Gelecek Partisi kuruluş toplantısından izlenimler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Medyascope Ankara bürosundan ilk kez bir yayın yapıyorum. Yaklaşık 5 yıl oldu. Ankara’dan çok yayın yaptık, ama ilk defa kendi büromuzda –ki kısa bir süre önce açtık– bir canlı yayın yapıyorum. Bunu da bir mutluluk olarak sizinle paylaşmak istiyorum. Evet, Ankara’ya niye geldim? Mâlûm, Ahmet Davutoğlu’nun lideri olduğu Gelecek Partisi dün İçişleri Bakanlığı’na bildirilmişti, resmen kurulmuştu, başvurusu yapılmıştı. Bugün Ankara’da Bilkent Oteli’nin balo salonunda bunun tanıtımı oldu. 154 kurucu, birkaç eksik dışında bütün kurucular oradaydı. Kurucuların ailelerinden insanlar vardı. Onun dışında da tabii ki kurucu olmamakla beraber partiye gönül verenler –bu harekete diyelim, çünkü parti daha bir günlük–, böyle bir toplantı oldu. Ahmet Davutoğlu’nun konuşması ve tek tek kurucuların tanıtılması ile yapılan, yaklaşık iki saat süren bir toplantıydı. Buradan birtakım izlenimler anlatmak istiyorum.

Benzer faaliyetleri gazetecilik hayatımda çok izledim; parti kuruluşları, parti kongreleri gibi. 18 yıl önce Adalet ve Kalkınma Partisi de Bilkent Otel’de tanıtımını yapmıştı, kuruluşunu. Bunun Davutoğlu ve ekibi tarafından bilerek yapılmış bir şey olduğu kanısındayım — ya da rastlantıysa da, çok ilginç bir rastlantıymış. 18 yıl sonra aynı yerde –daha doğrusu aynı salonda değil, çünkü önceki, AKP’ninki konferans salonundaydı, bu balo salonunda ama aynı otelde– kurulan iki parti ve ikinci parti tabii ki 18 yıl önce kurulan partiden kopan bir parti: Gelecek Partisi. Orada çok kişi, partili kişiler, kurucular ve sempatizanlar diyelim –tabii ki gazeteciler de–, hep birbirine “Nasıl buldunuz?” diye sordu. Bana da çok kişi bunu sordu, “Nasıl buldunuz?” Bu sorunun cevabı zor, ama şöyle de basit bir cevabı var: Ahmet Davutoğlu’nun da konuşmasının başlarında söylediği gibi, bir korku atmosferinde bu partinin bu kadar insanla kurulabilmiş olması bile başlı başına çok önemli bir olay. Davutoğlu gibi bir ismin AKP’den kopmuş olması, Erdoğan’dan kopmuş olması ve yanına değişik kademelerde görev yapmış, Adalet ve Kalkınma Partisi parti teşkilatında ya da hükümette ya da parlamento grubunda ya da bürokraside görev yapmış kişilerin bir kısmını da yanına çekerek yepyeni bir parti ile ortaya çıkması gerçekten başlı başına önemli bir olay, bir dönüm noktası. Tabii ki öncelikle bunu yapanlar için dönüm noktası, ama Türkiye için de çok anlamı olacağı kanısındayım. 

Yüzde kaç oy alır? Nasıl alır, ne olur ne biter? Bütün bunları tartışmak için çok erken. Ama ilk gireceği seçimde göstereceği başarı ya da başarısızlığı bir kenara bırakalım; bu parti kurularak başlı başına bir başarıyla başladı. Erdoğan’ın tek adam yönetimine, otoriter yönetimine ve özel olarak kendilerine çıkartılan onca engele rağmen bu parti kuruldu. Bu partinin kurulabilmiş olması, Davutoğlu başta olmak üzere onu kuranların bir başarısı; aynı zamanda Erdoğan’ın başarısızlığı. Diğer bir yandan da Türkiye’de hâlâ demokrasinin imkânlarının tam olarak tüketilmediğini bize göstermesi anlamında da önemli. Davutoğlu’nun konuşmasına bildiğim kadarıyla hemen hemen hiç yer vermemiş, bir iki kanal kısmen vermiş olabilir, belki tamamını vermiş, biz orada olduğumuz için bilmiyoruz, olabilir. Ama vermediklerini, büyük bir kısmının vermediğini biliyoruz. Ama yine de insanlar sosyal medyadan Davutoğlu’nun ne dediğini biliyor. Başlıklar ortada, benim de aldığım notlar ortada. Bir demokrasi savunuculuğu yapıyor, çoğunlukçuluğun karşısına çoğulcu demokrasiyi çıkartıyor. Atatürk’e birkaç kere referans verdi olumlu anlamda. Laikliği savundu. Dinin siyasete alet edilmemesi gerektiğini vurguladı. Şeffaflık dedi; başkanlık sisteminin, cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin demokrasi ile bağdaşmadığını söyledi. Parlamenter sisteme özgürlükçü bir şekilde dönülmesi gerektiğini söyledi. Birçok şey söyledi. Bunların hemen hemen hepsi de, bugün yaşadığımız ülkenin durumunun hiç de iyi olmadığını, Türkiye’nin çok sayıda sorunla boğuştuğunu ve bunların aşılması için Gelecek Partisi olarak bunları çözmeye talip olduklarını söyledi. Ama tabii yine söylemediği bir husus var — başından itibaren gerek Davutoğlu gerek Babacan için söylediğim, tekrarladığım bir husus: Yine bunların sorumlusunun kim olduğunu söylemedi. Yani Türkiye’de demokrasi geriye gidiyor, hak ve özgürlükler geriye gidiyor, ihlâller var. Kuvvetler ayrılığı meselesini özellikle vurguladı. Ciddi bir şekilde olmadığını söylüyor aslında. Hukuk devletinden uzaklaşıldığını söylüyor. Basın özgürlüğü olmadığını söylüyor. Söylüyor, her şeyi söylüyor. Peki bunlar nasıl oluyor? Durup dururken olmuyor. Yani Türkiye’de basın özgürlüğü diye bir özne var ve bu özne “Ben artık kendimi biraz askıya alayım” demiyor. Türkiye’de basın özgürlüğü, iyi kötü olan bir basın özgürlüğünü ülkeyi yönetenler –başta Erdoğan olmak üzere– ihlâl ediyorlar. Bunları kendi çıkarları için, kendi çıkarlarını korumak için bastırıyorlar. İnsanların cezaevlerine atılmasına, yayın organlarının kapanmasına vs.’ye kadar gidiyor. Ya da kuvvetler ayrılığı –üç tane kuvvet var: yasama, yargı, yürütme– ve onlar, “Hadi gelin birleşelim, aramızda ayrılık gayrılık olmasın” demiyor. Böyle bir şey yok. Birisi geliyor –ki o birisi Recep Tayyip Erdoğan–, “Bu ayrılık Türkiye’nin işine yaramaz” deyip, hepsini birleştirip, hepsini tek başına kendi kontrolüne almak istiyor ve bunu yapıyor. Ve Davutoğlu da bundan şikâyetçi; ama Davutoğlu şikâyet ettiği kişinin kim olduğunu bugün yine telâffuz etmedi. Belki bir gün edecektir. Adım adım edecektir. Ama bu anlamda bir inandırıcılık sorunu hâlâ var.

Söylediği hususların büyük bir çoğunluğunda –hatta hepsinde–, şikâyet ettiği konuların hemen hemen hepsinde, kendisinin ve kendisiyle beraber hareket edenlerin, daha doğrusu AKP’den gelip Gelecek Partisi’ne katılanların hepsinin kısmî de olsa, değişik düzeylerde de olsa sorumlulukları var. Yani Türkiye’deki hukuk devletinden uzaklaşma, demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden uzaklaşma, Ahmet Davutoğlu Pelikancılar tarafından tasfiye ettirildikten sonra başlamadı. Onun öncesinde de vardı. Mesela Kürt sorununa değindi, konuşmasında böyle tam adını vererek değinmedi, ama programda bahsedildiğini biliyoruz, bunlara değindi ama, Kürt sorunu ile ilgili en sert, en olumsuz görüntüler de Davutoğlu’nun başbakanlığının özellikle son dönemlerinde yaşandı gibi. Bunların hepsi çoğaltılabilir. Yani bunun milâdı, Türkiye’de işlerin geriye sarmasının, demokrasi, hukuk devleti vs. anlamında geriye sarmasının milâdı Davutoğlu’nun tasfiyesi değil. Bunun çok daha önceden başlayan bir milâdı var. Tabii bunlar yavaş yavaş söylenecektir belki. Ama şunu biliyorum: Orada konuştuğumuz, tartıştığımız çok sayıda kurucuyla ya da sempatizanla tartışma imkânı oldu, konuşma imkânı oldu. Onlar da bu durumun farkındalar. İnandırıcılık meselesi olduğunun farkındalar. 

Bu arada şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Davutoğlu ve ekibi, ya da Gelecek Partisi’nin insanları haklı olarak en çok basın konusundaki ambargodan şikâyetçiler. Hatta bir tanesi –Karadenizli’ydi, şivesinden de anlaşılıyordu, sordum Oflu’ymuş– bana şunu söyledi, kendisi geldi beni buldu: “Ruşen Bey” dedi, “Aydın Doğan’lı günleri özlüyoruz”. Neden bunu söylüyor? Bu hareket yıllarca Doğan Grubu vs. diye diye yükselmiş, onlarla kavga ederek gelmiş bir hareket. Ve o hareketin bir grup insanı şimdi yollarını biraz ayırdıktan sonra sanki onlar yokmuş gibi davranılıyor. Dün partinin kuruluşu için İçişleri Bakanlığı’na başvuru yapıldığı zaman, baktım, Türkiye’nin “önde gelen”, geçmişlerinden dolayı ilk akla gelen haber kanallarının ve gazetelerin internet sitelerinde bu haber çoğunda yoktu. Olanlarda da genellikle çok kısaydı. Yok saydılar, göstermemeye çalıştılar. Bir parti kuruluyor eninde sonunda. Türkiye’nin sondan ikinci başbakanı tarafından kuruluyor. Yıllarca Türkiye’nin dış politikasına damga basmış birisi parti kuruyor ve AK Parti’den çok sayıda ismi de yanına çekmiş durumda. Bunun başlı başına haber değeri var; ama bunlar görmezden geliniyor. Ve orada da şunu görüyorsunuz ki onu gördüm — bugün Ankara’da bunu gördüm: Davutoğlu ekibinin içinde, haberleri sosyal medyadan alan ve yani övünmek gibi olmasın ama Medyascope’tan alan çok sayıda insan gördüm. Onlar mesela, ben dün yayın yaptığımda, bugün Ankara’da olacağımı söylediğimde, onu dinleyip, “Gelecekmişsiniz, bir şekilde sizi görmek istedim” diyen, abartmıyorum, bizim yayınlarımızı izleyen en az beş kişiyle karşılaştım. Bu da şöyle bir husus tabii: Biraz sert olabilir ama, “bize bile” muhtaç kalmış durumdalar. “Bize bile” derken aslında gerçek gazetecilik bu mecralardan yapılıyor. Ama iktidarın içerisinde, iktidarın sahibi oldukları zaman önemsemedikleri kişilerin ve kurumların şimdi ne kadar önemli olduklarının farkına varıyorlar. Ve burada tabii bir diğer ilginç husus, son dönemde çok yaşanan bir olayı burada bir kez daha görme imkânına sahip oldum. Davutoğlu mesela salona giriyor, önde oturuyor, ailesi yanında. Fotoğraf, görüntü alınıyor. Görüntü alanların yarıdan fazlası cep telefonu ya da tablet, yani o eski bildiğimiz kameralar ya da eski bildiğimiz profesyonel fotoğraf makineleri değil. İnsanlar cep telefonları ile ve tabletlerle çekiyorlar. Ve bunun tabii ki bir kısmı sıradan vatandaş, yani gazeteci olmayan kişiler, partililer hatıra fotoğrafı çekmek istiyor. Ama önemli bir kısmı da gazeteci. Artık gazetecilik cep telefonuyla, tabletle yapılıyor büyük ölçüde. Bunu orada da görüyoruz. Ve hatta eski kameramanların bundan çok rahatsız olduğunu da duyuyordum, görüyordum. Bir kez daha gördüm. Davutoğlu partisinin ve yarın öbür gün kurulacak olan Babacan’ın partisinin ve diğerlerinin, Türkiye’de iktidara rağmen siyaset yapmak isteyenlerin, ana mecranın da sosyal medya, sosyal medya üzerinden bağımsız, özgür gazetecilik yapmak isteyenler olduğunu da bir kere daha burada görmüş oldum. Ama şunu söyleyelim: Bunun iki yönü var. Bir, zaten medya buraya doğru gidiyor. Bir bu yönü var. Ama bir diğer yönü de tabii ki, önemli bir husus, Türkiye’de konvansiyonel medyanın, geleneksel medyanın neredeyse tamamının, hepsi olmasa bile önemli bölümünün devletin, daha doğrusu Erdoğan’ın sıkı kontrolüne girmiş olması. Ve bu sürecin gerçekleşmesinde Davutoğlu ve şu anda beraber onunla parti kuranların payı da epey bir şekilde var. Doğrudan kendileri yapmamış olsa bile, yetki sahibi iken bunların yaşanmasını engelleme konusunda da çok ciddi adımlar attıklarını sanmıyorum. Sanmıyorum değil, bilmiyorum, olsaydı bilirdik.  Böyle bir toplantıda normalde Ankara’nın gazetecilerinin vs., temsilcilerinin olması gerekirdi. Hemen hiç kimse yoktu. İktidara yakın olarak bilinen yerlerden kimse yoktu. Herhalde korkmuşlardır. Burada görünmek istememişlerdir. Ama İstanbul’dan gelen birkaç gazeteci vardı. Karar gazetesinden ve birtakım bizim gibi iktidarın kontrolü içerisinde olmayan yerlerden. Ama Türkiye’de şunu bir kere daha görüyoruz ki Davutoğlu da bunu konuşmasının başlarında söyledi, özgür medya olmadan Türkiye’de demokratik siyasetin olma imkânı da yok.

Partinin programı, bayağı iddialı bir programı olduğunu biliyorum. Ama ona göz atma imkânı olmadı. Programı, bu gece dönüyorum, eve döndüğümde biraz üzerinde çalışıp yarın Gelecek Partisi’nin siyaseten ne söylediği üzerine de, ayrı bir yayın yapmayı düşünüyorum. Yarın öğleden sonra İstanbul’dan yapmayı düşünüyorum. Ama toparlayacak olursak, kurulmuş olması bile başlı başına çok önemli bir olay olan bir parti söz konusu. Bu partinin içerisinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin değişik kademelerinde ya da onun iktidarı döneminde devletin değişik kademelerinde görev yapmış ve farklı farklı nedenlerden belki kopmuş, ama Ahmet Davutoğlu’nun liderliği etrafında birleşmiş bir grubun, kalabalık bir grubun ortaya çıktığını gördük. İlk aşamayı kazasız belasız atlatmışa benziyorlar. Bence büyük ölçüde, dün de söylemiştim tekrar söyleyeyim, partinin adı olsun, partinin amblemi olsun, birçok noktada başarılılar bence. Ama bu ne derece sürdürülebilir? Anadolu’da, tüm Türkiye’de örgütlenmeyi ne derece başarırlar, nasıl yaparlar? Bunların hepsi önümüzdeki süreçte belli olacak. Tabii Ali Babacan’ın genel başkanlığında kurulacak olan parti de çok önemli olacak. Onun nasıl bir parti olduğu, içinde kimlerin yer aldığı ve nasıl şekilleneceği, programının nasıl şekilleneceği, üslûbunun ne olacağı gibi konuları da beklemek gerekecek. Sonuç olarak ama tabii ki Davutoğlu partiyi daha erken kurarak bir hamle üstünlüğünü elde etmiş oldu. Bir sonraki partiyi de yine herhalde Ankara’da kurarlar ve biz yine Ankara’ya onu izlemeye gelmiş oluruz. Bir sonraki partinin de kurulmasından sonra daha iyi bir kıyaslama imkânı olacak. Ama Davutoğlu’nun partisi, Babacan’ın partisi derken, AKP’nin nasıl ciddi bir kriz içerisinde olduğunu insanlar daha iyi görüyorlar.

Bu noktada son bir not düşmek isterim: Bugün Hürriyet gazetesinde iki yazı birden vardı. Bir Hande Fırat’ın bir de Abdülkadir Selvi’nin. Malum, Özlem Akarsu Çelik’in ilk yazdığı bir grup AK Partili’nin –ama biraz ak saçlılar denebilecek, yaşça büyük bir grubun, ki bunların büyük bir çoğunluğu Refah Partisi Hatta Milli Selamet Partisi, Milli Görüş kökenli olan isimler–, bunların Ali Babacan’ı, Ahmet Davutoğlu’nu, Abdullah Gül’ü ziyaret ettikleri üzerine haberler çıkmıştı. Bu haberleri yalanlamaya çalışanlar oldu, ama sonra doğrulandı. Önemsizleştirilmek istendi. Bugün ilginç bir şekilde iki yazı ile birden bu olayın ne kadar önemli olduğu üzerine geniş kapsamlı yazılar çıktı. Bu da bize neyi gösteriyor? Bir, Davutoğlu’nun partisinin ve diğer kurulacak partinin gerçekten Erdoğan’da bir rahatsızlık yarattığını gösteriyor. Ama bence orada bazılarının atladığı, bu yazıları kaleme alan meslektaşlarımızın da atladığı kanısındayım, şöyle de bir husus var — bir başka yayında buna değinmiştim: Adalet ve Kalkınma Partisi Erdoğan liderliğinde yola devam ediyor; Ali Babacan bir parti kuruyor Abdullah Gül desteği ile; Ahmet Davutoğlu bir parti kurdu, ama olay bundan ibaret değil. Bunların dışında Babacan ve Davutoğlu ile birlikte hareket etmeyip ama çok ciddi bir şekilde rahatsız olanlar da var. Evet, bunu Mustafa Yeneroğlu üzerine yaptığım yayında söylemiştim. Orada tekrarlamıştım. Aslında üçüncü bir grup daha var. Bütün bu yaşananlardan rahatsız olan, parti içerisinde birtakım isimlerin öne çıkmasından rahatsız olan, örneğin Süleyman Soylu’nun öne çıkmasından ya da akrabalık ilişkisi sayesinde birilerinin –Cumhurbaşkanı’nın damadı ya da çocukları gibi– öne çıkmasından rahatsız olan gruplar da var. Bunların Davutoğlu ya da Babacan’la birlikte hareket etmeleri gerekmiyor. Belki bazıları bu kurulan ve kurulacak olan partilere yönelir. Bazıları şikâyetlerini daha yüksek sesle içeride dile getirmeye devam ederler. Ama bütün bu olay bize gösteriyor ki, artık Adalet ve Kalkınma Partisi gemisi ya da treni, ne derseniz deyin, artık yol almıyor, durdu. Ve şu anda insanlar kendilerine yeni gemiler ya da trenler inşa etmenin derdindeler. Ama hâlâ süren, iktidarda olduğu için AK Parti’nin bir tren var. Ama bu tren de Hollywood filmlerinde stüdyoda yapılan sahneler gibi. Yani hiçbir yere gitmeyen tren. Ama dışarıdan efekt olarak sallanan trenleri andırıyor bence. Evet, yarın Gelecek Partisi’ni daha siyasî yönüyle alacağımız yayında buluşmak üzere. Ankara’dan şimdilik bu kadar. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus