Erdoğan milliyetçi mi, ulusalcı mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Bu yayını Paris’te bir otel odasından yapıyorum. Dün, çok sayıda uzmanın da katıldığı Türkiye üzerine olan bir toplantıda, benden Türk-İslâm sentezi düşüncesinin günümüzde hâlâ geçerli olup olmadığı üzerine bir konuşma yapmam istendi. Orada anlattıklarımı bu yayında birazcık tekrarlamak istiyorum: Türk-İslâm sentezi, 1970’lerin sonunda Türk sağının önemli kurumlarından olan Aydınlar Ocağı tarafından geliştirilmiş bir düşünceydi. Soğuk Savaş döneminde komünizm karşıtı fikirlerin beşiği olan bir yerdi Aydınlar Ocağı. Orada esas olarak komünizme ve bu arada bölücülüğe ve bir ölçüde de şeriatçılığa karşı böyle bir sentez geliştirildi ve bu sentez gündeme getirildikten kısa bir süre sonra 12 Eylül 1980 askerî darbesi gerçekleşti ve 12 Eylül’ü yapan askerler –Kenan Evren başta olmak üzere–, Atatürkçü ve laik olduklarının altını ısrarla çizdiler; ama kısa bir süre içerisinde –belki de daha baştan– bu Türk-İslâm sentezini benimsediler ve hayata geçirmeye, devletin resmî ideolojisi olarak uygulamaya koyuldular. Burada yıllar sonra “ılımlı İslâm” diye karşımıza çıkan olayın bir başka versiyonu vardı; ama baskın olan husus tabii ki milliyetçilikti, milliyetçiliğin de devleti kutsayan yönüydü; ama Türk kimliği, Türk milliyetçiliği ve bir ölçüde ılımlı, devletin denetiminde uysal bir İslâm –ki bunun kurumu Diyanet İşleri– bunun üzerinden Türkiye’de komünizme, bölücüğe ve şeriatçılığa karşı mücadele edilmek istendi. Tabii burada çok önemli bir not düşmek lâzım: Bunun bir ayağı Batı’ydı, Avrupa’da yaşayan Türk işçileriydi, özellikle Almanya’ydı. Büyük gazeteci Uğur Mumcu, o tarihte ve daha sonrasında Almanya’daki Diyanet imamlarının paralarının 12 Eylül rejimi tarafından ödenemediğini ve 12 Eylül’ün bu paraları ödemek için Suudi Arabistan’ın resmî kurumu olan Rabıta’dan yardım istediğini ve Türkiye’nin imamlarının –Almanya’da ve Fransa’da, Belçika’da görev yapan imamların– parasının bizzat Rabıta tarafından askerlerin ricasıyla ödendiğini de ortaya çıkartmıştı — görüldüğü gibi, tamamen paradoksal bir olaydı. Suudi Arabistan gibi tüm dünyaya şeriatçılığın bir türünü yaymaya çalışan bir ülkenin bu amaçla kurulmuş kurumunun parasıyla Türkiye Devleti, 12 Eylül rejimi, Avrupa’da yaşayan kendi vatandaşlarının İslâmcı, şeriatçı olmasını engellemeye çalışıyordu — her neyse.

Türk-İslâm sentezinin belli bir karşılığı tabii ki Türkiye’de vardı; çünkü Türkiye, öteden beri sağın çok güçlü olduğu bir ülke, sağcı bir ülke ve sağın da esas gücü taşradan geliyor –İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Karadeniz özellikle–; buralarda Türk milliyetçiliği ve dindar muhafazakârlık öteden beri iç içe geçmiş durumda. Bu geçişkenlik çok yaygın, örneğin 1970’li yıllarda bir seçimde Milli Selamet Partisi –Erbakan’ın–, İç Anadolu’da, Doğu Anadolu’da ve Karadeniz’de çok ciddi bir çıkış yapıyor. Ardından bir sonraki seçimde MSP’nin gerilediğini, Alparslan Türkeş’in MHP’sinin güçlendiğini görüyoruz. Yıllar sonra yine aynı şekilde Refah Partisi ve ardından Fazilet Partisi ilk ciddi çıkışlarını yine buralarda yaparken, bir sonraki seçimde, 99 seçiminde mesela, Devlet Bahçeli’nin liderliğindeki MHP de yine aynı yerlerde çok güçlü bir şekilde gelebilmişti, Fazilet Partisi’nin önüne geçmişti. Son dönemde de görüyoruz zaten, AKP’den oy kaymaları İç Anadolu’da, Doğu Anadolu’da ve Karadeniz’de büyük ölçüde MHP’ye yönelik oluyor. Burada Türk sağının milliyetçi ve muhafazakâr ayaklarının iç içe geçmiş olduğu yerler Türk-İslâm sentezinin de en önemli teminatıydı. Ama Refah Partisi’yle işler biraz değişmeye başladı: Refah Partisi, özellikle İstanbul örgütünde Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği yenilikçi akımla beraber, taşradaki sağcılıktan ziyade büyükşehirlerdeki kent yoksullarını kendisine bir nevi dinamo olarak tercih etti. Burada bunların önemli bir kısmı yine milliyetçi-muhafazakâr taşradan göç etmiş insanlardı ama, bunlar ve özellikle onların çocukları da yeni bir dindarlık ve yeni bir milliyetçilik yaşıyorlardı. Refah Partisi’ndeki yenilikçi hareket bunu çok iyi kavradı ve ana eksen olarak metropollerdeki bu yeni dindarlar, yeni milliyetçi, yeni sağcı kesimler üzerinden yürümeye çalıştı. Yaşananları biliyoruz; Refah Partisi’nin 94’teki belediye zaferi; İstanbul’da Erdoğan’ın, Ankara’da Melih Gökçek’in kazanmış olması, ondan sonra Refah Partisi’nin birinci parti çıkması, Refahyol hükümeti, ama Refah Partisi’nin kapatılması, Fazilet Partisi ve onun da kapatılması ve en sonunda Adalet ve Kalkınma Partisi. Bu Milli Görüş Hareketi’nden koparak –çünkü Milli Görüş Hareketi eski tür siyasetten tam kopmayı mümkün kılmıyordu– AKP’yi kuran kadrolar da eski tür siyasette daha fazla yol alınamayacağını düşünüyorlardı ve AKP’yi kurdular. Kurar kurmaz da 2002 sonunda tek başına iktidara geldiler. Önlerindeki seçenek eski siyaseti sürdürmek olabilirdi; ama ülkenin gerçek sahibi olduğunu iddia eden –bizde kabaca “derin devlet” olarak bilinen egemen güçler– AKP’nin, hükümet olan AKP’nin devlet olmasına, iktidar olmasına tahammül etmediler ve sürekli engel çıkarmaya çalıştılar. Bunu yaparken de tabii ki eski Türk-İslâm sentezinin yenilenmiş bir versiyonuyla AKP’nin önünü kesmeye çalıştılar. Neydi o? AKP’nin iktidarının irtica üzerinden, yani şeriatçılık üzerinden ve başka konularda –Kürt meselesinde ve diğer konularda– ulus-devleti tehdit altına alacağı iddiasıyla. Burada işte, o tarihlerde, AKP’nin ilk yıllarında milliyetçilikten ve Türk-İslâm sentezinden farklı yeni bir şey şekillendi, buna kabaca “ulusalcılık” dedik. Ulusalcılığın soldan taraftarları vardı, sağdan taraftarları vardı, Milliyetçi Hareket’ten taraftarları vardı, karma bir yeni hareket olarak ortaya çıktı. Aslında yekpare bir hareket değil, ama değişik grupların içerisinde yer alan ve bulundukları yerlerden çok da memnun olmayan insanlar, ulusalcılık ekseninde bir araya gelmeye başladılar. Burada tabii bu bir araya girişi sağlayan da esas olarak “derin devlet” diye adlandırabileceğimiz, ülkenin gerçek sahibi olduğunu düşünen kesimler –ordu, yüksek bürokrasinin önemli bir kesimi ve onlarla işbirliği yapan büyük medya– hep birlikte soldan, sağdan, milliyetçilikten, İslamcılıktan ulusalcı bakışlar devşirerek yeni bir bakışla AKP’nin önünü kesmeye çalıştılar. Dolayısıyla burada ulusal sistem, ülke içerisindeki sistemin egemen güçleri AKP’yi engellemeye çalışınca, AKP kendi meşruiyetini uluslararası alanda aramaya yöneldi ve bu anlamda AB, ABD ve hatta İsrail AKP’nin kapısını çaldığı yerler oldu ve oralarla kurduğu ilişkilerle, onlardan aldığı destekle Türkiye’deki ulusal sistemin engellemelerini aşmaya çalıştı. Çok basit bir örnek verecek olursak: AKP’ye kapatma davası açıldığında, bu konuda en büyük destekçileri AB oldu; AB’nin değişik sözcüleri, temsilcileri her vesileyle bu konuda açık bir şekilde AKP’den yana tavır aldılar. Dolayısıyla ulusal sistemin geliştirdiği yeni tür ulusalcılığa karşı mücadelede AKP, Batı’nın kurumlarına yanaşarak ve Batı’nın birtakım değerlerini benimseyerek ya da benimsiyor gözükerek var kalmaya çalıştı. Bu süreçte, mȃlum, “muhafazakâr demokrasi” diye bir kavram icat edildi, AKP kendini böyle tanımladı. AB’yi isteyen, demokrasiyi savunan bir parti olarak çıktı ulusal sistemin karşısında. Buna bağlı olarak da Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı, Ermeni açılımı… bir dizi açılımla bu ulusal sistemi tedirgin etti, onunla mücadele etme yoluna girdi. Yani bir tarafta devletin hâlâ varlığını sürdüren, gücünü milliyetçilikten, ulus-devletin bekası kavramından alan otoriter yapısına karşı, AKP, Batı’dan aldığı destekle muhafazakârlığını muhafaza ederek, ama demokratik bir perspektifte peş peşe reformlar yaparak –özellikle Avrupa Birliği sürecinde demokratikleşme konusunda çok ciddi adımlar atarak, Kürt sorununu çözme konusunda birkaç girişimi peş peşe yaparak– mücadele etme yoluna gitti. Burada büyük bir kopuş yaşandı ve AKP’nin buradaki en büyük destekçilerinden birisi de Fethullahçılardı. Fethullahçıların desteği olmasaydı, sanmıyorum ki Erdoğan bu savaşı kazanabilsin. Fethullahçıların yardımıyla –bu yardımların nasıl olduğunu biliyoruz–, Fethullahçıların uzman olduğu komplolar vs.’yle, devlet eliyle AKP iktidarı bir şekilde muhafaza edildi. Tabii burada ilginç bir husus var; Fethullah Gülen’in kendisi çok koyu bir Türk milliyetçisi. Erdoğan hiçbir zaman Türk milliyetçisi şeklinde bir profil çizmedi, hatta bu yüzden özellikle MHP ve Devlet Bahçeli tarafından defalarca eleştirildi. Erdoğan’ın uzun bir süre Türk milliyetçiliğinin kavramlarını, sembollerini kullanmadığı, kullanmaktan özellikle imtina ettiğini gördük. Ama bunu yaparken en büyük destekçisi olan Fethullah Gülen, her vesileyle Türklük üzerinden varlığını sürdürmeye çalışıyordu. Ama daha sonra Fethullah Gülen’le olan ittifakın savaşa dönüşmesiyle beraber, Erdoğan çok zor bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Bu savaşı tek başına yürütemeyeceğini –çünkü Fethullahçılığın çok büyük uluslararası destekleri de var–, bununla tek başına mücadele edemeyeceğini, Fethullahçılıkla yapacağı mücadele sırasında ülkedeki üçüncü güçlerin ve ülke dışındaki birtakım güçlerin onun zaafından yararlanabileceğini düşünerek kendine yeni arayışlara gitti. Bu anlamda da ilginç bir şekilde, daha önce Fethullahçılarla birlikte tasfiye ettiği, dışladığı, marjinalleştirdiği, devletin bazı eski unsurlarını –hepsini olmasa bile– yanına destekçi olarak kademe kademe almaya başladı.

Bu arada Erdoğan’ın yaptığı bir başka şey; kendisini güvenlikli hissetmediği için, kendisinin ve yakın çevresinin bekasını her şeyin önüne koyduğu için –ki burada Fethullahçılardan gelen savaş, Fethullahçıların başlattığı savaş, Gezi olaylarıyla beraber gelen toplumsal muhalefet, PKK’dan her an gelen ve gelebilecek olan tehditlerle beraber– kendini korumayı önceledi. Kendini korumayı öncelerken de yakın çevresindeki birçok kişiyi adım adım etkisizleştirdi, değiştirdi, iktidarı tekeline aldı. Başlangıçta büyük ölçüde kolektif bir hareket olan AKP, bu süreç içerisinde tek adam partisi ve tek adam iktidarına doğru da yöneldi. Sonrasında gelinen noktada Erdoğan bir süredir –özellikle son dört-beş yıldır– dilini büyük ölçüde değiştirdi. Eski, sürekli demokrasiye vurgu yapan, ileri demokrasiyi hedef olarak koyan Erdoğan’ın yerine, demokrasiden, temel hak ve özgürlüklerden, hukuk devletinden mecburen bahseden, ama bunun yerine sürekli olarak devletin bekasını kamuoyunun karşısına çıkartan, seçim kampanyalarını bunun üzerine inşa eden bir Erdoğan’a geldik. Ben dahil birçok kişi Erdoğan’ın dilinin milliyetçileştiğini söyleyegeldik. Ama bu Paris’teki toplantı için hazırlanırken, bunun milliyetçiliğin dışında –tabii ki milliyetçilik boyutu var– bir şey olduğu noktasında böyle bir düşünceye vardım ve bunun daha çok ulusalcılık olarak tanımlanabileceğini düşünüyorum. Tabii onun ulusalcılığıyla, zamanında ona karşı sokağa dökülenlerin ulusalcılığı birebir aynı değil. Ama dikkat edilirse Erdoğan’ın en milliyetçi pozisyon aldığını düşündüğümüz zamanlarda bile Türk milliyetçiliğinin klasik motiflerine çok fazla sarılmadığını görüyoruz; o anlamda MHP gibi bir milliyetçilik, Devlet Bahçeli gibi bir klasik Türk milliyetçiliği yapmadığını görüyoruz. Milliyetçilik dediğimiz şey, aslında ulus-devletçilik yapıyor. Yani bütün olayları, bütün kurgularını, bütün projelerini hep ulus-devletin bekası üzerine kuruyor. Bu Kürt sorunu konusunda da böyle, Suriye’de de böyle, Libya’da da böyle, mültecilik meselesinde de böyle… Her şeyde sürekli olarak devletin bekasını karşımıza çıkartıyor; bu anlamda açık sağcı bir pozisyon alıyor; ama sağcılığı bir 70’li yılların ya da 80’li yılların, Kenan Evren döneminin sağcılığı ya da Türk-İslam sentezciliği değil. Erdoğan’da da tabii ki Türk-İslam sentezi diyebileceğimiz bir şey var; ama burada onun da kişiliğinden gelen yön nedeniyle İslâm vurgusu daha önde. Fakat son dönemde yaşanan olaylara da baktığımız zaman, Erdoğan’ın İslâmî gruplardan, zamanında Kenan Evren’lerin ya da başka merkez sağ partilerin korktuğu kadar korktuğunu görürüz. Korku belki doğru olmayabilir; güvenmiyor; kendi kontrolü altında olmayan hiçbir yapıya güvenmiyor, bunun tek nedeni Fethullahçılıktan gördüğü muamele değil bence, onun öncesinde de bu vardı. Tabii Fethullahçılıkla yaşanan olaydan sonra bu alabildiğine daha yüksek bir şey haline geldi. Ama Erdoğan’ın İslamcılığı tamamen kendisinin belirlediği bir İslamcılık; onun o sınırlarının içerisinde olmayan İslâmî yapıları da meşru görmüyor, önlerini tıkamaya çalışıyor. Bu, düne kadar kendisiyle en yakın hareket etmiş kişiler de olabilir; işte, Şehir Üniversitesi olayını gördük, Ahmet Davutoğlu ve arkadaşlarının olayını… nitekim sıra Şehir Üniversitesi’nin ardından 40 yıllık belki de –galiba yaşı 40 oldu– Bilim ve Sanat Vakfı’na da kayyum atadı, Şehir Üniversitesi’nin temelini oluşturan, Ahmet Davutoğlu, Mustafa Özel gibi isimlerin 40 yıl önce kurdukları vakfa 40 yıl sonra Erdoğan kayyum atadı. 28 Şubat sürecinde böyle bir şey olamazdı herhalde, Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyum atamak gibi bir şeyi 28 Şubatçılar bile düşünmezdi; ama yıllar sonra Erdoğan bunu düşünebildi. Dolayısıyla Erdoğan’ın Türk-İslam sentezini devletin bekası perspektifini muhafaza ederek, ulus-devletin varlığı meselesini her şeyin önüne koyarak, yepyeni bir şekilde daha ulusalcı bir perspektifte hayata geçirdiğini düşünüyorum. Ama burada tabii çok önemli bir sorun var: AKP’nin ilk yıllarında –özellikle “muhafazakâr demokrasi” denilen dönemde– AKP’nin tabanında, AKP’nin kadrolarında bunu içselleştiren çok sayıda kişi oldu ve onlar şu anda, uzun bir süredir ya da belli bir süredir Erdoğan’la ayrışmış durumdalar. Kurulan ve kurulacak olan partiler bunun bir göstergesi; ama bu iki partiyi de aşan büyük bir rahatsızlık var. Tercihini Erdoğan’ın tekrar devletin bekası üzerinden yapması, yani toplumun demokratikleşerek gelişmesi yerine, Batı’yla bütünleşerek gelişmesi yerine, kendi içerisine kapanan bir Türkiye ve otoriter bir Türkiye arayışı, kendi tabanında da çok ciddi rahatsızlıklara yol açıyor ve bunun sürdürülebilir bir şey olduğu kanısında değilim. Dolayısıyla bu muhafazakâr demokrasi yıllarından kalan ve bunun etkisinde kalan kesimlerin Erdoğan’la daha fazla yol yürümek isteyeceklerini sanmıyorum. Ancak tek başlarına Erdoğan’ın yerini alma ihtimalleri de olmadığı için, bir yeni arayış, yeni ittifaklar arayışına yönelecekler ve bu anlamda da bu ittifakın temelinde kuşkusuz en temel kavram olarak demokrasi olacak. Erdoğan bu saatten sonra tekrar demokrasiye dönebilir mi? O noktaya gelebilir mi, tekrar baştaki noktaya gelebilir mi? Açıkçası böyle bir geri dönüşün, toparlamanın ihtimal dahilinde olduğu kanısında değilim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus