Arnavut yazar İsmail Kadare: “Anormal bir ülkede normal bir edebiyat yarattığım için mutluyum”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dünyada en çok tanınan Arnavutlar’dan biri o. Ölü Ordunun Generali’nin (çev.: Bilge Emin, Mitos-Boyut, 2014) yazarı, bugün Tiran yakınındaki Dıraç ile Paris arasında gide gele yaşıyor ve gazetecilerden kaçıyor. Mâmâfih, Le Monde gazetesi için kuralını bozdu. Florence Noiville’in yaptığı ve 8 Ağustos 2019’da yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi.

İsmail Kadare

Henüz Arnavut parası lekin üzerinde resmi yok, ama ufak ülkesinin kültürünü tek başına temsil ediyor. Senenin yarısını geçirdiği Arnavutluk’ta, okullarda okutuluyor ve taksi şoföründen lokantaki garson kıza kadar herkes tarafından biliniyor İsmail Kadare. Senenin kalan kısmında ise, 1990’da Fransa’da siyasî sığınma hakkı aldığında yerleştiği Paris’te, Lüksemburg Bahçesi yakınında oturuyor.

83 yaşındaki yazar, başkent Tiran’a her dönüşünde kucaklanıyor. Mayıs ayında, “Kadare Atölye-Evi”ni (Kadare shtëpia studio) açtı. Tipik 60’lı yıllar dekorlu, komünist rejimin en beter zamanlarında (1944-1991) içinde yaşadığı ve yazdığı daire söz konusu. Dışarıya açılır iki kapısı –biri girmek diğeri kaçmak için– olan bir daire bu… diktatörlükte, fazla temkinden zarar gelmez – ve bu ev kısa süre önce halkın ziyaretine açıldı.

İsmail Kadare’nin duvarları yeşil boyalı bürosunu ziyaret ediyoruz orada. Her sabah çalışmak için köşesine oturduğunda ona çıtırtılarıyla yoldaşlık eden ocak görülüyor. O dönemdeki büyük romanları L’Hiver de la grande solitude (“Büyük Yalnızlık Kışı”), Avril brisé (“Bitkin Nisan”) ve Düşler Sarayı’nı (çev. Alev Abacı, Kyrhos Yay., 2010) yazdığı Hermes Baby marka daktiloyu keşfediyoruz — bu mitoloji meraklısına tam uyan bir isim.

Kütüphanede, 40 dile çevrilmiş olan hatırı sayılır eserleri, Balkan efsanelerinden –diktatörlüğe yandan saldırmak için çok yararlanmış olduğu– Yunan İlkçağı’na, değişmeyen tutkularının tanıkları; Jean-Pierre Vernant ya da Pierre Vidal-Naquet’nin çalışmalarından “Uiliam Shekspir”inkilere, ya da “Balzak”tan Kiril alfabesinde Rus klasiklerine…

Mayıs’ta randevumuzun olduğu gün, atölye-evini ziyaret edenlerin görüşmemize rahatsızlık vermesinden çekiniyordu Kadare muhtemelen. Bu röportajı kabul etmekte tereddüt gösteren o –artık neredeyse hiç röportaj vermemektedir–, şehre geldiklerinde kaldıkları, Tiran’ın modern kulelerinden birinde eşi Elena’yla beraber ağırladı bizi. Yaz aylarını geçirdiği Dıraç’tan gelmişti. Türk kahvemizi (kafe turke) içerken yaptığımız söyleşi.

Ismail Kadare

Dıraç’tan geliyorsunuz. Ne tarafta bu şehir?

Tiran’a otuz kilometre kadar uzakta, Adriyatik kıyısında. Traianus’un hükümdarlığı döneminde inşa edilmiş büyük bir antik amfitiyatrosu var. Cicero’nun da Dıraç’ta bir evi varmış.

Bu söyleşi için Tiran’a gelmekte tereddüt ettiniz…

Bir yazarda, her halükârda bende, izah etme arzusu –özellikle de yaratma sürecinin nasıl işlediğini izah etme arzusu– tam aksinden, kaçınmaya meyilli olmaktan ayrılmazdır.

Ne sebepten?

Bir Arnavut efsanesinde şöyle bir öykü anlatılır: Genç bir dağ adamını her gece bir peri ziyarete gelmektedir. Onu mutlu etme karşılığında tek bir şart koşmuştur. Bundan hiçbir yerde söz etmeyecektir; aksi takdirde konuşma yeteneğini kaybedecektir. Ama genç adam bir gün kendini tutamayarak sırrı açığa vurur ve o anda lâl olur. Bazı bakımlardan, bu delikanlının başına gelenler bana yazarın başına gelenleri hatırlatıyor. Yazar da, söylenegeldiği gibi, “ilham perisi tarafından ziyaret edilmektedir” — her ne kadar bu peri bazen gönül rahatlığından ziyade azap getirse bile. Yazar da, hem bundan söz etme hem gizli tutma isteği arasında parçalanır. Anlaşmayı ihlâl edip susmak gerekeni açığa vurursa, konuşma yeteneğini olmasa da en azından kendinden bir şeyleri yitirme riskiyle karşı karşıyadır. Kaldı ki ilhamın sırlarını izah etmenin muhakkak beyhude bir fikir olduğunu da unutmamak gerek. Kuyu ağzının kıyısına oturup, bir aynayla kuyunun dibini aydınlatmaya kalkışmak gibidir.  

“Alkışlansa bile, yazar, ara sıra verdiği görüntüden hiç de o kadar memnun değildir. Zira söylemek isteyip erişemediklerini bir tek o bilir.”

Yine de kitaplarınızdan birini “Yazarın Atölyesine Davet” (Invitation à l’atelier de l’écrivain, Fayard, 1991) diye adlandırdınız. O kitapta, üçüncü şahıs ağzıyla kendinizden, ama genel olarak da yazardan söz ediyorsunuz. Atölyeniz neye benziyor?

Makine onarım fabrikasının arkasındaki bir arsaya. Orada sağda solda yedek parçalar, hurda parçaları, madenî teller, somunlar bulursunuz… Bir eserin ortaya çıkarılması ve cilâlanması sırasında kullanılan bir sürü apayrı unsur. Her yazar, bu malzemenin kendi ürettiği bir kısmının ona faydası olacağını bilir; fakat bir kısmının da paslanacağını ve kendisiyle beraber ıskartaya çıkartılacağını da bilir. Ona her an azap veren eksilme duygusu bundandır.

Arnavutluk’un başkenti Tiran’da Mayıs 2019’da açılan “Kadare Atölye-Evi”.

O azap, sonucun tatminiyle telâfi olmuyor mu?

Ama alkışlansa bile, yazar, ara sıra verdiği o görüntüden hiç de o kadar memnun değildir. Zira söylemek isteyip erişemediklerini bir tek o bilir. Günışığına çıkamayanlar yüzünden yüreğinde hissettiği acıyı da tek başına bastırması gerekir. Yazmış olduğunun sadece bir parça olduğunu bilir. Üretmeyi dilemiş olduğunun bir parçası. Bir şeyin noksan olduğunu da bilir. Her zaman noksan olacağını. Bir parça, bir çıkrık, bir alet. Ömrünün günlerinin sayılı olmasından ise bahsetmedik daha.

Öyleyse ömrünüzden bahsedelim, ilk yıllarınızdan. Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Olaylar bakımından zengindi. İkinci Dünya Savaşı patladığında 5 yaşındaydım. Gjirokastër’de [Ergiri-Arnavutluk’un güneyinde] yaşıyordum. Oradan bütün yabancı ordular geçiyordu: İtalyanlar, Yunanlar, Almanlar — ki şehri bombardımana tutmuşlardı. Bense seyrediyordum. Sürekli bir gösteriydi bu. Gjirokastër elden ele geçiyordu. Bir çocuk için inanılmaz uyarıcıydı bütün bunlar.

“Taş Şehrin Vakayinâmeleri”nden (Chroniques de la ville de pierre, Hachette, 1973) “Oyuncak Bebek”e (La Poupée, Fayard, 2015), Gjirokastër eserlerinizde çok yer tuttu…

Çok benzersiz bir şehirdir, dünyanın en bayırlı yerleşimidir. Bir evin çatısının bazen nasıl bir başka evin temellerine değdiğini sık sık tasvir etmişimdir. Bir sokakta ayağınız kayarsa kendinizi bir damda bulma riskiyle nasıl karşı karşıya olduğunuzu. Ya da şapkanızı bir minarenin ucuna nasıl asabildiğinizi. Çocukken, çok sayıda boş odası olan çok büyük bir evde yaşıyordum, oyun için idealdi. “Büyük oda”daki divanın üzerinde, çoğu zaman ipe dizili gibi oturan bir grup yaşlı kadın olurdu. Bir yandan kahvelerini içip ufak bir dürbünle manzarayı izlerlerdi. Bir bakıma, yazma isteğimi onların tartışmaları besledi.

Nasıl yani?

O yaşlı kadınlarda, daha sonra farkettiğim, ölümsüz bir şey vardı. Sözlerindeki itidal, gerçekle gerçekdışı arasındaki bağ, olayların üzerine oturttukları o efsane katmanı… Aynı zamanda da dünya –krallar, cumhuriyetler, İngiliz, “Cermen”–  hakkında vardıkları yargılardaki bir hükümranlık. Şeyleri yukarıdan görebilme, yargılayıp değer biçme becerilerine hayranlık duyuyordum. Bu yerde doğmanın, dünya üzerine ilk yorumu bende antik bir koro etkisi yaratan o kapkara giyimli yaşlı kadınların ağzından işitmenin bir şans olduğunu sık sık düşünmüşümdür. Ne okuma biliyorlardı ne yazma, ama bir üslûpları vardı.

Gjirokastër aynı zamanda Arnavutluk Komünist Partisi’ni kurup burada kanlı bir diktatörlük yerleştiren Enver Hoca’nın da (1908-1985) doğduğu şehir. En otarsiye dayalı ve en Übü’vâri rejimlerden biri…

Doğru. Yaklaşık otuz senelik bir arayla, Hoca ile aynı şehirde doğmuşuz. Dahası, aynı sokakta. Adı “Deliler Sokağı”! Onun deli olduğuna kuşku yok. Kötülük yapma fikriyle parlayan gözleri geliyor gözümün önüne. Arnavutluk’un o dönemdeki süpergüçlerin saldırısına uğrayacağı, ama onları alt etmeyi başaracağı minvalli o paranoyak senaryoyu hayal etmişti! Bana gelince, o zamanki tüm Arnavutlar gibi, o akla hayale sığmaz ve kabaca komik propaganda içinde yüzüyordum. Nasıl olup da çıldırmadığımı sık sık sormuşumdur kendime.

Diktatörlük yerleştiği vakit, daha 10 yaşına gelmemiştiniz. O dönemden anılarınız neler?

Büyükannem komünizme temelden karşıydı, tıpkı mütevazı bir çevreden gelen babam gibi. Annem ise, daha ziyade zengin bir aileden geliyordu, fakat paradoksal bir biçimde daha rejim yanlısıydı. Okulda hiçbir taraftan değildim, ama ikisini de biliyordum ve bağımsız olmayı hızlı öğrendim. 11 yaşında Macbeth’i okudum. Gözlerim kamaşmıştı. Bütün piyesi elle tekrar yazdım. Shakespeare’den sonra, bana ileride “Aiskhylos ya da Ezeli Mağlup”u (Eschyle ou l’éternel perdant, Fayard, 1988) esinleyecek olan Aiskhylos’u keşfettim. Yunan trajedisi –iktidar için verilen acımasız bir mücadele içinde ardı ardına bir dizi cinayet, öc alma ve misilleme– evreniyle diktatörlüğün evreni arasındaki sayısız paralellikten şaşkına dönmüştüm. Bütün trajedi yazarları arasında, kılı kırk yararak tüm şiddet ve cezalandırma biçimlerini tasvir ve tasnif etmeye girişen, M.Ö. 6. yüzyılda Aiskhylos olmuştur: “Ricacılar/Yakarıcılar”daki (Les Suppliantes) arzu rekabetinden, Persler’deki (Eski Yunan Tragedyaları 1 içinde, çev: Güngör Dilmen, Mitos-Boyut Yay., 1994) en küçüğün isyanına; Orestie’deki (“Oresteia”) âyinsel cinayetten Prométhée’deki (“Promethea”) tanrılara meydan okumaya kadar. Üstelik eserlerinin sadece çok küçük bir kısmını biliyoruz; çünkü yazmış olduğu 90 piyesten sadece 7’si elimize ulaşmıştır… Kısacası, görüyorsunuz ya: Büyük edebiyat sayesinde, ölüler krallığına diri girmek gibi muazzam bir şansa sahiptim.

“Shakespeare’den sonra, Aiskhylos’u keşfettim. Yunan trajedisinin evreniyle diktatörlüğün evreni arasındaki sayısız paralellikten şaşkına dönmüştüm.”

Ufaklığınızdan beri o okumaların size “bağışıklık kazandırdığını” söylüyorsunuz. Tam olarak neye karşı?

Tiran’daki öğrenimimden sonra, Moskova’daki Gorki Enstitüsü’ne gönderildim. “Sosyalist gerçekçiliğin seçkin birlikleri”nin gönderildiği yerdi orası. Rejime resmî yazarlar imalatı için. İçinizdeki her tür yaratıcılık hevesinin, her tür özgünlük tohumunun ezildiği üç sene. Ama kendi payıma, gerçekten bağışıklığım vardı buna. Okumuş olduklarımla bağışıklık kazanmıştım. Beynim üzerinde artık hiçbir şey tahakküm kuramazdı. Elseneur’de ya da Truva surlarında olup bitenler bana sosyalist gerçekçilikten daha gerçek geliyordu. Bu yüzden, Gorki Enstitüsü’nde bana öğretilenin tam tersini yapmam gerektiğine ahdederek üç sene geçirdim. Doktrin aşılamasından Shakespeare ve Aiskhylos kurtardılar beni.  

İlk yazdıklarınızı hatırlıyor musunuz?

17 yaşında, Paris adlı bir şiir yazmıştım. Vermiş olduğum yayınevi müdürü yayımlamak istiyordu onu; ama çekiniyordu da: Bir burjuva başkenti üzerine, onu hiç eleştirmeden yazıyordum. Metnime başka şeyler, veya mesela Moskova üzerine bir şiir, ya da SSCB’den bir kızla mektuplaşmamı da eklememi önerdi. O yıllarda, Sovyet vatandaşlarıyla yazışmalar modaydı; ben de abayı fena halde yaktığım Moskovalı bir Ludmilla’yla yazışmaktaydım. Sorun böyle halloldu. Yayıncı beni yayımlayacağını, ama “fazla hayale kapılmamam” gerektiğini söyledi. Bir gün Paris’te yaşayacağımdan habersizdim o sırada.

Kırk yıl sonra siyasî iltica talebinde bulunduğunuz Paris. Neden Fransa’yı seçtiniz?

Doğaldı bu. Fransa en çok arkadaşımın olduğu yabancı ülkeydi; kitaplarımın çevrilmiş olduğu ilk ülkeydi. Yayıncım Claude Durand’ın [1938-2015 yılları arasında Éditions Fayard’ın patronu] davetiyle daha önce birçok kez gitmiştim oraya; oysa o devirde bir Arnavut’un ülkesinden ayrılması çok zordu.

Zaten o dönemdeki rejimle ne şekilde anlaştığınız ya da anlaşmadığınız üzerine sık sık sorular da soruldu size. 2001’de Le Monde’un sizinle yaptığı bir röportajda, sürekli bu kuşkuları dağıtmak için çaba göstermek zorunda kalmaktan bezdiğinizi gizlemiyordunuz. Şu cümleyle bağlıyordunuz: “Aslında benden açıklamam istenilen, sistemden niçin canlı çıktığımdır”.

Ufacık şeyler için kurşuna dizilebiliyordunuz; niçin kendimi feda etmem gerekiyormuş? Ders verme meraklıları bana, “Diktatörlere harbi davranmadınız” diyorlardı. Haydutlarla, yırtıcı hayvanlarla harbi olmak gerekir mi peki?

Eserlerinize dönelim. Vaktiyle Conrad’ın, Nabokov’un ya da Kundera’nın yaptığı gibi, yazı dilinizi değiştirmeyi ve Fransızca yazmayı hiç aklınızdan geçirmediniz mi?

Asla. Böyle bir tercih doğaya aykırı görünürdü bana. Belki Arnavutça çok öğrenilen ve takdir gören bir dil değil; ama Yunanca, Latince, Ermenice’yle birlikte Avrupa’nın en eski dillerinden biri. Roma İmparatorluğu’nun doruk noktasında, İllyrialılar’ın dili olmuştur. Daha sonra, Osmanlı İmparatorluğu yasaklamıştır onu; fakat beş yüz yıl ayakta kalmıştır! Yazar için bir kozdur bu dil. Almanca kadar kesindir; söylemesi Fransızca’da birkaç sayfa isteyen bir şeyi birkaç sözcükle anlatabilir. Merakımdan, Macbeth’in çok sayıda tercümesini karşılaştırdım ve Arnavutça tercümesinin en iyisi olduğunu saptadım — ki Shakespeare uzmanları da itiraz etmiyorlar buna. Latince’nin hazineleriyle Kelt dillerinin hazinelerini birleştiren bir dildir. Bununla ciddi olarak ilk ilgilenen, 17. yüzyılda Alman filozofu Gottfried Wilhelm Leibniz olmuştur.  

“Atölye-ev”iniz açıldığında ne hissettiniz?

Kendimi ateşin önünde oturmuş görüyorum tekrar. Paradoksal bir biçimde, bir “özgür yazar” olma duygusuyla. Karım Elena bir yayınevinde çalışıyordu. Her sabah, yalnız kalıyordum ve yazıyordum. Bundan harika bir şey olabilir mi? Kitaplarımın bazıları yasaklanmıştı, ama istediğimi aşağı yukarı yazıyordum. Bazen, bir cümlenin iyi olduğunu hissediyordum. Mantıksız olduğunda bile, onun gizli güzelliğini hissediyordum. Fiziksel olarak duyuyordum bunu. Benim için tek teselli daima edebiyatın içinden geldi. Bir de, her ne kadar sadece bazıları tarafından da olsa, anlaşılmanın esrarından…

Tiran’da “Kadare Atölye-Ev”inin içi

Şanslı olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Şu Latin atasözünü bilir misiniz: “Vivere militare est” (“Yaşamak savaşmaktır”)? Madem böyle; madem “hayata atılmak” adeta “savaşa atılmak”, öyleyse öldürülmemiş olmamıza sevinmemiz gerekir. Benim için yaşamak edebiyat yaratmaktı. Bu görevden kaçınmak yaşamamak olurdu. Yapmam gerekeni yaptım ve yazma hususunda, sonuç olarak, hiçbir şey bana engel olamazdı. Öyleyse, evet, şanslıydım. Arnavutluk’ta bana sık sık, “Ah, keşke özgür bir ülkede yaşasaydın…” deniyordu. Ama kim bilir? Farklı olup olmayacağını kim bilir?

Bugün eserlerinize dönüp baktığınızda, en çok gurur duyduğunuz nedir?

Savaş-sonrası Avrupa’nın en zalim diktatörlüğü üzerine yazalı kırk-elli yıl oldu. Seneler sonra, bugün, yazım aynı yazı. Zerre kadar değişmedi. Bir kitabımın tarihini görmezseniz, ne zaman yazıldığını çıkaramazsınız. Mesela 2017’de, 1978’te yazdığım bir metin olan “Utanç Yuvası”yla [La Niche de la honte, Fayard, 1984] Birleşik Krallık’ta Man Booker International Ödülü’nü aldım. Kırk sene sonra yani. Üstelik jüri, kitabın kusursuz bir güncellikte ve doğallıkta olduğuna hükmetmişti. Bundan mutluyum. Anormal bir ülkede normal bir edebiyat yarattım.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus