Dünyanın Gidişi (38): ABD-İran savaşı bildiğimiz gibi değil

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bu yayında, Işın Eliçin, ABD’nin, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi hedef gözeterek, Irak’ın başkenti Bağdat’ta bir suikast saldırısıyla öldürmesinin yankılarını, Evren Balta, Aydın Selcen, Yörük Işık, Fehim Taştekin ve Adnan Tabatabai‘nin görüşlerinden yararlanarak, güncel savaş konsepti, uluslararası hukuk ve uluslararası ilişkiler bağlamında analiz ediyor. “Artık ABD’nin -ya da gücü yeten başkasının- bir başka ülkenin askeri ve hatta siyasi liderlerini insansız hava araçlarından fırlattığı roketlerle, kendi ülkesinde ya da bir başka yerde, suikast ile öldürmeyeceğinin garantisini kim verebilir?”

Yayın metni:

ABD’nin, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi hedef gözeterek, Irak’ın başkenti Bağdat’ta bir suikastle öldürmesinin yankılarından bahsetmek istiyorum bu yayında, çeşitli uzmanların görüşlerinden yararlanarak.

Öncelikle hedef, yer, zaman ve yöntem bakımından ABD’nin “şok ve hatta dehşet” etkisi yarattığını teslim etmek gerek. Şok ve dehşet kelimelerini özellikle kullandım. Neden? Çünkü ABD 2003 yılında, 20 Mart günü, Saddam Hüseyin rejimini devirmek ve Irak’ı işgal etmek için düzenlediği saldırıya “şok ve dehşet” operasyonu adı vermişti. Bağdat’ta bugün Yeşil Bölge olarak bilinen, ABD’nin içine dünyadaki en büyük dış temsilciliğini, büyükelçiliğini inşa ettiği mahalleyi -o sırada Saddam Hüseyin’in Sarayı ve bugünkü gibi devlet ve hükümet binaları bulunduğu için- yoğun bir bombardımana tutmuştu. Ama ne Irak’ta ne de dünyanın başka bir yerinde şok ve dehşet etkisi yarattı bu saldırı: Bekleniyordu çünkü.

ABD “önleyici savaş” adını verdiği doktrini, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın, yani Birleşmiş Milletler’i devre dışı bırakarak, uluslararası hukuku yok sayarak, dünya kamuoyunun rıza vermeyişine de aldırış etmeden, göstere göstere Irak’taki rejimi devirmek, egemen bir devleti işgal etmek için hayata geçirdi.

O gün bugündür yürülükte olan bu “önleyici saldırı” konseptini, bugün yine uluslararası hukuka aykırı bir şekilde Kasım Süleyman’a düzenlenen suikaste dayanak yaptığına tanık oluyoruz. Bu da yeni bir eşik.

Bölge uzmanı bir gazeteci olan Fehim Taştekin, Süleymani suikasti için “ABD ile İran arasında 1979’daki İslam Devrimi’nden beri süren örtülü ve ilan edilmemiş savaşın en gözü kara hamlesi” diyor. Öyle gerçekten. Şok ve dehşet etkisi yaratmayı amaçladılar, bunu başardılar da. Yarattığı şokun da etkisiyle, suikastın hemen ertesinde sosyal medyada 3. dünya savaşı çıkar mı tartışmaları yaşandı. Bu konuda Özyeğin üniversitesi öğretim üyelerinden uluslararası ilişkiler uzmanı Evren Balta’ya kulak vermek yerinde olur.

Evren Balta’nın iletişim yayınlarında çıkan Tedirginlik Çağı adlı kitabını tavsiye ederim. Orada daha ayrıntılı anlatıyor ama ben Balta’nın sosyal medyadaki paylaşımlarından aktaracağım. “Hayır”, diyor Evren Balta, zihinlerimizde canlanan şekliyle birinci ve ikinci dünya savaşlarına benzer üçüncü bir dünya savaşı çıkmayacak.

“Çünkü savaş artık zaten bu yaşadığımız durum: bu suikastler, vekil savaşçılar, insansız hava araçlarıyla, paralı askerlerle, ve hatta sanal gerçeklikte süregiden bitmek bilmeyen çatışmalar…” Çünkü eski savaşlar “egemen ulus devletler arasında yaşanan topyekün çatışmalardı”. “Artık topyekün mobilizasyona, ulusal ordulara hatta savaşın ilanına bile gerek yok… Paralı askerlerin kullanılması, savaş teknolojisinin gelişmesi vs. savaşın toplumsal ve ekonomik maliyetini düşürdü.” Dolayısıyla, nerede, ne zaman, neden, nasıl, kime karşı gibi soruların yanıtlarının muğlak olduğu, sürekli savaş halindeyiz.

ABD de zaten İran’la 40 yıldır savaşıyor. Ekonomik savaş da var içinde, siber savaş da, vekalet savaşı da. Ama Trump silahlı insansız hava aracı kullanarak bir başka ülkenin askeri liderinin yargısız infazına onay vererek, bir eşik daha aştırdı. Böyle birşey bir daha, bir başka yerde olmaz, diyemeyiz artık.  Evet hem İsrail hem ABD terör örgütü saydıkları grupların liderlerini, insanlı-insansız hava araçları ile 2000’li yılların başından itibaren bu tür saldırılarla yargısız infaz ediyor, ama Süleymani suikastından sonra artık devletlerin askeri ve hatta siyasi liderlerinin de bu yöntemle hedef alınmayacağının garantisi olabilir mi?

Tabii ABD kendi iç hukuku açısından meseleyi daha önce çözmüştü. Trump yönetimi nisan ayında İran’ın ulusal ordusunu yani Devrim Muhafızlarını yabancı terör örgütleri listesine alarak, IŞİD’in El Kiade’nin yanına yazdı. O günden itibaren aslında İran’ı artık egemen bir devlet olarak tanımadığını ilan etmiş olmadı mı? Devlet ile terör örgütü arasındaki ayrımı muğlaklaştırmadı mı?

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, kararı İran’ın normal bir ülke gibi davranmasını sağlamak için aldıklarını, nükleer faaliyetlere son vermeleri, Suriye’deki askerlerini çekmeleri, Lübnan’da Hizbullah’a, Yemen’de Husilere, Filistin’de Hamas’a  desteği kesmeleri gerektiğini söylemişti. Dediğimi yap, yaptığımı yapma…

Gazete Duvar yazarı Aydın Selcen’in dikkat çektiği şu husus da önemli: “ABD’nin eyleminde ayırt edici unsur, eylemi resmen üstlenerek bir ülkenin (Irak) hem de başkentinde, o ülkenin seçimle işbaşına gelmiş hükümetinin rızası olmadan, o ülkenin öyle veya böyle bir devlet görevlisini (Mühendis) ve komşu ülkenin (İran) askeri komutanını (Süleymani) terörle mücadele gerekçesiyle öldürmek.”

NYT’da dün çıkan bir haberlere bakılırsa, askeri yetkililer Kerkük’te bir Amerikalının ölümü sonrasında İran’ı cezalandırmak üzere yapılabilecekler listesini Trump’ın önüne koyduklarında, Başkan’ın listedeki en aşırı tepki olarak gördükleri Süleymani’nin öldürülmesi seçeneğini tercih etmesini beklemiyorlarmış. Hatta 28 Aralık’ta, liste ilk önüne geldiğinde Trump Haşdi Şabi’ye ait bir mevzinin bombalanmasını seçmiş. Fakat yılın son günü televizyonda ABD elçiliğinin kuşatıldığını görünce, galeyana gelip vurun emrini vermiş. Bence bu anlatı, Trump’ın öngörülemez, fevri, müesses nizama aykırı tutum belirleyen bir başkan imajını perçinlemek için gazetecilere sızdırılmış gibi duruyor.

 Amerikalı yetkililer kendi kamuoylarında da tepki çeken bu suikastin önleyici bir saldırı olduğunu savunuyorlar bir yandan da: Suriye, Irak ve Lübnan’daki Amerikalı diplomatik ve askeri personele yönelik acil önlem alınmasını gerektiren tehdit algılandığını kaydediyorlar. Bu da “önleyici” saldırının uluslararası hukukta böyle bir gerekçesi, bir meşru müdafaa durumu olması gerektiği için uydurulmuş olsa gerek.

Zira Irak Başbakanı Abdülmehdi’ye bakılırsa, Süleymani öldürülmeden hemen önce İran’ın bölgesel rakibi Suudi Arabistan’a gerilimi düşürmeye dönük bir mesaj iletmeye hazırlanıyormuş. Hatta Başkan Trump bizzat kendieine telefon etmiş ve İran’la ABD arasında arabuluculuk etmesini rica etmiş. Yani, NYT yazarı Nicholas Kristof’un işaret ettiği üzere, bir nevi tuzak kurmuşlar Süleymani’ye… Irak parlamentosu ülkedeki Amerikan askerlerinin çekilmesi için hazırlanan yasayı oylamak üzere toplandığı sırada bunları söyledi Abdülmehdi.

Almanya/Bonn merkezli düşünce kuruluşu CARPO’nun kurucusu, İran uzmanı Adnan Tabatabai’nin Medyascope’ta dün yayınlanan analizinde vardı, “Süleymani’ninki sembolik anlamı bakımından cephede savaşırken ölmekten çok daha büyük bir şehadet ve bu suikastin yol açtığı duygusal iklim hem Iraklılar hem de İranlılar arasında İslam Cumhuriyeti’nin 40 yıldır teşvik edemediği kadar güçlü bir Amerikan karşıtlığını canlandırmış görünüyor.” Tabatabai diyor ki, “Tahran’daki liderlik pek bir müteşekkir olmuştur bu duruma.”

Trump haftasonunda sosyal medyada Amerikan karşıtlığını tavan yaptıracak bir paylaşımda da bulundu. Süleymani’nin öldürülmesi ardından Tahran’dan gelen ‘intikam’ açıklamalarına yanıt olarak misilleme yaparlarsa biz de İran’da 52 hedef belirledik. Üstelik aralarında İran kültürü açısından çok önemli yerler de var, bunlatı vururuz demişti.

Trump’ın paylaşımı sosyal medyada büyük tepki aldı. ABD Federal Hükümet Etik Bürosu eski başkanı Walter Schaub, Trump’ın dolaylı da olsa sivilleri hedef gösteren tehdidinin savaş suçu kapsamına gireceğine dikkat çekti ve Twitter’a bu tür paylaşımları yapan kullanıcıların hesaplarının kapatılması gerektiği uyarısı yaptı.

ABD Başkanı’nın İran’ın “kültürel” varlıklarını da hedef göstermesine dikkat çeken İran asıllı Amerikalı gazeteci Negar Mortazavi de “Kültürel varlıkları kim hedef alıyor biliyorsunuz değil mi? IŞİD” diye yazdı.

ABD’nin Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez de Trump’ın sözlerinin savaş suçu olduğunu söyledi. Ocasio-Cortez, şunları yazdı: Bu bir savaş suçu. Masum aileleri, kadınları, çocukları hedef almakla ve ölmekle tehdit etmek (kültürel alanları hedef alarak yaptığınız şey bu) sizi ‘sert adam’ yapmaz. Sizi ‘stratejik’ de yapmaz. Bu sizi canavar yapar” 

Bu arada Rusya uzmanı Yörük Işık da bu program için, Rusya bu suikasti nasıl karşıladı sorusuna yanıt verdi. Işık ile Rusya lideri Vladimir Putin’in 8 Ocak’taki İstanbul ziyareti sırasında, Medascope’ta bu konuyu daha etraflıca konuşacağız. Şöyle özetliyor Işık görüşlerini: 1) Rusya, daha öncede konuştuğumuz gibi esasında İran’ın Suriye’de oynadığı rolden artık rahatsız. İran’a teşekkür edip, onları geri yollamak istiyor. Bir şekilde ‘iran’ı mezun etmek’ istiyor, Suriye okulundan. Sahadaki opetasyonların mimarının öldürülmesinden rahatsız değildir. 2) Eğer İran’ı dizginleyebilirse, bu kontrol yereneğini başta Suudiler olmak üzere, Arap yarımadasında pazarlayacaktır. 3) Trump ve/veya ABD’nin kontrolsüz hareketleri, Rusya’nın uluslararası kurallara saygılı, ciddi ve herkesle konuşabildiği aktör imajını desteklediği için esasında olandan memnundur. 4) İran biç bir şey yapmasa bile, tehditten dolayı petrol fiyatlarının yükselmesi, Rusya’nın en çok sevindiği olaylardan olsa gerek. Daha çok döviz girdisi. İşte bütün bu sebeplerden esasından Rusya, Süleymani’nin öldürülmesine çok da üzülmemiştir.”

Yayını yine Evren Balta ile, Balta’nın Tedirginlik Çağı adlı kitabından bir alıntı (s.47) yaparak tamamlayacağım:

Bugün içinde yaşadığımız başı sonu belirsiz bir savaş halidir. Üçüncü dünya savaşı ya da belirli bir cephe zaferi ile sonuçlanmayacak bir sürekli savaş hali. Savaş gelecekte değildir. Savaş, güvenliğin toplumsal hayatın ve kamusal alanına tartışmasız en belirleyici ilkesi olduğu bugündedir. Modern dünyada toplumsala ait ne varsa yerle bir edildiği, lokantaların, sinemaların, stadyumların, ibadethanelerin tarandığı bu alandır.” (Trump’ın kültürel varlıkları hedef alma tehdidi boşuna değil!)

Bu savaşta yok edilmek istenen yalnızca modern dünyaya ait tüm kollektivite biçimleri değil. Aynı zamanda birlikte gidilen barların, seyredilen maçların, ortak ibadetin, kısacası barışın ve dialoğun alanı olan kamusal yaşamdır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus