Bahçeli’nin savaş çağrısı karşılık bulur mu?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Bugün Meclis’te dört partinin grup toplantısını izledim, şimdi de Medyascope’un Ankara bürosunda bunları değerlendirmek için karşınızdayım. Aslında ilk başta üç grup toplantısı olacaktı, yani İYİ Parti, HDP ve CHP olacaktı; iktidar bloğunun iki partisi de –yani AKP ve MHP– toplantı yapmayacaktı. Ama sonradan Devlet Bahçeli’nin İdlib’de yaşananlar nedeniyle grup toplantısı yapmak istediği öğrenildi ve yaptı. En ilginci de Bahçeli’nin grup konuşmasıydı. Her ne kadar Kemal Kılıçdaroğlu geçen hafta, “FETÖ’nün siyasî ayağını açıklayacağım” demiş ve Suriye nedeniyle bu haftaya ertelemişse de, en çok merak edilen konu oydu ama bence gündeme damga basan olay hâlâ İdlib. Türkiye İdlib’de yaşananlar tarafından esir alınmış durumda, dolayısıyla Türkiye’de siyaset İdlib meselesiyle, Suriye’yle kilitlenmiş durumda ve bu anlamda da Suriye tartışması –aslında Suriye “tartışamaması” demek lâzım– bütün siyasî partileri birinci derecede etkiliyor. Baktığımız zaman önce Meral Akşener şöyle konuştu: “Gereğinin yapılması lâzım ve artık mikrofon delikanlılığını bırakmak lâzım” dedi; ama devamını getirmedi, sert olunmasını istiyor Suriye’ye karşı, Suriye ordusunun yaptıklarına karşı –ki bunlar, biliyorsunuz bugün iktidar ve iktidar yanlıları tarafından hep “rejim” olarak tanımlanıyor, yani Esad yönetimi–, Esad’a karşı sert olunması gerektiğini söyledi ama Meral Akşener bunun detaylarına girmedi. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan grup toplantısı yapmamakla beraber Külliye’deki bir faaliyette konuştu ve orada bu konuya da değindi. Hürriyet gazetesinin internet sitesinde “Erdoğan’dan çok sert sözler” diye –tabii ki başlığa çıkarılmış ve birinci haber yapılmış– “Belalarını buldular, bedelini çok ağır ödeyecekler” — çok sert söz dediği bunlar. Daha önceki saldırının ardından da bu olmuştu Türkiye’nin cevabı; misliyle cevap verildiğini ve devam ederlerse çok daha ağır bir faturayı –kendi tabirleriyle– Suriye rejimine keseceklerini söylemişlerdi. Bugün de Erdoğan’ın söyledikleri üç aşağı beş yukarı geçen hafta söyledikleriyle aynı. Öte yandan kendisi grubu yarın toplayacağını ve orada alınan kararları açıklayacağını söyledi, çünkü bugün üst düzey bir toplantıyla Suriye’de neler yapılacağı konuşuldu. Fakat Erdoğan ne söyleyebilir, nasıl bir perspektif sunabilir? İdlib’de yeni saldırıları, Suriye ordusunun TSK’ya yönelik saldırılarını engelleme konusunda ne yapabilir, bu çok belirsiz. Şu âna kadar Türkiye’nin önünde belki de tek seçenek Rusya üzerinden Şam’ı ikna etmekti. Bu konuda yakın bir zamana kadar belli ölçülerde başarılı olunmuştu; ama son iki haftada yaşananlar çok da fazla artık bu yöntemin yürümediğini gösteriyor. Nitekim bugün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da Suriye konusunda Şam’ın garantörü olarak tanımladığı Rusya ve İran’ın devreye girmesini istiyor. Yani Türkiye’nin diplomasi adına yapabileceği öncelikle Rusya, ardından bir ölçüde İran’ı ikna ederek onlar üzerinden Suriye’yi frenlemek. Bu şu âna kadar izlenen politika, ama bu politikanın artık tıkandığı görülüyor. 

Bu noktada, Devlet Bahçeli’nin konuşmasına baktığımızda, çok daha açık ve netti ve bir savaş çağrısı yaptı. Dün sosyal medyada görülmüştür, trending topic olan hashtag, “Yansın Suriye, yıkılsın İdlib” — bugün resmen bunu söyledi Devlet Bahçeli. Tabii bugünkü konuşmasının başka bir yerinde sosyal medyaya yönelik sert çıkışları da vardı –tabii bu bir tezat–, ama sosyal medyanın ortaya attığı bu sloganı Devlet Bahçeli söyledi. Bazı alıntılar yapmak istiyorum: Bir kere Rusya’yı suçluyor. Suriye’nin resmen olmasa bile Rusya’nın fiilî sömürgesi olduğunu söylüyor. “Esad’ın yuları Moskova’ya bağlanmıştır. Demem odur ki şehitlerimizin vebali saldırgan Suriye kadar perde gerisinde teşvik ve tahrik eden Rusya’nın omuzlarındadır” diyor; Türkiye’yi, Ankara’yı, iktidarı Rusya’yla ilişkilerinin gözden geçirmeye ve bırakmaya çağırıyor. Bu önemli bir çağrı; çünkü Bahçeli iktidarın bir şekilde ortağı, iktidarı birçok konuda kayıtsız şartsız destekliyor. Nitekim FETÖ’nün siyasî ayağıyla ilgili söylediklerinde de bunu gördük. “Hükûmetin Rusya ile ilişkilerini gözden geçirmesi samimi dileğimizdir” diyor. Bu, çıtayı biraz yükseğe çıkartmak ve Erdoğan buna uyar mı? Açıkçası sanmıyorum; çünkü Türkiye’nin Rusya’yla Bahçeli’nin istediği gibi ilişkilerini gözden geçirmesi ve bütün bu saldırıların esas sorumlusunun Rusya olduğu perspektifinde bir siyaset izlemesi halinde işler çok karışacak ve Türkiye’nin Suriye’deki varlığı iyice tehdit altına girecek. Öte yandan Rusya’yla ilişkisini koparan Türkiye’nin bölgede ABD ve NATO’dan bir destek alıp onlarla durumu dengelemesi gibi bir alternatif şu anda hiçbir şekilde gözükmüyor. Her ne kadar NATO yaptığı açıklamada Türkiye lehine bir pozisyon alsa da ve ABD’nin Suriye özel temsilcisinin geçenlerde olduğu gibi yine Türkiye’ye gelecek olması ve temaslarda bulunacak olması söz konusu olsa da, Türkiye, Rusya’yla olan ilişkilerinin yerine ABD’yi koyabilecek bir durumda değil. Neyse, devam edelim. 

Bahçeli’nin şu sözlerini mutlaka görmüşsünüzdür: “Türk milleti gerekirse, başka seçenek görülmezse Şam’a girmeyi planlamalı ve zalimleri yerle yeksan etmelidir”. Bu bir savaş çağrısı, tabii ki “başka bir seçenek görülmezse” ve “gerekirse” diyor, buraya bir şart koşuyor ama yine de bir komşu ülkenin başkentine girmek ve zalimleri yerle yeksan etmek çağrısı, çok ciddi bir çağrı ve bunun karşılık bulma ihtimali yok. Ama olayın bu şekilde gündeme getiriliyor olması –iktidarın küçük ortağı diyelim–, Türkiye’de Türk milliyetçiliğinin taşıyıcısı olarak bilinse de, yine de bunun bu şekilde dile getirilmesi gerçekten tedirgin edici, Türkiye’yi savaşa sokmaya yönelik bir şey. Zaten Bahçeli, konuşmasının hemen ardından o bildiğimiz şeyleri söyledi. Tahmin ediyorum konuşmanın bu bölümlerini bizzat kendisi yazıyor; tanıdığım kadarıyla Bahçeli özel olarak önem verir buna. Mesela ne diyor? “Bugünün konusu hukuk mukuk değildir” — yani uluslararası ilişkilerde hukuk falan gözetmeye gerek yok, zalimlerin tepesine Türk milletinin çelik iradesi inmelidir. “Bilinsin ki Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, bir Türk de dünyaya bedeldir, nitekim muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda gizlidir”. Şimdi bu hamasetle, Suriye’de tekrar yıllar önceki olaya dönüyoruz. Yıllar önceki olayda her ne kadar şimdi herkes “Ben demedim, başkası dedi” dese de, Türkiye’de hızlı bir şekilde Şam’a, Halep’e girilecekti, Emevi Camii’nde namaz kılınacaktı ve onun faturasının ne kadar ağır olduğunu görüyoruz. Şu anda İdlib’de yapılanlar da o zamanlar atılan yanlış politikaların ağır sonuçlarıdır. Şimdi Bahçeli bu sonuçlarla yüzleşmek yerine yeniden çok daha ağır sonuçlara yol açabilecek bir perspektifi Türkiye’nin önüne koyuyor. “Gerekirse” falan diyor, ama bu artık ağızdan çıkmış bir söz, “Şam’a girmek, yerle yeksan etmek” lafı telaffuz edildi. Bu karşılık bulur mu? Bunun karşılık bulması mümkün gözükmüyor; ancak şunu da unutmamak lâzım: Birçok konuda Erdoğan Bahçeli’nin ve MHP’nin söylediği noktalara geldi, hemen olmadı ama belli bir süre sonra geldi. Şunu da biliyoruz, Bahçeli bütün bu çıkışları yaparken Erdoğan’la ortaklığına halel getirmemeye özen gösteriyor; Erdoğan’ı birçok konuda korumaya da ayrıca özen gösteriyor, böyle bir durum var. Nitekim, Kılıçdaroğlu’yla uğraşma konusunda –ki Kılıçdaroğlu son dönemde Erdoğan’ı bence çok ciddi bir şekilde tedirgin ediyor–, Bahçeli bizzat kendisi bunu misyon olarak üstlenmiş durumda. Kılıçdaroğlu hakkında suç duyurusunda bulundular, bugünkü konuşmasında da zaten Kılıçdaroğlu’nu “millî güvenlik tehdidi” olarak tanımladı. Yakın zamana kadar birlikte hareket ettikleri, cumhurbaşkanlığı seçimlerine birlikte girdikleri Kılıçdaroğlu’nu ve Suriye yönetimiyle görüşülmesini savunanları da vatana ihanet içerisinde tanımladı. Bahçeli’nin bu çıkışına Erdoğan’ın bir cevap vermesi, onun o çizgisine girmesi –demin de söylediğim gibi– kısa vadede söz konusu değil. Ancak yapılan görüşmelerde –özellikle Rusya ve belki de İran’la yapılacak görüşmelerde– Bahçeli’nin bu pozisyonunu bir koz olarak kullanmak isteyebilir. Yani Türkiye’de milliyetçi dalganın köpürdüğünü, çok ciddi taleplerin olduğunu ve bunun için de Şam’ın hizaya getirilmesi gerektiği konusunda ısrar edebilir; ama bu ne derece karşılık bulur? Açıkçası emin değilim. 

Bu arada Bahçeli’nin hamasetinden bahsetmişken, ilk izlediğim grup toplantısı olan İYİ Parti’nin toplantısından izlenimlerimi söylemek istiyorum: Orada da Meral Akşener Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakanı Mustafa Akıncı’yı hedef aldı ve konuşmasının sonunu “Ne mutlu Türküm diyene! Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak” dedi ve bunları üçer kere tekrarlayarak bitirdi. O sırada salon ayağa kalktı, hep beraber onlar da bunu tekrarladılar. Yani Türkiye’deki milli hassasiyet ve milli kabarış sadece MHP’nin tekelinde değil, aynı zamanda İYİ Parti de bu çizgiye çok yakın. Tabii ki MHP gibi açık açık Suriye’ye, Şam’a saldırı yapılmasını telaffuz etmiyorlar; ancak sert bir şekilde cevap verilmesini dayatıyorlar. Bu arada biliyoruz ki her ne kadar Suriye yönetimiyle görüşülmesinde ısrar etse de, öte yandan CHP tezkereye “hayır” da dememiş bir parti, ana muhalefet partisi. Onlar da bu milliyetçi pozisyon alışa çok cepheden karşı çıkmamaya dikkat ediyorlar. Kılıçdaroğlu’nun bugünkü konuşmasında bu konuyla ilgili söylediği, “Türkiye’nin Ortadoğu’da büyük güçlerin taşeronu olmaması”ydı. Ama İdlib olayına baktığımız zaman, Türkiye’nin İdlib’deki ısrarının herhangi bir büyük gücün taşeronluğu olarak görülmesi bana çok ikna edici gelmiyor. Orada cihadcı gruplar vs. bildiğimiz kadarıyla, ABD’nin de AB’nin de umurunda değil; tam tersine bu nedenle de onların Suriye yönetimine yaptıklarına çok da itiraz etmiyor olduklarını görüyoruz. Sivillere yönelik zayiat konusunda sorun var. Tabii İdlib meselesinin en önemli ayağı Suriye ordusunun yürüyüşüyle beraber oradaki sivil halkın geleceği. Bunların büyük bir çoğunluğu Türkiye’ye doğru gidiyorlar, yüz binlerce –belki de milyonu aşacak– kişinin Türkiye’ye gelmesi söz konusu. Başta Ankara’nın İdlib’deki pozisyonu, hem oradaki grupları hem de halkı güvence altına almaktı. Şimdi tek başına o yüz binlerce kişinin gelecek olma ihtimali bile Türkiye için çok ciddi bir sorun olarak önünde duruyor. Ama bunun bu noktaya gelmesinde Ankara’nın çok vahim hataları olduğunu da biliyoruz. İdlib olayı sürdürülebilir bir statüko değildi. Er ya da geç o statüko Şam tarafından kırılacaktı, şimdi bunu yaşıyoruz. Bu konuda da Türkiye’nin çok da fazla hazırlıklı olmadığı, Moskova’ya güvenmek dışında, onunla pazarlık ederek bu işlerini yürütebileceğine inanmak dışında fazla bir hazırlığı olmadığını görüyoruz. İşte bunun faturasını her geçen gün hem ödüyoruz, hem de askerler orada hayatlarını kaybederken burada faturanın büyüdüğünü görüyoruz — çok sayıda hayat söz konusu. Şehit haberleri geçen hafta ve bu hafta geldi; bundan sonra olmayacağının da hiç garantisi yok. Sürekli farklı kaynaklardan, çoğu yalan ama bir kısmı kısmen doğru haberler görüntüler vs. akıyor. Çok ciddi bir psikolojik savaş boyutu var ve böyle bir ortamda Türkiye açıkçası ne yapacağını tam olarak kestiremiyor. İktidarıyla iktidarının parçalarıyla; muhalefetiyle muhalefetinin parçalarıyla, böyle bir olaya sıkışmış durumdayız. 

Bu bağlamda İdlib gibi bir gündemin yanında “FETÖ’nün siyasî ayağı” tartışmasının da iç politikada adım adım, adım adım tırmandığını görüyoruz. Açıkçası Kılıçdaroğlu’nun bugün o beklenen konuşmasının çok heyecan yaratıcı olduğu kanısında değilim, ama bunun detaylarını –muhtemelen yarın yapacağım– yayında ele almayı düşünüyorum. Gerek Bahçeli’nin söyledikleri, gerek Kılıçdaroğlu’nun söyledikleri, bir bütün olarak bakıldığı zaman çok heyecan verici değil; ama ayrıntılar, ilginç birtakım noktalar var. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un, Kılıçdaroğlu’nun grup konuşmasının ardından hemen sosyal medyada doğrudan ona cevap vermeyerek ama ona cevap olduğu anlaşılan açıklamalar yapmış olması da bu olayın bize giderek büyüyeceğini gösteriyor. Ama şunu özellikle vurgulamak lâzım: “FETÖ’nün siyasî ayağı” tartışması ne kadar sahici ve önemli olursa olsun, Türkiye’nin esas gündemi İdlib ve siyasî yelpazede yer alan herkesin İdlib konusunda bir anlamda çaresizliği; tabii buradaki en önemli çaresizlik ülkeyi yönetenlerin çaresizliği. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus