Ortadoğu’da kartlar yeniden dağıtılırken ortaya çıkan yeni tehlikeler

Mediapart’ta 15 Ekim 2019’da René Backmann imzasıyla yayınlanan analizi Haldun Bayrı çevirdi.

Kuzeydoğu Suriye’de Kürtler’e karşı Türkiye’nin taarruzu ve Amerikalılar’ın Suriye’den çekilmesi Ortadoğu bölgesini daha da istikrarsızlaştırırken, müttefikleri Donald Trump’ın sorumsuzluğuyla neye uğradıklarını şaşıran İsrailli yöneticiler, onun kendilerine güya sunduğu güvenlik garantileri hakkında da kuşkulara kapılmaya başladılar. Üç haftadan beri çok büyük iki meydan okumaya muhatap olmaları üzerine daha da keskinleşen bir endişe bu. O meydan okumaların biri siyasî, diğeri stratejik. Bir an önce, sürdürülebilir bir meclis çoğunluğunun desteğini alan bir hükümet kurabilmeleri gerekiyor. Kısa süre önce İran’ın Suudi Arabistan’da gösterdiği, benzeri görülmemiş askerî ve teknolojik yeteneklere de karşılık bulmaları gerekiyor.

14 Eylül saldırısından sonra bir Suudi boru hattının durumu.

Zira bu durum, genelkurmay tarafından “yıkıcı” olacağına hükmedilen bir tehdidi tüm ağırlığıyla hissettiriyor İsrail’e. On yıldır başbakan, son hükümetin de başı olan ve ciddi adlî sorunlarına rağmen bu ilk meydan okumaya cevap vermekle görevlendirilen Benyamin Netanyahu, ikinci meydan okumaya da sadece kendinin kafa tutabileceği fikrini kabul ettirmek istiyor — vatandaşlarındaki endişeyi sürdürme pahasına.

Önümüzdeki günler ve haftalar görevini koruyup koruyamayacağını görme olanağı verecek. Şimdilik düşük ihtimal gibi bu. Yeni bir seçim varsayımı –bir yılda üçüncü kez– günden güne ihtimal dahiline giriyor. Açık ve sorumlusu belli siyasî tercihler bekleyen genelkurmay için iyi bir haber değil bu. Bölgenin halihazırdaki stratejik biçimlenmesinde, artık elinde bulundurduğu modern silahlarla İran’ın arz ettiği yeni askerî tehdide gelince, bunun önünü almak için Netanyahu’nun kısa süre önce telkin ettiği gibi İsrail savunma bütçesinde devasa bir artışa gitmek yeterli olmayacaktır. 

İsrail ordusunun ve istihbarat servislerinin sorumluları bugün İran tehlikesi üzerine değerlendirmelerde bir revizyona, gizli servislerin topladığı verilerin güncellenmesine ve korunma ve savunma tertibatlarında köklü bir değişikliğe gitmeye davet edilmektedir. Zira Suudi petrol stoklama ve rafinaj tesislerinin 14 Eylül’de vurulması ve birçok Batılı gizli servis tarafından İran’a isnat edilen bu harekâtın muhtemelen İran topraklarından yapılmış olması, İsrail askerleri ve istihbarat servislerinin bugüne kadar bilmedikleri bir teknik karmaşıklıkta operasyon ve taktik planlama kapasitesini açığa çıkarmıştır.

Yeryüzündeki en büyük petrol işleme fabrikası olan Abqaiq’deki tesisi ve onun 180 km güneybatısındaki Khurais tesislerini vuran iki saldırının yarattığı ilk sürpriz, İran’ın bir arada kullandığı İHA’lar (insansız hava araçları) ve orta menzilli güdümlü füzeler oldu. Göründüğü kadarıyla yirmi kadar füze ve en az bu kadar İHA kullanılmış olmalı. Yine anlaşıldığı kadarıyla, İHA’lar üç şekilde kullanıldı: hedeflerin gösterilmesi, nihaî kılavuzluk ve hasar değerlendirmesi. 

İkinci sürpriz ise atışlardaki isabet oldu. Batılı gözetleme uydularının çektiği fotoğraflar, füzelerin petrol depolarını da ham petrol stabilizasyon kulelerini de tam ortadan vurduğunu gösteriyor. 17 hedefin isabet aldığı Abqaiq’de, 18 kulenin 5’i yıkıldı ya da hasarlı. Khurais’te hedeflenen iki tesis isabet aldı. İsrailli bir uzmana göre, vuruşlardaki isabet kesinliği yaklaşık 1 metrenin içindeydi. Geleneksel yönlendirme sistemlerinin –durağan, GPS, radar, topografik– hiçbirinin tek başına garanti edemediği, ama lazerle işaretlemenin ya da İHA’yla yönlendirmenin nihai safhada temin edebildiği bir performans bu. Bu füze-İHA bileşimi sayesinde vuruşlardaki isabet oranı %85 olmuştur; oysa Suriye’de son atılan Amerikan güdümlü füzelerinin isabet oranı %60’tı, diyor aynı uzman. 

Saldırıların sonucu, günlük petrol üretimi 9,8 milyon varil olan Suudi Arabistan’ın üretiminde 5,7 milyon varillik eksilme oldu. Ham petrol fiyatlarının ani bir yükselişinden kaçınmak ve Suudi ulusal akaryakıt şirketi Aramco’nun borsaya girişini iptal etmemek için Riyad rezervdeki stoklarını kullandı. Fakat tesislerin tekrar işler hale getirilmesi için en az altı ay gerekiyor ve şirketin değer tespiti, tesislerindeki bu güvenlik açığının ispatından kötü etkilenecek.

Üçüncü sürpriz: Riyad’ın ABD’den satın aldığı –bilhassa Patriot füze bataryalarını da kapsayan– algılama ve savunma sistemleri İran çıkışlı uçan nesnelerin hiçbirinin önünü kesemedi. Belki eğitimdeki veya askerî motivasyondaki bir noksanlık nedeniyle. Belki de radarların öncelikle Körfez’e, yani doğuya yöneltilmiş olması, oysa anlaşıldığı kadarıyla Ahvaz bölgesinden ateşlenen füzelerin Kuveyt hava sahasından geçerek kuzeyden gelmiş olmaları nedeniyle. İran’ın attığı füzelerin yere yakın uçtukları için de kuşkusuz. Dünyanın üçüncü büyük askerî bütçesine sahip olan ve en az beş yıldır birinci silah ithalatçısı haline gelen bir ülke için, büyük bir aşağılanma bu.

Ama Suudi diplomasisi için daha da beteri var. Zira görünüşte teyakkuz halinde bölgede mevcut olan Amerikan ordusu, İran füzelerinin ve İHA’larının gelişini saptayamadı. Tabii, daha gerçeğe yakını, saldırının saptanmış, fakat Pentagon’un yerel müttefikleri haberdar etmeyi yararlı ya da akıllıca bulmamış olmasıdır. Bu da Beyaz Saray’ın gerçek niyetleri ve bölgedeki Amerikan askerî şemsiyesinin inanılırlığı üzerine çok şey söylemektedir. Üç hafta sonra, Suriye’deki Amerikan kuvvetlerinin çekilmesi ve Kürtler’in yüz üstü bırakılmasıyla hiç kalmayan bir inanılırlık…

Dördüncü sürpriz: Ekonomik potansiyelinin dünyanın gözü önünde tam göbeğinden tahribine yol açan bu saldırıya karşı, Suudi Arabistan ve koruyucuları için temsil ettiği stratejik felakete rağmen, Tahran’la savaşın kıyısında olsa bile Riyad tarafından da, bir yandan diyalog yolunun kapalı olmadığını tekrarlarken İslam Cumhuriyeti’ne karşı yaptırımları ve tehditleri art arda sıralayan Washington tarafından da hiçbir misilleme operasyonu başlatılmadı. Beyaz Saray’daki horozun bu ani ağırbaşlılığının açıklaması, Trump’ın bir seçim yılı öncesinde fazladan –en risklilerinden– bir cephe daha açmama isteğinden kuşkusuz. Fakat Pentagon ile Arap müttefiklerindeki bu temkinliliğin nedenleri arasında, İran’ın önlenemeyen ve tahribata yol açan saldırısının bugün bölgedeki genelkurmayların gözünü korkutmuş olmasının da bulunduğunu görmezden gelemeyiz artık.

Netanyahu’nun İran politikası çöktü

İsrailli strateji uzmanlarını kaygılandıran da bu zaten. Moskova’yla beraber Beşar Esad’ın muhalifleri karşısındaki zaferine büyük ölçüde katkıda bulunan Tahran, Suriye’ye yerleşmesini sürdürüyor ve Lübnanlı Şii müttefiki Hizbullah’ın silahlanmasını güçlendirirken, İran’a karşı İsrail ve ABD’nin duyduğu nefreti paylaşan Sünni Körfez monarşileri, İran İslam Cumhuriyeti’nin karşısına askerî olarak çıkmanın ne pahasına olabildiğini ölçmekte gibiler.

9 Eylül 2019. Milletvekili seçimleri sırasında Likud Partisi, Donald Trump ile Benyamin Netanyahu’nun ittifakını ilan eden afişler asıyordu.

Üstelik Trump’ın abartılı davranışları gitgide daha çözülmez oluyor. Twitter üzerinden yüksekten uçan beyanlarla aynı anda sahada tavizler vererek, düşmanları gafil avlamaksızın dostları ve müttefiklerinde kafa karışıklığı yaratıyor. Haziran ayında Amerikan Hava Kuvvetleri’nin bir casus İHA’sının vurulmasının akabinde İran’a karşı misillemelere gitmekten son anda caydıktan sonra, Suudi Arabistan’a karşı İran saldırısına seyirci kaldı; Kürt müttefiklerini de Erdoğan’ın insafına terk etti. Bundan daha inandırıcı koruyucular görmüştük.

“Suriye’den birliklerini son çektiğinde bizi 24 saat öncesinden haberdar etmişti. Bu sefer, bizi uyarmayı bile düşünmeden özel kuvvetlerini çekme kararı aldı” diye saptıyor bir İsrailli gözlemci. Seçim yenilgisine kadar İsrail başbakanının dış politika ve savunma stratejisinin Trump’la tam bir özdeşleşme ve İran’la çatışmanın tırmandırılması üzerine kurulu olduğunu hatırlatan Haaretz gazetesinin cuma günkü başyazısı, “Netanyahu’nun İran politikasının çöktüğü” değerlendirmesini yapıyordu. Aynı gazetenin askerî konulardaki yazarı ise ertesi gün, “Trump’ın Suriye’den çekilmesi Netanyahu için stratejik bir felakettir” diyordu.

İsrailli strateji uzmanlarına göre, Suudi petrol tesislerine İran saldırısının bir dönemeç oluşturduğu açık. “Böyle isabetli ve böyle etkili bir vuruş kapasitesi buradaki birçok stratejik altyapıyı tehlikeye sokmaktadır,” diye değerlendiren bir uzman, bu hedefler arasında Ben Gourion Havaalanı’nı, Hadera elektrik santralini, Hayfa’daki dev amonyak deposunu ve çok sayıda gaz ve akaryakıt deposunu sayıyor. “Dimona’daki nükleer reaktörü kapatmanın zamanı geldi,” diye belirtiyor hatta, 1960’lı yıllarda yarbay rütbesiyle İsrail’in nükleer programının öncülerinden biri olan akademisyen Uzi Even. 

Benyamin Netanyahu, İran’ın eline nükleer silah geçirmesi riskini, Trump’ı 2015’te Barack Obama ve Britanyalı, Fransız, Alman, Çinli ve Rus yöneticiler tarafından imzalanan İran’ın nükleer silahsızlandırılması antlaşmasından ayrılmaya ikna edecek derecede bir saplantı haline getirmiş görünürken, çok sayıda İsrail askerî uzmanı ısrarla bir başka tehlikeye işaret ediyorlardı: İran’ın Suriye’deki, Hizbullah üzerinden Lübnan’daki ve Irak’taki askerî mevcudiyetinin gelişmesinin teşkil ettiği tehlike. 

Geçen ocak ayında İsrail Cumhurbaşkanı’na 2019 için “Stratejik Değerlendirme”sini sunan General Amos Yadlin (Ulusal Güvenlik Etüdleri Enstitüsü INSS’nin müdürü ve askerî istihbarat Aman’ın eski şefi) uyarmıştı: “Karşı karşıya kalacağımız en vahim tehdit, üçüncü bir Lübnan savaşı ya da Batı Şeria’daki durumun kötüleşmesi değil ilk kuzey savaşıdır; yani Hizbullah’la, Suriye ve İran’la çıkabilecek ve güneyde Hamas’ın da katılabileceği eşzamanlı bir çatışmadır. İsrail 2019’da kuvvetli bir devlettir. Ordumuz düşmanlarımızı caydıracak kadar güçlüdür. Karşısına çıkmamız gereken meydan okuma, bu gücü seferber ederek uygun politikayı kuvvetlendirmeyi gerektirmektedir.”

“Uygun politika”, göründüğü kadarıyla, İran’ın Suriye’deki askerî mevcudiyetinin kesin tespitini, Hizbullah’ın gücünü çevreleyen etkin bir stratejiyi ve hassas stratejik tesislerin korumasının güçlendirilmesini içermekteydi. Bunun uygulanması ise 2017 ve 2018’de Suriye üzerinde İsrail Hava Kuvvetleri’nin düzenlediği yüzlerce saldırıyla görülmüştü. Bu saldırıların çoğu, İran’ın silah depolarını, askerî tesislerini ya da Hizbullah’a yönelik İran askerî malzeme konvoylarını hedef almaktaydı. “Sadece 2018 yılı boyunca, bu akınlar sırasında 2000 bomba boşalttık.”

Geçen haziran ayı tarihli bir etüdde, yirmi yıldır istihbarat subaylığı, sonra da stratejik planlama başkanlığı ve dört savunma bakanına danışmanlık yapmış olan, ihtiyat kıtasında general Michael Herzog, Suriye’yi İsrail’e karşı güçlendirilmiş cepheye dönüştürme planı çerçevesinde Hizbullah’ın 2016’da İranlı koruyucusu tarafından başlatılan silahlandırılmasındaki modernizasyon stratejisini inceliyor. Çıkardığı sonuçlar, General Yadlin’in neden felaket tellallığı yaptığını izah ediyor.

İranlı askerlerin “Kesinlik Projesi” adı verilen bu stratejisinin hedefi, Tahran’ın Hizbullah’a verdiği füzelerin bir kısmını hedefe yönelik silahlara dönüştürmekti. Sayıları yüz bini bulan kısa menzilli Katyuşa ya da Grad roketleri bu dönüştürmenin kapsamına girmiyordu. Ama en az bin kadar orta ve uzun menzilli cihaz da Rus malı GPS yönlendirme sistemleriyle veya 10 metrelik bir şaşma payı bırakan uydudan yönlendirmeli sistemlerle donatılmalıydı. Dönüştürme çalışmaları Lübnan ve Suriye’deki kamuflajlı atölyelerde yapılmıştı.

Eylül başında havadan çekilmiş fotoğraflarını yayınlayan İsrail ordusuna göre, bu atölyelerin biri Suriye sınırına çok uzak olmayan Bekaa Vadisi’ndeki Nabi Şit yerleşiminin yakınında bulunmaktaydı. Netanyahu’nun Eylül 2018’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu önünde Lübnan’a uyarıda bulunmasından sonra, Beyrut’taki diğer üç atölye kapatıldı ve muhtemelen daha gözden ırak yerlere taşındı.

“İsrail’in bakış açısıyla, ‘Kesinlik Projesi’ belki de İran’ın Suriye ve Lübnan’la ilgili maksadının en amansız bileşeni. Askerî gücüne karşın, İsrail, nüfusun toplaştığı bölgeleri ve en büyük ulusal ve askerî altyapıları 20 km eninde 80 ila 100 km boyunda bir mıntıkada yoğunlaşan kırılgan ufak bir ülkedir. Nispeten az sayıda yüksek kesinlikli füzeyle Hizbullah’ın, ülkemizin ulusal güvenliğini temin eden savaş yürütme yeteneğimizin en önemli tesislerini hedef alarak çıkartacağı yeni bir savaş bize çok pahalıya mal olabilir.”

Hizbullah yöneticileri ellerindeki kozun mükemmelen bilincinde. Aralık 2018’de Lübnan milisinin gönderdiği bir video kaydında, hava üsleri, Dimona reaktörü, Tel-Aviv’in tam merkezindeki savunma bakanlığı ve ordu genelkurmayı, David Ben-Gourion Havaalanı, Hayfa rafinerisi, offshore gaz tesisleri, tuzdan arındırma fabrikaları, petrokimya tesisleri ve başlıca elektrik santrallerini içeren bir “İsrail hedefleri bankası”nın ellerinde bulunduğu ileri sürülüyordu. Geçen temmuz ayında, Hizbullah’ın başı Hassan Nasrallah, Washington’daki bir stratejik araştırmalar merkezinin sitesinde yayınlanan General Herzog’un araştırmasını Beyrut’taki söylevlerinden birinde zikrederek lâfı iyice gediğine oturtuyordu.

Pakistan arabuluculuğu mu?

General Yadlin’in yıllık değerlendirmesinde tahayyül ettiği haliyle İran’ın yeni teknolojik tehdidi ve bir “kuzey savaşı” riskiyle nasıl baş edilir? Şimdilik, İsrail ordusunun hava savunma komutasının elinde havadan gelen saldırılara karşı üç savunma sistemli bir bütün var. “Demir Kubbe” bataryaları obüslere, roketlere ve kısa menzilli füzelere karşı kullanılıyor. Gazze Şeridi’nde çok kullanılan bu bataryalar hayli etkili; fakat “kubbe”, içirme/işbâ bombardımanı (salves de saturation) karşısında geçirgen görünüyor. 

Orta menzilli ya da güdümlü füzelere karşı İsrail askerleri 2006’dan beri, ABD’nin yardımıyla, bulup imha eden bir sistem geliştirdiler ve 2017’de öncelikle İsrail’in kuzey yerleşimlerinin Hizbullah saldırılarına karşı güvenliğini sağlamak için “Davut Sapanı”nı hizmete soktular. İlk iki batarya Aşdod’un doğusundaki Hatzor Hava Üssü’ne yerleştirilmişti. İlk kez Temmuz 2018’de Suriye füzelerine karşı kullanıldı.

Balistik füzelere karşı hava savunmasının üçüncü düzeyi, Amerikan finansmanı sayesinde İsrail savunma sanayii tarafından geliştirilen Hetz (“Ok”) füze savunma füzelerinin bataryaları tarafından sağlanıyor. İki ton ağırlığında ve yaklaşık sekiz metre uzunluğundaki bu füzeler, ilke olarak hedeflerinin –nükleer, kimyasal ya da biyolojik– başlıklarının etkili olmaması için onları hayli yüksek irtifada ve yerleşim yerlerinin yeterince uzağında yok etmeleri gerekiyor. İlk Hetz bataryası, radarı, kontrol ve atış komuta sistemiyle beraber 2000 yılında Tel-Aviv’in güneyindeki Palmachim Hava Üssü’nde hizmete sokuldu.

Öte yandan, hava savunma komutasının elinde çok sayıda Amerikan Patriot füze bataryası ve geçen mart ayında Negev Çölü’nde bir yerde konuşlanan çok uzun menzilli radarıyla beraber en az bir Amerikan Thaad anti-balistik füze bataryası bulunuyor.

İlk bakışta, İsrail gökleri iyi korunmakta gibi görünüyor. Fakat Hizbullah’ın elindeki füze stokunun ve İran teknolojisinin teşkil ettiği yeni tehdidin önemi, şu anda kuşku duyulmayan operasyon yetenekleriyle beraber göz önüne alındığında, genelkurmay bugün “ek cevaplar”ı hayata geçirmenin elzem olduğu değerlendirmesini yapıyor. Geçen Ocak ayında görevine başlayan İsrail ordusunun yeni Genelkurmay Başkanı Aviv Kochavi, aylardan beri İsrail ordusunun modernleştirilmesi için birçok yılı kapsayan bir planın hazırlanması gerektiğini savunuyor. 

“Momentum” kod adıyla anılan bu plan, birkaç yıl önce tasarlanmış ve bırakılmış olan, bilhassa hava tehditlerinin –füzeler, insansız hava araçları ve uçakların– lazerle yolunu kesme sistemi projesinin tekrar etkinleştirilmesini öneriyor. “Ek cevaplar” arasında ise, düşman füzelerinin Rus kökenli GPS yönlendirme sistemlerini işlemez hale getirmeye yönelik karşı-önlem yollarının geliştirilmesi de öngörülüyor — maamafih, İsrail ordusunun istihbarat alışverişini sürdürme niyetinde olduğu Rus ordusunun Suriye’de kullandığı GPS ya da diğer  yönlendiricilerle iç içe geçmemeye de özen gösterilerek. İki ordu arasındaki bu alışveriş, İsrail savaş uçaklarının ve füzelerinin şu son yıllarda Suriye topraklarındaki hedefleri Rus askerlerinin sessiz onayıyla vurmasına olanak vermiştir — bütün bunlar, İsrail’in güvenliğini tehlikeye sokmama yolunda Moskova’nın yazılı olmayan bir taahhüdü gereğince yapılmaktadır.

General Kochavi’nin planı şimdilik iki engelle karşılaşmaktadır. Bir yandan, savunma füzelerinin geliştirilmesi pahalıya mal olmaktadır; uzmanlara göre, saldırı füzelerinden yüz misli pahalıya çıkmaktadır. Bu da sabit bütçeli genelkurmayı zor seçimlere zorlamaktadır. Diğer yandan ülke, görev başındaki hükümetin uzun vadeli kararlar almasını engelleyen bitmek bilmez bir siyasî krize batmış durumdadır — bilhassa finansla ilgili taahhütler hususunda.

Bu zorluklar Netanyahu’yu 2 Ekim’de yeni Knesset’in ilk oturumunda savunma bütçesinde 4 milyar şekel (1,15 milyar dolar) yıllık artışa gidilmesini önermekten caydırmamıştır. Askerî bütçenin halihazırdaki düzeyinde tutulması hükümeti zaten birçok başka alanda açık kesintilere gitmeye zorlarken, askerî harcama uzmanları ise hiçbir müşahhas araştırma ya da kalkınma programına tekabül etmeyen bu rakamın kökenini merak ediyorlar. Şimdiye kadar getirilen yegâne açıklama, çok zor bir durumda olan başbakanın böyle bir açık artırmaya girişerek, İran’ın vurucu gücünün analiziyle ülkede doğmuş olan endişe dalgası üzerinde sörf yapmaya kalkışmış olmasıdır — kendi seçmenlerine vermiş olduğu, İsrail’in güvenliğinin baş savunucusu imajını parlatmak niyetiyle muhtemelen. 

Bölgede stratejik kart dağılımının artık farklı olduğunu ölçmemişti herhalde — ya da bunu görmeyi reddetmişti. Daha dün, bölgede Sünniler’le Şiiler arasındaki rekabet üzerine ve Körfez monarşilerinin emperyalist hırslar beslemekle suçladıkları İran’a karşı husumetleri üzerine oynayan İsrail, İslam Cumhuriyeti’ne karşı savaşında Sünni başkentleri devşirme tasarısı besleyebilmekteydi. Obama’nın yapmış olduğunu yıkmaya kararlı Trump yönetiminin de katıldığı bir savaş…

Dostu Donald’la yakınlığından kuvvet alan, Amerikan yaptırımlarının yıkıcı etkisinden emin olan ve davasına Suudi Veliaht-Prensi Muhammed Bin Salman (MBS) ile onun Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki akıl hocası Muhammed Bin Zayed’i katmaktan sevinç duyan Netanyahu, o sırada Beyaz Saray’ın İran’a uyguladığı “azami askerî ve ekonomik baskı” stratejisinin mollalar rejimini kalıcı biçimde istikrarsızlaştıracağına, hatta düşürebileceğine kanaat getirmiş görünmekteydi. 

Büyük hataydı bu. Oynanır görünen bu partide, İran saldırısı kartların büyük bölümünü yeniden dağıttı. Mağlupları sevmeyen Trump’ın gözünde affedilmez bir kusur olan Netanyahu’nun seçim yenilgisi ise, ötekilerde de kıpırdanmalara neden oldu. Trump, İran’la artık savaş değil diyalog istediğini tekrarlarken, Kürtleri Erdoğan’a teslim ederken, fiilî olarak Suriye sahnesini, İranlı müttefikleriyle birlikte savaş alanının efendisi olan Putin’in denetimine bırakıyor. Bu yeni kart dağılımından dersler çıkaran pragmatik İsrailli generaller, anavatanın korunması üzerine yoğunlaşarak, içlerinden çok azının “varoluşsal” olduğuna hükmettiği İran’daki nükleer tehlikeye karşı saldırı planlarını çekmecelerine kaldırdılar ve Netanyahu’nun tüm risklerini ölçmemiş olduğu “kuzey savaşı”nda kendilerini göstermeye uğraşıyorlar. 

Suudi yöneticilere gelince, onlar da kendi paylarına, çok pahalı askerî aygıtlarının da, Washington’la ittifaklarının da, İsrail’le yakınlaşmalarının da, göz dikmiş oldukları bölge liderliğini onlara sunamamış olduğunu –ekonomileri için yok edici bir darbeden de koruyamadığını– kabul eder görünüyorlar. Belki de sözü diplomatlara bırakma zamanının geldiğinin işaretidir bu. 

13 Ekim 2019. İran Başkanı Hasan Ruhani ve Pakistan Başbakanı İmran Han Tahran’da.

Geçen ay, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısından birkaç gün sonra, Suudi Arabistan’ı vuran İran saldırısından da iki hafta sonra, Pakistan Başbakanı İmran Han, New York’taki görüşmeleri vesilesiyle Veliaht-Prens ile Donald Trump’ın kendisinden Riyad ile Tahran’a arabuluculuk yapmasını istediklerini açıklamıştı. Bu yaklaşım İran hükümet sözcüsü Ali Rebii tarafından teyit edilmişti. Sözcü, üçüncü bir ülke tarafından İran’a Suudi Veliaht-Prensi’nin bir mektubunun iletildiğini belirtmişti. 

Neden Pakistan? Çünkü İran’la 2000 kilometrelik bir sınırı olan ve Tahran’ın konsolosluk çıkarlarını ABD’de temsil eden bu ülkenin, bazıları askerî danışman 2,5 milyon Pakistanlı’nın yaşadığı Suudi Arabistan’la kusursuz ilişkileri vardır aynı zamanda. Bir iyi niyet misyonuna kalkışmak için ideal bir konum.

13 Ekim Pazar günü Tahran’da olan İmran Han, Başkan Ruhani ve dinî lider Ali Hamaney’le görüştükten sonra, “arabulucu değil bir kolaylaştırıcı” olmak istediği beyanında bulundu. “İslam Cumhuriyeti’yle Suudi Krallığı arasında bir çatışmanın patlak vermesine engel olmaya mecburuz,” diye belirttikten sonra, salı günü Suudi Arabistan’a gideceğini ilan etti. İzlemeye devam edeceğiz…

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar