir.

Hızlı hızlı, aheste aheste geçti yolcular önümüzden.

Akşamüstleri karmakarışık duygular içersinde olurdum dedi. Diğerleri henüz gelmemişken eve. Bir sevgilim yokken. Uzun yıllar bir sevgilim olmayacakken. Sorun ne bu ne de tam olarak bu değilken. Yüzüme bakıp sürekli kimlik kontrolü yapanlardan, bu şehirden bıkmışken… Geri dönmek mümkün değil mi diye düşünürken…

Karşı evin, eski bir Kadıköy eviymiş burası, hırpalanmış üçüncü katında ailenin büyük oğlu Osman (annesi hep Osmann diye bağırırmış o yüzden adını hatırlıyormuş) kardeşiyle birlikte o küçük balkonun demirleri arasından ayaklarını aşağıya uzatmış, o sonbahar gününden beklenmeyecek bir tazelikte gökyüzüne bakıp duruyormuş. İki kardeş, iki kel kafalı oğlan, dört bacak ve on ayak parmağı. Neşeyle sallanıp duruyorlarmış karşısında.

O an bir şey oldu dedi. Herkese olur. Herkese olur mu? Küçük anlardaki sonsuzluk gelip herkesi bulur mu? Geleceğe dair insanın gözünü alan bir şey. Sadece o ana  açık, belki Mahmud Derviş’in dizelerine düşen bir tutam tuz, ya da ona benzer başka bir şey…

İnatçı adımlarımız bizi dehşete düşürdüğü yolda ahretin kayalarının üstünü kazırız.

Hayat devam eder.

Hayatımız devam eder.

İçimize düşeriz.

Bizden sonra güvercinlerin yeni ufkunda.

Vay be dedim. Kursağımdaki kahveyi gevelemek sırası bendeydi sanki.

Özetle… Kederine ara verip Osman’ın baktığı gökyüzüne bakıvermış. Osman ve kardeşi haklıymış. İnsan o sonbahar gökyüzüne bakıp umutsuzluğa kapılabilir miymiş sahiden de…

Sonra akşam olmuş. Osmanlar içeri girmiş, o ise perdelerini eh işte çekmiş, velhasıl herkes kendi hayatlarına dalmış.

Osman ne zaman büyümüş, hiç bilmiyor.

Çiçek aldığı gün, o sokağa saptığı zaman, artık o evlerin hemen hepsinin iş yeri ve birer antikacı olması ise ne hayalini genişletmiş ne de daraltmış.  

Sadece Osman ve kardeşinin, bu ülkenin makus tarihinde gezinen gençlerin başına gelenlerden  olmamasını dilemiş.

Sesi beklemediği biçimde içine düşmüş. Dilerim yaşıyordur demiş. Dilerim bir sokak başında, dilerim tekinsiz bir karanlıkta, bir hain sıfatıyla etiketlenerek hırpalanmamış, dövülmemiş, incitilmemiş, ve öldürülmemiştir. Dilerim hâlâ yaşıyor, hâlâ gökyüzüne bakıyor, baktığı o gökyüzüyle insanları sabun köpüğü keyfiyle mutlu ediyordur.  Dilerim demiş, dilerim onun için hayat devam ediyordur.

Bu yayını Ali İsmail Korkmaz ve bütün evlatlar için yaptım.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar