Zor ama iyi bir yıldı: 2019’dan hatırlayacağım kişiler, olaylar, kavramlar ve kurumlar

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

2019 zordu ama “yepyeni Türkiye”nin de dönüm noktası oldu. Ruşen Çakır, yıl boyunca yaptığı yayınlara bakarak 2019’un öne çıkanlarını anlattı.

Yayına hazırlayan: Edanur Tanış

Merhaba, iyi günler. 2019’u bitirmek üzereyiz. Bugün 2019 boyunca Medyascope’da yapmış olduğum yayınlara bakarak oradan birtakım notlar çıkararak 2019’un bir muhasebesiniyapmak istiyorum. Bazı kişiler –öne çıkan ya da geride kalan kişiler–, olaylar, kavramlar ve de kurumlar dedim. Yarın bir yayınla sadece 2019’da siyasete damgasını vurmuş isimleri ayrıca değerlendirmeyi düşünüyorum. Burada kısaca bahsedeceğim. Zaten 2019’un en önemli olayı yerel seçimlerdi Türkiye açısından. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş başta olmak üzere büyükşehirlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) galibiyetiydi. Dolayısıyla 2019’un en öne çıkan isimleri siyaseten herhalde Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’tır. Buna karşılık onların karşısında yer alan Binali Yıldırım ve Mehmet Özhaseki büyük kaybedenler olarak kayıtlara geçti. Dolayısıyla büyük kazanan –her ne kadar bu pâye kendisine verilmese de, bence– Kemal Kılıçdaroğlu ve büyük kaybeden de Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı. 2019’un diğer öne çıkan ismi Ahmet Davutoğlu’ydu, her şeye rağmen Gelecek Partisi’ni kurdu –kurar mı kurmaz mı diyeçok konuştuk, çok tartıştık– bir şekilde 2019 bitmeden kurdu. Bir diğer isim Ali Babacan. 2019 yılı içerisinde kuracağını söylediği partiyi 2020’nin ilk ayına ertelediğini duyurdu. Ali Babacan, medyaya birkaç kere çıktı; ama bunların çok çarpıcı çıkışlar olduğu söylenemez, daha temkinli davrandı. Her halükârda bir parti hazırlığı içerisinde olduğu için bir önemi var, ama Davutoğlu sonuçta partisini kurdu, yönetim kurullarını oluşturdu. Kurucularıyla, programıyla, tüzüğüyle bir partisi var. Dolayısıyla 2019’da Davutoğlu, 2020’de de herhalde Babacan daha çok konuşulacak.

Bu arada AKP’den kopanlar içerisinde Mustafa Yeneroğlu, başlı başına –Davutoğlu’nun partisinde yer almadı, büyük ihtimal Ali Babacan’ın partisinde yer alır–, ancak ayrılmasıyla, istifasıyla ve bizim burada kendisiyle yaptığımız yayında söyledikleriyle istisnaî bir kişi olarak AKP’den kopanlar içerisinde 2019’da dikkat çeken bir isim oldu. Öte yandan Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) Kürt hareketi bağlamında baktığımız zaman, Selahattin Demirtaş cezaevinde olmasına rağmen belli oranlarda etkisini sürdürdü. Özellikle yerel seçimlerde onun yaptığı açıklamalar CHP’nin büyükşehirlerde –özellikle İstanbul’da tabii– kazanmasında büyük rol oynadı. Bu arada Abdullah Öcalan’ın ve kardeşinin devlet tarafından CHP’nin önünü kesmek için devreye sokulmak istenmesinin de başarısız olduğuna tanık olduk.    

2019’un isimlerinde Türkiye’nin çok mağduru var. Özellikle hukuk anlamında baktığımız zaman, özgürlükleri ellerinden alınanlar noktasında: Öncelikle Osman Kavala, sonrasında Ahmet Altan –ki bırakıldıktan sonra tekrar alındı biliyorsunuz– ve de nihayet çıkan Alparslan Kuytul. Başkaları da var tabii; ama en çok dikkat çeken isimler olarak 2019’da onları da gördük. Tabii bu arada Türkiye’de hak savunuculuğu gibi zorlu bir işi Meclis’te –ki Meclis’in artık pek fazla bir fonksiyonunun kaldığı söylenemez– üç ayrı partide üç ayrı isim: HDP’den seçilmiş olan Ömer Faruk Gergerlioğlu, CHP’den Sezgin Tanrıkulu ve Saadet Partisi’nden (SP) de Cihangir İslam 2019’da hakkın, hukukun savunucuları olarak öne çıkan isimler oldu.

 Baktığım kadarıyla bir tane de –nasıl denir? “Atanamamış” lafı söylenir– atanamamış AKP’li Metin Feyzioğlu diye bir isim çıktı. Daha önce ulusalcıların, muhaliflerin gözbebeğiyken, direksiyonunu Külliye’ye doğru kırmış olan,ama eline ne geçtiği de çok fazla belli olmayan bir Barolar Birliği Başkanı var. 2019’un kendini göstermek isteyen, ama pozitif anlamda çok da fazla prim yapmayan bir ismi olarak sayabiliriz.

 Bu yıl da Türkiyeli olmayan iki isim, Putin ve Trump, Türkiye bağlamında çok sık karşımıza çıktı. Türk dış politikası büyük ölçüde Erdoğan’ın bu iki ayrı popülist liderle kurduğu ilişkilerle yürüyor biliyorsunuz — biliyoruz, görüyoruz. Kurumlardan ziyade bu kişilerin ya Türkiye’ye gelmeleri ya da Erdoğan’ın kendileriyle buluşmaları veyatelefon konuşmalarıyla sürekli gündemde oldular. Türkiye deyince, Türk dış politikası deyince açıkçası o ikisinin dışında pek bir isim yok. Atlamayalım, bir isim: İçeride Süleyman Soylu var. Süleyman Soylu’nun nasıl bir fonksiyona sahip olduğu konusunda herkesin farklı farklı görüşleri var. Ona atfedilen çok büyük roller var. Ben açıkçası abartıldığını düşünüyorum. Kendisi de kendi konumunu biraz abartıyor olabilir. Bu arada son dönemde yeni partiler bağlamında bir nevi hükümet sözcüsü gibi konuşmuş olan Mehmet Ağar’ı da özellikle vurgulamak lâzım. Herhalde Mehmet Ağar’ın ağırlığı bana göre Süleyman Soylu’dan daha fazla — devlet nezdinde. 

Olaylara baktığımızda; tabii ki 31 Mart ve 23 Haziran, bunlar başlı başına Türk siyasetinde bir dönüm noktası oldu. AKP, 25 yıl sonra İstanbul ve Ankara belediyelerini terk etti, terk etmek zorunda kaldı. İstanbul’da bayağı bir direnç de gösterdi, ama ardından büyük bir hezimetle sonuçlandı bu. Erdoğan’ın siyasîhayatında yaptığı en büyük stratejik yanlış olduğunu söylemiştim — hâlâ da aynı kanıdayım. 

Bir diğer husus ekonomik kriz, ama ekonomik krizin şu ya da bu şekilde hak ettiği kadar kamuoyunun gündemine gelmesi engellendi. Bunda özellikle Erdoğan’ın yarattığı başka gündemler ve medyanın büyük ölçüde Erdoğan’ın denetiminde olmasının etkisi var tabii ki; ama ekonomik kriz konuşulmasa bile yaşanan bir husus oldu. 2020’de de “İşler iyiye gidiyor sanki” duygusunun giderek arttığı ve artırıldığını görüyoruz, ama 2020’de çok daha vurgulu bir şekilde ekonomik krizin sonuçlarını yaşayacağa benziyoruz. 

Kılıçdaroğlu’na saldırı olmuştu. Unutulmuştur, unutturulmuştur; ama ana muhalefet partisine yönelik böyle bir saldırı ve bunu yapanın yanına kâr kalmış olması da zatenTürkiye’nin geldiği yeri bize gösteriyor. 

2019’da, Erdoğan’ın başkanlık sistemiyle birlikte getirdiği ama elinde patlayan bir silah olan ittifaklar, cumhurbaşkanlığı seçiminde etkili olamadı, ama yerel seçimde birinci derecede etkili oldu. İttifakta açıktan yer alanlar vardı, yani CHP ve İYİ Parti’nin ittifakı vardı. SP bu yerel seçimde ittifakta yer almadı, ama adı olamayıp kendisi olan HDP, özellikle büyükşehirlerde CHP adaylarının kazanmasında çok ciddi bir şekilde etkili oldu. 2019 deyince maalesef kayyum denen olayla karşılaştık. Devlet bir kere daha bükemediği bileği kırma yoluna gidip HDP’li belediye başkanlarını, önemli bir sayıda, özellikle büyükşehirleri –Van, Diyarbakır ve Mardin ile başladı– devlet seçilmişlerin elinden aldı. Ardından ilçe ve belde belediyelerine kadar devam etti. Bu denenmiş, devletin aynı suda ikinci kez yıkanma çabası. İlk yıkanma çabasından bir sonuç almamıştı. İkincisinden de almayacağı bâriz, ama bu, devletin Kürt sorunu konusundaki çaresizliğini bize bir kere daha gösteriyor. Barış Pınarı Harekâtı Erdoğan’ın gündemin kontrolünü tam anlamıyla eline almak için yaptığı bir harekât oldu. Muhalefet partileri –HDP dışında– harekâta kayıtsız şartsız destek verdiler ve onların bu kayıtsız şartsız desteği nedeniyle –ki bunu birçok yayında eleştirmiş birisiyim–, ama garip bir şekilde onların bu kayıtsız şartsız destekleri nedeniyle Erdoğan bunu iç siyasete çok fazla tahvil edemedi, unutuldu gitti. Şimdi Libya tezkeresiyle benzer bir şey deneniyor. Herhalde 2020’nin ilk aylarında, Ocak’ın başlarında olacak bu. Libya konuşacağız; ama tabii Suriye‘deki bir terör tehdidini belki kamuoyuna bir şekilde anlatmak mümkün –en azından kamuoyunun milliyetçi hassasiyeti olan kesimlerine–, ama Libya’nın nasıl pazarlanabileceği, buradan nasıl bir beka meselesi çıkarılabileceği şüpheli — bakalım, göreceğiz. Bekayı birazdan kavramlarda yeniden ele alacağım. 

2019’un tabii ki en önemli olaylarından biri yeni partilerdi. Birisi kurulan, diğeri ise kurulacak olan. Ahmet Davutoğlu’nun partisinin kurulması –Gelecek Partisi–, ne kadar oy alırsa alsın, oy oranlarından ziyade AKP’den ve Erdoğan’dan kopuşun mümkün olduğunu göstermesi anlamında bir mihenk taşı oldu. Ardından Ali Babacan’ın kuracağı parti herhalde bunu iyice pekiştirecek. Dolayısıyla Erdoğan’ın krizinin katmerlenmesi olacak. O anlamda yeni partiler –kimileri önemsemiyor–, bence gerçekten 2019’un en önemli olaylarından biriydi. 

Bir diğer husus — arada kaynamış olabilir ama bence önemli bir husustu: Başörtüsünü çıkaran kadınların artık sosyal medya üzerinden seslerini çıkarması; çıkarmayanlar, başörtüsüyle yaşayıp ama iktidarın çizgisinde gitmeyenler, ya da iktidara yakın çevrelerin dayattığı İslam anlayışı içinde davranmayan kadınlar olayı 2019’da daha bir görünür oldu. Herhalde önümüzdeki dönemde daha fazla görünür olacak.

Buradan kavramlara geçecek olursak: Türkiye ne zamandır deizm-ateizm meselesini konuşuyor. Özellikle gençlikte ve de dindar ailelerin gençlerinde deizme, hatta ateizme eğilimin arttığı konusu çok ciddi bir şekilde konuşuluyor. Bunun gerçekten hayatta bir karşılığı var; bu da İslamî iddialı bir iktidarın Türkiye’de İslamiyet’e –nasıl desem?– ettiği kötülüklerin en görünürleşmiş hali herhalde. Sürekli olarak deizm ve ateizm ile mücadele kampanyaları başlatmaya çalışıyorlar –devlet olarak, Diyanet olarak– ve başlattıkça da, yaptıklarını sandıkça da anladığım kadarıyla deizm ve ateizme de ilgiyi artırıyorlar. 

2019’un temel ikilemlerinden biri iyimserlik-kötümserlikti. İzleyenler bilir, ben iyimser taraftandım. Kötümser olan çok arkadaşım, yakın çevremde çok kişi vardı. Onlarla doğrudan ya da dolaylı yoldan tartıştık ve sanıyorum ki benim tarafım galip çıktı, en azından yerel seçimlerde; çünkü kötümserlik pozitif olarak ya da somut olarak bir şey de önermiyor, bir anlamda teslimiyeti öneriyor. İyimserlikse bir şey yapmayı öneriyor ve o bir şey yerel seçimlerde yapıldı. Türkiye’nin yeniden demokratikleşmesi, yeniden hak ve hukukun esas alınması, hukuk devletinin esas alınması konusunda önemli bir dönemeç oldu. Dolayısıyla 2019, her şeye rağmen Türkiye’de iyimser olmanın mümkün olduğunu gösterdi. Burada yine bir ikilem meselesi var: sakinlik ve kutuplaşma. Sakinliğe yaptığım vurguyu izleyiciler bilir. Kutuplaşmanın Erdoğan’ın politikası olduğunu ve Erdoğan’ın krizinin görünürleşmesi için kutuplaşma tuzağına düşülmemesi gerektiğini ısrarla vurgulayanlardan birisiyim, başkaları da yapıyor bunu tek değilim ve de sonuç aldı; ama hâlâ özellikle sol adına konuştuklarını iddia eden bazı kişiler “Kutuplaşma tuzağına düşmeyelim” çağrılarını Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürmek olarak nitelendiriyorlar. Bu da onların ne kadar derin analiz yeteneğine sahip olduklarını gösteriyor bence. Sakinliğin kazandırdığını, kavgacılığın muhalefete kaybettirdiği kanısındayım ve bunda her konuda, en son Kanal İstanbul meselesinde de, aynı stratejinin geçerli olduğu düşüncesindeyim. Bakalım 2020’de de sakinlik-kutuplaşma, iyimserlik-kötümserlik ikileminden hangisi galebe çalacak. “Akıl ve vicdan” diye not almışım. Bunu özellikle 23 Haziran seçimi öncesinde söylemiştim. Bu seçimin tekrarlanmasınınhakkaniyete aykırı olmasının AKP tabanında da karşılığı olacağını ve birçok AKP’linin sandığa gitmeyeceğini ya da Ekrem İmamoğlu’na oy vereceğini söylemiştim. Çok kişi benimle dalga geçmişti — AKP tabanında, seçmeninde hâlârasyonel düşünebilen insanların olduğunu düşünebilen kişi olarak. Ama mahcup oldular, umarım mahcup olduklarının farkındadırlar. Tekrarlanan seçim bize gösterdi ki Türkiye’de, Türkiye toplumunda insanlar hâlâ akıllarıyla ve vicdanlarıyla düşünme yeteneklerini kaybetmiş değiller. 

Buradan “Yepyeni Türkiye”: 31 Mart’ın Türkiye’ye armağan ettiği kavramın bu olduğu kanısındayım. Normalde “Yeni Türkiye” derdik, ama “Yeni Türkiye” Erdoğan’ın çok kullandığı ve tükettiği bir kavram, onun için “Yepyeni Türkiye”nin daha uygun olduğu kanısındayım. 2019, “Yepyeni Türkiye”nin startının verildiği yıl oldu. 2020 de bunun iyice deneneceği bir yıl olacak. 

Kavram olarak bir de beka var tabii. Bekanın nasıl bir kavram olduğunu gördük; işe yaramadığını da gördük. Yerel seçimi beka üzerine kurdu Erdoğan ve Bahçeli. İnsanların devletin bekasını önemsemedikleri değil, ancak iktidarın beka üzerinden yerel seçim propagandası yapmasını gayri ciddi bulduklarını en azından orada gördük. 

Kurumlarla bitirelim: Meclis demişim ve soru işareti koymuşum; demin adını saydığım Gergerlioğlu, Tanrıkulu, Cihangir İslam ve birkaç milletvekilini daha saymazsak,Meclis’in Türkiye’de varlığıyla yokluğu belli değildi. Başkanlık sistemiyle beraber Türkiye’de çok köklü bir geçmişi olan parlamenter sistemin nasıl yok edilmekte olduğunu 2019’da daha bâriz bir şekilde gördük ve bu çok acı bir olay. Bunu özellikle vurgulamak lâzım. Dolayısıyla 2020’de yeniden parlamenter sistemin güçlü bir şekilde gündeme getirilmesini savunanların çok daha dikkat çekeceğini ve destek bulacağını düşünüyorum.

Yargı 2019’da da maalesef tarafsız ve bağımsız olmadığını bize bir kere daha gösterdi. Arada istisnaî bazı kararlar oldu. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bazı kararlar önemliydi; ama mesela en son Wikipedia olayında olduğu gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararından çalmak için apar topar karar vermiş olmasını da herhalde konuyla ilgili olanlar kayda düşmüştür. Onca zaman Wikipedia saçmalığına karşı sesini çıkarmayan Anayasa Mahkemesi’nin son dakikada böyle bir karar vermiş olmasının çok da ikna edici olmadığı ortada. Diyanet diye bir kurum var, ne işe yaradığı çok belli değil, bu konuda birkaç yayın yaptım. Şimdi Diyanet İşleri Başkanı sigarayla uğraşıyor. Sigarayla uğraşırken uyuşturucuyla uğraşıyor vs. ama o sigaradan içkiden alınan vergilerle –her vatandaştan alınan vergilerle–sadece ve sadece Sünni vatandaşlara, Sünniliğin de sadece devlet tarafından onaylanmış yorumlarına hizmet eden bir kurum olarak karşımızda duruyor. Ne Türkiye’de var olan din konusundaki arayışlara cevap verme gibi bir iddiası var, ne de dinî hayatı insanların modern bir şekilde sürdürebilmesi konusunda. En son taburelerle uğraştılar. Anladığım kadarıyla–Karar gazetesinde gördüm– taburelerin kilise çağrıştırdığı düşüncesiyle bunlara izin verilmemiş; halbuki yaşlı insanların başka bir çaresi yok. Bunlarla uğraşan bir Diyanet’imiz var. 

Şehir Üniversitesi kurum olarak, bize İslamcının başka İslamcılara yapabileceği kötülüklerin bir başka örneği olarak karşımıza çıktı. Siyasî hesaplarla bir kurumun nasıl devlet eliyle gasp edilebileceğini bir kere daha gördük. Tek örneğin bu olmadığını biliyoruz. İlk başta saydığım Alparslan Kuytulve onun Furkan Vakfı da bir başka versiyonuydu. Yine gördük ki devlet, kendisine kayıtsız şartsız biat eden tarikatları, cemaatleri kayırırken, onun dışında en ufak bir mesafe koymaya çalışanlara çok sert mukabele ediyor. Süleymancıların İstanbul’da yıkılan bir binası örneğinde de bunu gördük. 

Son olarak medya diyelim: Türkiye’de geleneksel medyanın çöküşünü 2019 bize daha berrak bir şekilde gösterdi ve sosyal medya ve internet üzerinden yapılan gazetecilik faaliyetlerinin önemini de bir kere daha gösterdi; ama tabii şunu da vurgulamak lâzım: Yeni olma iddiasındaki birçok siyasetçinin hâlâ o eski medyada görünmek ve oralarda olmak gibi bir kaygıları ve çabaları olduğunu görüyoruz. Halbuki artık günümüzde olay oralardan, eski yerlerden yürümüyor. Özellikle belediye başkanlarının kendi ellerindeki geniş imkânlarla doğrudan vatandaşa ulaşabilecek medya uygulamaları hayata geçirebileceklerini de biliyoruz. Bu konuda CHP’li büyükşehir belediyelerin hâlâ çok geri noktalarda olduğunu da görüyoruz.

Evet; 2019’un her şeye genel değinen bir toparlamasını böyle yapıyorum. Sonuç olarak zor bir yıldı ama iyi bir yıldı. 2020 daha zor olacak, ama daha iyi bir yıl olacak. Yarın sadece iç siyasette birkaç kişiyi ele alacağım bir yayınla 2019 bahsini  kapatacağım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus