Ekonomi Tıkırında (49): Kapitalizm ahlaki bir gelecek arıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ekonomi Tıkırında’nın 49. programında Sedat Pişirici, Dünya Ekonomik Forumu’nun, 21 Ocak Salı günü İsviçre’nin Davos kasabasında başlayacak 50. toplantısının manifestosu çerçevesinde kapitalizmin ahlaklı bir gelecek aradığı değerlendirmesini yaptı.

Yayına hazırlayan: Sema Kahriman

İyi günler. Yarın İsviçre’nin Davos Kayak Merkezi’nde Dünya Ekonomi Forumu’nun 50. toplantısı yapılacak. Davos Zirvesi’ne 117 ülkeden toplam 3 bin iş insanının, akademisyenin, siyasetçinin katılması bekleniyor. Zirvede Türkiye’yi Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın temsil edeceği kesinleşti. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan ve Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal’ın da Davos’a gitmesi bekleniyor. 

Bu yıl Davos’ta ana tema “uyumlu ve sürdürülebilir bir dünya için paydaşlık”. Bunun alt temaları var: Sağlıklı gelecek, toplum ve işin geleceği, gezegeni nasıl koruruz, jeopolitiğin ötesi, iyilik için teknoloji, daha iyi iş ve adil ekonomi. 

50’den fazla ülkenin devlet başkanı ve hükümet başkanının Davos’a gelmesi bekleniyor. ABD başkanı Donald Trump da Davos’a gidecekmiş. Almanya başbakanı Angela Merkel orada olacakmış. İtalya, İspanya, Avusturya, Yunanistan, Hollanda ve Norveç başbakanları Davos’ta olacakmış. Finlandiya’nın çiçeği burnunda başbakanı Sanna Marin orada olacakmış. Hatırlarsanız birkaç hafta önce “çalışma saatleri haftada dört güne insin” dediği iddia edilmişti. Sonra bunu başbakan olmadan çok önce, çok alakasız bir başka yerde söylediği anlaşılmıştı. 

İsviçre’nin, Kolombiya’nın, Ukrayna’nın, Afganistan’ın cumhurbaşkanları Davos’ta olacak. Pakistan Başbakanı İmran Han da oraya gidecekmiş. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı zaten orada olacak. Birleşmiş Milletler’in genel sekreteri ve Uluslararası Para Fonu’nun başkanı ve Avrupa Merkez Bankası Başkanı da zirveye katılacakmış. İklim aktivisti genç kızımız Greta Thunberg 20 arkadaşı ile birlikte zirveye katılarak “geleceğimizi karartmayın” mesajını verecekmiş. Bu işin haber kısmı.  

Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucusu ve başkanı Klaus Schwab, 50. toplantı öncesi 2 Aralık 2019’da, Davos 2020’nin “Bir Şirketin Dördüncü Sanayi Devriminde Evrensel Amacı” başlığını taşıyan manifestosunu duyurdu. Bu manifesto, 47 yıl önce yayınlanan manifestonun bir tekrarı niteliğinde. Manifesto özetle şöyle: “Bir şirketin amacı tüm paydaşlarını ortak ve sürdürülebilir değer yaratmaya dahil etmektir. Böyle bir değer yaratırken bir şirket sadece hissedarlarına değil, tüm paydaşlarına, yani çalışanlarına, müşterilerine, tedarikçilerine, yerel topluluklara ve genel olarak topluma hizmet eder. Bir şirket adil rekabeti destekler ve herkes için fırsat eşitliği sunar. Bir şirket yolsuzluğu hiçbir şekilde hoşgörmez. Bir şirket çalışanlarına itibar eder ve saygı ile davranır, çeşitliliği onurlandırır. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve çalışanların refahının artırılması için çaba gösterir. Bir şirket faaliyetleri ile topluma hizmet eden, çalıştığı toplulukları destekler ve vergilerini öder. Bir şirket gelecek nesiller için çevrenin ve evrenin bir temsilcisi olarak hareket eder. Bir şirket servet üreten ekonomik bir birimden çok daha fazlasıdır. Daha geniş bir sosyal sistemin parçası olarak insani ve toplumsal istekleri yerine getirir. Bir şirketin performansı sadece hissedarlarına ne kadar kâr getirdiğiyle değil, aynı zamanda çevresel, sosyal ve iyi yönetişim hedeflerine nasıl ulaştı ile de ölçülmelidir.”

Klaus Schwab, 47 yıl önce de çok çok özetle “bir şirketin işi sadece kâr etmek değildir” anlamına gelecek bir manifesto yayımlamıştı. 47 yıl sonra benzer bir manifestoyu tekrar yayımlama ihtiyacı duydu, Davos zirvesinin 50. yıl toplantısından önce. Manifesto burada dursun. Davos yarın başlıyor ama bugün İngiltere merkezli yardım kuruluşu Oxfam “Time To Care” başlıklı yıllık raporunu sundu. Nerede? Yine Davos’ta. “Time To Care’i” nasıl çevirmeli? “Umursama zamanı” sanki bu raporun içeriği ile daha uyumlu bir çeviri olacak. Oxfam, küresel yoksulluğun azaltılmasına odaklanan 19 bağımsız hayır kuruluşundan oluşan bir konfederasyon. Oxfam’in raporuna göre, 2019 yılında dünyanın en zengin 2153 kişisinin, ki bunların çoğu erkek, serveti 4 milyar 600 milyon kişinin toplam servetinin iki katından daha fazla. Oxfam diyor ki, “Hükümetler zenginlerden ve şirketlerden yeterince vergi almıyor”. Ne diyor Klaus Schwab manifestosunda, “Bir şirket faaliyetleriyle topluma hizmet eder, çalıştığı toplulukları destekler ve vergilerini öder”. Oxfam

diyor ki “Hükümetler cesur olmalı ve yeni insancıl bir ekonomi yaratmak için kararlı adımlar atmalı”. Yeni ekonomi denilen şey sadece birkaç zenginin değil herkesin işine yaramalı. Sadece yüzde 0,5’lik, yüzde yarımlık bir vergi artışı dahi (dünya çapında bahsediyor tabii) eğitim ve sağlıkta 117 milyon adet yeni iş yaratabilir.” 

Bakınız, Avusturalya’daki Sydney Teknoloji Üniversitesi’nde profesör olan Peter Fleming “Homo Ekonomikus’un Ölümü” kitabında “komando kapitalizmi”nden söz ediyor. Türkiye’de Koç Üniversitesi Yayınları arasında çıktı. Peter Fleming, çalışma ekonomisi üzerine yazıyor. Bu son kitapta diyor ki, “Neoliberalizm bir otoriterlik evresine girdi. Neden bu evreye girdi? Batılı devletler 2003’te yönetimsellik problemleri ile baş etmek için savaşı temel motif olarak görmeye başladıklarında gidişat hızlandı. Bu komando kapitalizmi kesinlikle ekonomik hayatı militarize ediyor.” Bir örnek veriyor, onu okumam lazım: “2013 yılında Yeni Zelanda Maliye Bakanı Bill English, ülkesinin neoklasik ekonomiye olan aşkının olağanüstü eşitsizlik düzeylerine yol açtığını kabullenmeye dayanamıyor. Ama o tarihteki son rakamlar yoksulluk sınırının altında yaşayan çocuk sayısının 1984’ten beri ikiye katlandığını ve 300 bine ulaştığını söylüyor. Bill English tesadüfen bir televizyon kanalında London School Of Economics’teki ekonomi profesörü Robert Wade ile karşılaşıyor. Wade, bir zamanlar eşitlikçi olmakla gururlanan Yeni Zelanda’da eşitsizliğin ne kadar vahim durumda olduğunu ortaya çıkaran bir kitabın tanıtımı için Yeni Zelanda’ya gitmiş. Verdiği mülakatta şunu söylüyor Wade, ‘Yaklaşık 20 yıldır ABD, Birleşik Krallık ve Yeni Zelanda’da ekonomi politikası giderek artan ölçüde en üstteki yüzde 1 tarafından yine en üstteki yüzde 1 lehine belirleniyor’. İddiaya göre Bill English, lobide karşılaştığı akademisyen Wade’i tehditkar bir tavırla ve öfkeyle uyararak ‘Sakın bir daha böyle konuşma’ diyor.” 

Komando kapitalizmi bölümünde Peter Fleming, Donald Trump’ın ABD başkanı olduktan sonra, göreve başlama töreninde rekor düzeyde bir kalabalığın toplandığı yalanını söylediğini, Donald Trump’ın mesai arkadaşlarının, “Neden yalan söylediği” sorusuna, “Başkan size yalan söylemedi, sadece alternatif gerçeği sundu” diye cevap verdiğini hatırlatıyor. Oradan geçtiği kavram şu: “Biz, ABD’de ya da dünyanın başka bir ülkesinde, bize söylenen yalanlara inanıyor muyuz? Bu yalanlara neden inanıyoruz?” Şöyle devam ediyor: “Eskiden yalan olduğu kanıtlanana kadar hükümetin beyanlarına inanırdık”. Harvardlı psikolog Daniel Gilbert’a göre bu durum belli bir noktaya kadar halen geçerli. Sorun şu ki, yayılım ateşine dönüşen kesintisiz yalanlar aman vermiyor. Bunun anlamı, insanların olayı kavrama adımından sonra gelen ikinci adımda teslim olmaları. Yani insanlar bir anda inandıkları aşikar bir yalanı eleştirmekteni, reddetmekten vazgeçiyorlar. Pek çok kişi, zamanı ve enerjisi olmadığı için ya da kesin kanıt sunulmadığında, kavrama sürecinde gayrı ihtiyari kabullendiği fikirleri reddetmeyi beceremez, beceremiyor. 

2003’ten bu yana neoliberal iktisat politikalarının yavaş yavaş kriz üretmeye başlamasıyla birlikte bu iktisat politikalarını uygulayan siyasetçiler, bu iktisat politikalarının acısını dindirmek bir yana, bunun hissedilmemesi için savaş çıkarmaya, çatışma çıkarmaya niyetlendiler. O savaşlar, o çatışmalar 2003 yılından bu yana dünyanın çeşitli yerlerinde yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Bunların bir bölümü vekalet savaşı olarak da adlandırılıyor. Ama artık mızrak çuvala sığmıyor olacak ki gelir dağılımındaki bu korkunç adaletsizlik, yani 2 bin 153 kişinin servetinin 4 milyar 600 milyon insanın gelirinin iki katından daha fazlası olduğu gerçeği, artık kamuoyundan, halklardan saklanamıyor. Zannederim bu nedenle Davos Zirvesi’nde, 50. Dünya Ekonomik Forumu toplantısında Klaus Schwab, şirketlere az önce okuduğum manifestoyla seslenme ihtiyacı hissediyor. Davos Zirvesi’nde bu manifesto, o zirveye katılan siyasetçileri, işinsanlarını etkileyecek mi bilemem. Ama sadece bu bile, kapitalizmin dahi kendisine ahlaklı bir gelecek aradığını gösteriyor. 

İyi günler efendim. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus