Arvind Subramanian & Dani Rodrik: Finansal küreselleşmenin kafa karıştırıcı cazibesi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Arvind Subramanian ve Dani Rodrik’in 25 Eylül’de Project Syndicate’te yazdığı The Puzzling Lure of Financial Globalization isimli makaleyi Okan Yücel sizler için çevirdi.

Neo-liberalizmin çöktüğü iddiasının arkasındaki entelektüel fikir birliğine rağmen gelişmekte olan pazarların sınırlarını, yabancı sermaye akışına açması hâlâ politika çevrelerinde yüksek seslerle dile getiriliyor. Bu gerçeklik değişinceye kadar gelişmekte olan ülkeler anlamsız kısa vadeli politikaların, dönemsel krizlerin ve kaybolan dinamizmin acılarını çekmeye devam edecek. 

Uzun yıllar boyunca erteledikten sonra Çin, kısa vadeli yabancı para akışını (yani sıcak para akışını) kontrol eden sınırlamaları kaldıracağını ilan ederek finansal küreselleşmeyi tam anlamıyla kucaklamış oldu. Diğer yanda ise uzun zamandır ani yükseliş ve düşüşlerle şekillenen Arjantin ekonomisi, yeni bir makro krizin içine girdi ve para biriminin değerinin dramatik şekilde düşmesini engellemek için de sermaye kontrollerini artıracak önlemler almaya karar verdi.

Bu iki örnek de finansal küreselleşmenin, başarısızlıklarına rağmen hâlâ politikacılar için son derece önemli olduğunu ortaya koyuyor. Peki neden Çin sermaye kontrollerinden şimdi vazgeçti? Peki ya, Arjantin’i uzun zamandır apaçık ortada olan bu basit önlemi almaktan alıkoyan neydi?

Çin’in Ekonomik Büyümesinin Kaynakları

Çin’in ekonomik mucizesinin birkaç kaynağı var. Yüzünü piyasalara dönmesine ek olarak ihracattan ve yabancı yatırımlardan faydalanması, ülke içindeki göç dalgası, Mao zamanından miras kalan eğitim ve sağlık sistemi bunlardan bazıları. Aynı zamanda aydın ama son derece acımasız bir yönetim tarafından idare edilen güçlü ve verimli bir devlet ile kendi değerlerine sahip çıkan medeni bir halk… Aynı Çin toplumu belli bir istikrarın özlemini de çekiyor. Ancak Çin’in yükselişindeki önemli faktörlerden biri de ülkeyi yabancı sermaye akışına açmamaktı.

Şu karşıt olgusal tarihi anımsayalım: Çin, 1990’lı yılların sonunda, ekonomik yükselişinin gözle görünür olmaya başladığı dönemde, o zamanın egemen ekonomi politikası olan finansal küreselleşmeye kolaylıkla yenik düşebilirdi. Eğer böyle olsaydı, kur farkından faydalanmak için ülkeye hücum eden yabancı sermayeye olan bağımlılık tavan yapacaktı. Yuan değer kaybedecek, ihracat azalacak ve ekonomideki dinamizm kaybolacaktı. 

Gelişmekte olan piyasalarda ortaya çıkan hemen hemen her finansal krize, sermaye akışlarındaki sıkıntılar ya eşlik etti ya da zemin hazırladı. Latin Amerika’da 1980’lerde, Hindistan’da 1991’de, Meksika’da 1994’de, Doğu Asya ve Rusya’da 1990’ların sonunda, Brezilya, Arjantin ve Türkiye’de 2000’lerin başında, Baltık ülkeleri, İzlanda, Yunanistan ve İspanya’da 2010’da, “Kırılgan Beşli” dediğimiz gelişen ekonomiler Brezilya, Hindistan, Güney Afrika, Endonezya ve Türkiye’de 2013 yılında, Arjantin’de ise bugün yaşanan krizler tam olarak bu şekilde ortaya çıktı.

Ekonomik Krizlerin Etkileri Nasıl Derinleşiyor?

Kesin olarak söyleyebileceğimiz bir başka gerçek ise sermaye akışlarının daha derin siyasî sorunlara yol açtığı ve piyasada dengesizliklere sebep olduğudur. Ekonomik krizlerin etkilerini her zaman daha da yıkıcı hale getirmişlerdir. Bugün neo-liberalizmin özelleştirme, deregülasyon, ticarî bütünleşme, göç, malî disiplin ve büyümeyi gelir dağılımının önüne koyma gibi pek çok prensibi ya kesin olarak reddediliyor ya da eleştiriliyor olsa da finansal küreselleşme dikkat çekici bir istisna olarak geçerliliğini korumayı sürdürüyor.

Pek çok örnek gösteriyor ki finansal küreselleşme –özellikle sıcak paraya hiçbir kısıtlama getirilmemesi– makroekonomik istikrarsızlıkları ağırlaştırıyor, finansal krizlere neden oluyor ve ticareti daha az rekabetçi hale sokarak uzun dönemli büyümeyi zorlaştırıyor. Uzun vadeli büyüme ve makroekonomik istikrar için finansal küreselleşmeyi ön şart olarak değerlendiren çok az sayıda ekonomist bulabilirsiniz. Bunu savunanlar da her ülkenin düzenleyici gereksinimlerini çoktan karşıladıklarını varsayarlar. Ancak pek çok ülke bunu başaramamıştır ve kısa vadede de başaramayacaktır.

Öte yandan IMF sermaye akışına yönelik bazı kısıtlamaları kabul eden uygulamaları hayata geçirse bile finansal küreselleşme bir dogma olarak varlığını koruyor. Yani kalkınmakta olan ekonomilerin dış yardımlar ile kaynak elde etmeleri veya bu yardımlarla ilgili şüphe duymaya başladıkları zaman da aynı amaç için özel dış sermayeden faydalanmaları teşvik edilmişti.

Farklı bir açıdan bakarsak bu hâkim görüş, dayanıklılığını, sınır ötesine giden sermaye akışının kontrol edilmesinden dolayı pek çok açıdan finansal güçlerin hareket alanını genişleten politikalara borçludur. Özellikle Latin Amerika ve Güney Afrika’daki zengin elitler kendi zenginliklerinin konuşulmasını engellemek için kullanışlı bir kaçış yolu olarak gördüklerinden dolayı finansal küreselleşmeyi ilk andan beri desteklemişlerdi. Böyle bir ortamda politik durgunluk ve muhtemel itibar zedelenmeleri bu politikaların aksini savunmayı olanaksız hale getirmişti. Finansal küreselleşme elitleri uzunca bir süre sermaye kontrolünü kamulaştırma ile bir tutan anlatıya bel bağlamışlardı. Bu yüzden de siyasetçiler, mülkiyet hakkını ihlâl eden kişiler olarak algılanmak istemiyorlardı. 

Son zamanlarda finansal sermaye akışlarına uygulanan kısıtlamalar artık eskisi gibi lanetlenmiyor; çünkü pek çok gelişmekte olan ülke yabancı kurlardan borç almanın getirdiği sorunları çözmeyi başardı. Yeni kabul edilen hiyerarşide yerel para birimleri üzerinden sağlanan finans akışı, dolar üzerinden sağlanan akışın üzerinde konumlandırılıyor. Çünkü bu sayede döviz kurlarında ciddi bir zayıflama yaşansa bile borçlarda yüksek faizli artışlar yaşanmıyor. Bu şekilde yapılan borçlanmalar gelir-gider dengesizliklerini savuşturduğu için daha az sorunlu olarak görülmesi anlaşılabilir bir durum. 

Yine de bu kronik sönük büyüme ve ileri ekonomilerde süregelen düşük hatta negatif faiz oranları çerçevesinde bakıldığı zaman gelişmekte olan ülkelerin dış borç almaya devam edeceklerine yönelik tehlike hâlâ mevcut. Ancak bu yol yalnızca daha geçici önlemlere, daha sık tekrar eden krizlere ve daha riskli bir dinamizm eksikliğine yol açıyor. Yine de bazı ülkeler bu yolu tercih etmeye devam ediyor ve yeni entelektüel revizyonizmin savunucuları da sessizce buna razı oluyor gibi görünüyorlar. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus