HDP’de sine-i millet tartışması

HDP’li milletvekillerinin istifa etmesi önerisini tartışmak ne derece anlamlı? Bunu önerenler, daha sonrası için nasıl bir yol haritası öneriyor? HDP yaşadığı siyasi krizi nasıl aşabilir?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. HDP içerisinde bir süredir bir tartışma var ve sine-i millete dönme önerisi var. Bu, kayyum atamalarının ardından gündeme geldi; öte yandan gözaltılar devam ediyor, tutuklamalar devam ediyor. Selahattin Demirtaş başta olmak üzere çok sayıda üst düzey yönetici ve milletvekili hâlâ cezaevinde. Sine-i millet lafını sağ siyasetçiler –özellikle de Süleyman Demirel– kullanırdı; ama burada temsiliyeti bırakıp tekrar halkın arasına karışmaları –özellikle milletvekilleri için söz konusu–, milletvekilliğini bırakmaları tartışması var. Bugün HDP’de bu bir şekilde karara bağlanacak. Ama ne karar çıkacağını bir kenara bırakıp –bu konuda tahmin yapmaya da çok fazla gerek yok– ben bu tartışmanın kendisi üzerine birtakım şeyler söylemek istiyorum. Öncelikle bu tartışmanın çok gereksiz bir tartışma olduğu kanısındayım. Daha doğrusu şöyle: HDP’nin siyasî anlamda çok ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğu ve bunları aşmada zorlandığı muhakkak; dolayısıyla orta ve uzun vadeli geleceğini tartışma ihtiyacı muhakkak geçerli. Buraya alternatif olarak sine-i millet, yani vekilliklerin –özellikle milletvekilliklerini– bırakması şeklindeki seçeneği başa koyarak zaten o tartışmayı bir anlamda sınırlamış oluyorsunuz — böyle bir yönü var. Bir başka yanlış: Bu sine-i millete dönme fikrinin sınırlama dışında herhangi bir soruna çözüm olacağı kanısında değilim. Sorunların olduğu muhakkak, ama sorunların nedeni HDP’nin Meclis’te grup sahibi olması değil; sorunların birçok nedeni var, esas olarak Türkiye’de rejimden kaynaklanan sorunlar var. Özellikle başkanlık sisteminin inşasından sonra Meclis’in alabildiğine işlevsiz hale getirilmesi hususu var; ama başkanlık sisteminin öncesinde de HDP’nin Meclis’i aktif bir şekilde kullanabilmesinin önüne bir yığın sorun çıkarılmıştı. Yine ülkeyi yönetenler ve HDP söz konusu olduğu zaman onlarla işbirliği yapanlar için dokunulmazlıkların kaldırılması böyleydi; çok sayıda HDP’linin tutuklanması, milletvekilliğini kaybetmesi –ki Selahattin Demirtaş örneği ortada– böyleydi. Yine de her şeye rağmen milletvekillerinin Meclis’te olmasının bir anlamı olduğu kanısındayım. Ya da şöyle söyleyelim: HDP’den seçilmiş milletvekillerinin, milletvekilliğini bırakması durumunda ne olacak? Bunu çözüm olarak görenlerin bu soruya verecekleri çok bir cevap olduğunu açıkçası sanmıyorum. Burada dile getirilen husus bir öfke, kızgınlık ve Türkiye’deki sistem içerisinde mücadele etme imkânının kalmadığı konusunda bir kabul ve buna bir protesto. Peki o zaman nerede mücadele yürütecek bu insanlar, nasıl siyaset yapacaklar? Bunun cevabı yok. Ya da bunun cevabı olarak söylenen şeylerin hepsi, şu gün itibariyle de hayata geçirilebilecek şeyler. Yani büyük ölçüde işaret edilecek alan toplumsal alandır, sokaktır; ama HDP’nin Meclis grubunun olması, bu alanların zaten bırakılması anlamına da gelmiyor. Son dönemde HDP’lilerin Meclis’teki faaliyetinden ziyade dışarıdaki faaliyetleri zaten dikkat çekiyor. 

Buradaki mesele bence esas olarak HDP’nin yalnızlaştırılması ve yalnızlaşması. Çünkü bir tarafta birileri HDP’yi yalnızlaştırıyor –özellikle Erdoğan ve etrafındakiler, onun koalisyon aktörleri– ama bir tarafta da HDP’nin önde gelenleri bu yalnızlaştırma politikasına karşı etkili taktikler ve stratejiler geliştiremiyor ya da bunlar belli bir yere kadar gidiyor ama oranın ötesine geçemiyorlar. En son 31 Mart’ta aslında çok büyük bir başarı sergilenmişti; orada her türlü engellemeye rağmen, devlet ve de muhalefetin diğer partileri tarafından çıkarılan örtülü ya da açık bir dizi soruna rağmen HDP, 31 Mart ve ardından gelen 23 Haziran seçimlerinde CHP adaylarına büyükşehirlerde destek vererek siyasî iktidarın ağır bir yenilgi almasına katkıda bulunmuştu. Yalnızlaşmanın kırılmasında çok önemli bir eşiğin aşılmasıydı bu; ama devamı gelemedi, çünkü belli bir aşamadan sonra Erdoğan, Suriye meselesi üzerinden, YPG’yle mücadele bağlamında bir harekâta giriştiği zaman orada muhalefet partileri –özellikle de CHP– tercihlerini iktidardan yana yaparak bu aşılmış eşiğin devamının gelmesini sağlayamadılar. Dolayısıyla bence burada HDP’nin bu yaşadığı sorunları tek başına aşamayacağı gerçeği ve yanına başkalarını alabilme konusunda ne gerekenlerden, ne de teorik olarak yanlarında olabileceklerden yeterli, uygun, isabetli adımların atılamaması gibi bir olay söz konusu. Sonuçta, HDP’lilerin kendi aralarında oturup sine-i millete dönme kararı almaları –alacaklarını sanmıyorum– bu yalnızlaştırma politikasının başarısı anlamına gelecek, kendi kabuğuna iyice çekilme, kendisini ayrıştırma olacak ve bir anlamda da siyasî iktidarın istediği olacak. 

Bir diğer husus olarak şunu biliyoruz: İktidar daha önce de şimdi de kayyum atadı ve bunu çekinmeden atıyor. Ama HDP’nin kendisine yönelik –milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırılması gibi daha önce yapılan olaydan sonra– bir kapatma vs. bu tür bir çıkış yapmıyor; yapamıyor demeyeceğim ama yapmıyor, çünkü bunun belli bir bedeli olacağını düşünüp henüz o bedeli ödemeyi düşünmediğini varsayabiliriz. Yapmayacağı anlamına gelmiyor, yarın öbür gün pekâlâ yapabilir. Bu anlamda baktığımızda siyasî iktidarın HDP’yle böyle bir sorunu var. Sine-i millet tartışması siyasî iktidarın elini rahatlatmaktan başka pek bir işe yarayacağa benziyor. Geçmişten bir örnek vereyim — genç olanlar bunları bilmez, ama gazeteciliğimin ilk yılları diyeyim, aslında 10 yıllık gazeteciydim o sırada: 94 yerel seçimleri, PKK’nın seçimleri boykot kararı vardı ve o tarihteki parti de yerel seçimleri boykot kararı almıştı; aday çıkarmadılar –ve adaylara da birtakım uyarılar oldu diyelim– ama seçimler oldu. O sıradaki Kürt hareketi seçimleri boykot etti ama seçimler oldu ve 94 yerel seçimleri tüm Türkiye için çok tarihi bir seçimdi; çünkü İstanbul ve Ankara’yı Refah Partisi almıştı, gerçekten bir dönüm noktası olmuştu. Aynı seçimlerde Refah Partisi Güneydoğu’da da çok önemli yerleri aldı, başta Diyarbakır’ı aldı, Batman’ı, Van’ı, Bitlis’i, Siirt’i, Bingöl’ü aldı. Mardin, Şırnak ve Hakkari’yi Doğru Yol Partisi almıştı; ama buradaki Mardin, Şırnak ve Hakkâri’yi Doğru Yol’un alması siyasî destekten daha çok aşiret meseleleriyle alâkalı bir husustu. Sonra ne oldu? Diyarbakır’da aynı zamanda o tarihte yeni açılmış olan ilçe belediyeleri Bağlar, Kayapınar, Sur, Yenişehir de Refah Partisi tarafından alınmıştı. O tarihte bölgeye çok sık gider ve o belediye başkanlarıyla, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Bilgin’di, onunla çok görüşmüşlüğüm vardır, Sur, Yenişehir, Kayapınar, Bağlar belediye başkanlarının bazılarıyla da görüşmüşlüğüm var. Kayapınar’da mesela kazanacağını o kadar sanmıyordu ki, çok kendi halinde bir işçi aday gösterilmişti, o kazanmıştı. Yani bir anlamda Kürt hareketinin o dönemdeki partisi –HEP ya da DEP– Refah Partisi’ne birçok yeri hediye etmişti. Sonra tabii bunların büyük bir kısmını geri aldı; ama bu arada o boykot olayının ömrü çok kısa sürdü çünkü seçimler yapıldı, seçimlere göre belediyeler paylaşıldı, Refah Partisi, Doğru Yol Partisi –kimi yerlerde SHP’nin de aldığı olmuştu–; ondan sonra bir baktık PKK’dan başka stratejiler uygulandı ve boykotun miadı kısa bir süre içerisinde dolmuştu ve belediyeleri alamamakla kaldılar — ki o tarihlerde kayyum falan gibi hususlar da pek yoktu. 

Benzer tartışmalar seçim boykotu tartışmalarında da oldu biliyorsunuz — bu sine-i millete dönmenin bir başka versiyonu. Türkiye’de son dönemde yapılan seçimlerin birçoğunun öncesinde boykot tartışmaları gündeme getirildi ve Türkiye’deki otokratik rejim tahlili, seçimlerin adil ve demokratik olmadığı ve de seçimlerin sonucu ne çıkarsa çıksın bir şeyin değişmeyeceği gibi tespitlerden hareketle, açık ya da örtülü bir şekilde boykot çağrısı yapıldı. Çok etkili olmadı, ama yine de bir tartışma olarak belli bir etkisi olmuştu. Ama düşünelim mesela: Referandumdaki boykot çağrısıyla referandum kıl payı “evet” çıktı ve hâlâ birçok insan aslında burada “hayır”ların daha fazla olduğunu iddia ediyor. Ama sonuç olarak Erdoğan’ın dediği gibi, “Atı alan Üsküdar’ı geçti”. Cumhurbaşkanlığı seçimi neyse, ama en son yerel seçimlere baktığımızda aslında Türkiye’nin siyaseten seçimlerle de değiştirebilecek çok şeyi olduğunu gördük; 31 Mart’ta, 23 Haziran’da bunu gördük, Türkiye’de çok önemli bir eşik aşıldı. Fakat şimdi aradan bir yıl bile geçmeden tekrar boykot, sine-i millet tartışmaları gündeme geliyor. Ne oldu da bu kadar kısa süre içerisinde insanlar tekrardan umutsuzluğa, “Bu yollarla pek bir şey yapılamaz artık”a kapıldılar? Burada tabii ki sistem, devlet, rejim –ne derseniz deyin– sorumlu tutuluyor, ama aktörlerin kendilerine ciddi bir şekilde bakması gerekiyor. HDP’nin bu dönemde son genel seçimde ve yerel seçimden sonra izlediği politikaları gözden geçirmesi gerekiyor ve buna yönelik birtakım tartışmaları yapması gerekiyor bence. Aksi takdirde öteki türlü kesip atarak, “Zaten Meclis de yok, zaten belediyeleri de elimizden alıyorlar” söylemlerine karşılık, “O zaman nasıl bir şey öneriyorsunuz ve bu önereceğiniz şeylerin Türkiye’de bir karşılığı var mı?” sorusu gündeme geliyor. 

Bir açlık grevi olayı yaşadık yakın bir zamana kadar ve bu açlık grevi olayının gelişimi Türkiye’nin temel sorunlarıyla doğrudan ilgili bir olay değildi. Burada açlık grevinin gelişiminde –Öcalan üzerinden yapılan bir açlık greviydi– o hareketin gündemini büyük ölçüde belirlemese bile etkiledi, yer yer belirlediği de oldu. Ama o açlık grevi Türkiye’nin tümüne, hatta HDP tabanının tümüne birebir hitap eden bir şey değildi. Bunun yerine Türkiye’nin en önemli sorunu şu anda ekonomi ise, insanlar daha fazla yoksullaşmanın ve yoksunlaşmanın acısını çekiyorsa ve siyasî tercihleri bunun üzerinde şekilleniyorsa ve Türkiye’de Kürtlerin ortalama geçim standartlarında genellikle daha alt düzeylerde olduğu –tabii ki zenginleri de var–, “yoksulluk” denince ilk akla gelen kesimlerden birisi Kürtlerse, o zaman mesela HDP’nin bu alanda çok daha aktif bir şekilde kendini gösterebilmesi beklenir. Şu âna kadar bunu ya tam yapamadılar, ya da yaptılarsa bile tam anlatamadılar. Belki de bu hareketin, daha fazla yapabilme ya da yaptıklarını daha iyi anlatabilme, herkese ulaştırabilme yolları üzerinde düşünmesi daha anlamlı olacaktır. Diyelim ki sine-i millet kararı alındı, milletvekilleri gitti, birkaç gün konuşulacak, ondan sonra bu çok da fazla gündemde olmayacak ve bundan en fazla memnun olan da eminim Recep Tayyip Erdoğan olacak; çünkü HDP meselesi kendi kendine etkisizleştirilmiş olacak; yani şunu herkes çok iyi biliyor — en çok da Cumhurbaşkanı Erdoğan biliyordur: Bu hareketin Türkiye’deki köklerini söküp atmak diye bir şey asla mümkün değil. Bu hareket gücünü ne olursa olsun hep koruyacak. Burada devleti yönetenlerin istediği, önlerine çıkmamaları, kendi alanlarında ayak altında dolaşmamaları –kabalaştırarak söylüyorum– ve bu anlamda Meclis’te, belediyelerde olmamaları. Bunu sandıkta yapamayacaklarını bildikleri için yargıyı devreye sokarak yapıyorlar. Yargının tıkandığı yerlerde de, eğer bu sine-i millet kararı gelirse eğer, esas olarak devlete yardımcı olacaktır. 

Son olarak şunu söyleyeyim: HDP’nin kendi içindeki tartışmalar tüm Türkiye’yi ilgilendiren tartışmalar ve burada herkesin bir sözü olduğu kanısındayım. Kimse kalkıp da “Bu bizim meselemiz, başkalarının buna karışmasının anlamı yok, niye karışıyorlar?” demesi söz konusu değil; çünkü HDP’nin üzerinde yükseldiği zemin, Türkiye’deki var olan Kürt sorunu sadece Kürtlerin sorunu değil esas olarak Kürt olmayanların sorunu ve Kürt sorunu üzerinde güçlenen HDP ve onun kardeş yapılanmalarının demokratik bir sistem içerisinde etkili olabilmesi ve Kürtlerin taleplerini demokratik yollarla Türkiye’nin gündemine taşıyabilmesi tüm Türkiye’nin hayrına bir şey. Dolayısıyla ülkeyi yönetenler demokrasiyi rafa kaldırmak istiyor olabilir, kaldırıyor olabilir; ama bundan şikâyet edenler, ülkeyi yönetenlere muhalif olanların demokrasi dışında yerlere tevessül etmesinin bir anlamı olacağını asla düşünmüyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar