Müge İplikçi ile Sabun Köpüğü (30): Askerler

Her adımda yer biraz daha üşüdü. Yer üşüdükçe biraz daha dondu izler. İzin kayboluşu zamanın da kayboluşu demekti. Zaman bitince çıplak gözle bile seçilebilen bir hiçlik kaldı geriye. İşte en kötüsü buydu!

Oysa her şey bu hiçliği yok etmek, delmek içindi. Ondan kaçmak, onu evirip çevirmek, onu onsuz bırakmak içindi. Şimdi yer buzla ürperdikçe, sözler de kayıyor, sözler kaydıkça ikiyüzlü sözlerden ibaret bir dünyanın yalanlığı çöküyordu içe. Daha da kötüsü bu sözlerin çağrışımları da artık zihne fayda sağlamıyordu. Basit şeyleri düşünselerdi keşke. Bir ipliğin bir iğne deliğine geçişi gibi. Nedense her şey titriyordu. İplik açıkta kalıyor, buzlaşıyor; iğne ve iğne deliği sallanıyor, buz kesiyordu. Ne var ne yok donuyordu. Hiçbir şey anlatıldığı kadar basit değildi artık. İşte en kötüsü.

Oysa her şey bunun içindi. Basit kurallar vardı, yenmek içindi. Bir oyun vardı, kazanmak içindi. Bir isim vardı söylemek içindi, bir plan vardı yapılmak içindi. Bir emir vardı tutulmak içindi. Bir ıslık vardı, duyulmak için, bir ömür vardı, koskocaman bir ömür, yaşa yaşa bitmezdi. Hani bu ömür hiç bitmeyecekti? Çok çok uzaklarda onları bekleyen mektup yüzlü kavuşmalar, buluşmalar, sarılmalar, koklaşmalar olacaktı hani? Hani buzul çağı bitecek ve uygarlık hemencecik başlayıverecekti? 

Oysa her şey kayıyor, tir tir titriyordu gözlerinin önünde. O güzelim uykunun kefen sesi, esvapların en alımlısı gibi önlerinde uzanıp durmaya başladığında ise, hayat ağır ağır demlenen bir çayın Azrailli buğusu oluverdi. 

Işıklar biraz karardı. Ama perde kapanmadı. 

Sonra… Sonra askerler dondu. Vali açıklamalarda bulundu: “Tek bir terörist kalmamacasına bozacağız bu oyunu.” 

Derken ışıklar biraz daha karardı. Ama perde kapanmadı. 

Sahnede griler kaldı.

Bu gri sözlere herkes inandı, inanmış gibi yaptı, sustu. Bu suskunlukta tam perde kapandı derken bir şiir sesi duyuldu: “Ölü Askerin Destanı”. Şiir, ölmüş bir askerin asker kaçağı diye yeniden askere alınmasını anlatırdı ve buna, asker de dahil olmak üzere neredeyse herkes bir kez ve bir kez ve bir kez daha inanırdı. Şiirin sonu ise şöyle biterdi:

Silindi yıldızlar da birer birer

Başladı şafak sökmeye

Hazırdı artık kahraman asker

Bir kez daha ölmeye

Sonra ışıklar iyice karardı. Ama perde kapanmadı.

Bu yazıyı talihsizce donan akerlerin arkasından yazmıştım. Yaklaşık iki yıl önce. 

Bu yazıyı tekrar hatırlamamın nedeni ise şu aralar bizden kaçırılan asker haberleriyle ilgili.

Artık donamıyor bile askerler, artık ölemiyorlar bile deyişimin üzerinden çok fazla gün geçmeden yeniden saklanan ölüm haberleri denizdeki bir şişenin dalgalara kapılıp yenilip galip gelip gözden yitişi gibi etrafımızda. 

Bunları düşündüğüm sırada Celile’ye bakıyorum. Askerdeki yeğenini, ondan gelecek tuhaf haberleri boğazında düğümleyip duran o kadına. Ölümü bildiği için yaşamı da herkesten daha çok anlamış olan o kadına. 

Camları bu kadar özenle silişi yaşamın kudretine duyduğu inancın da bir kanıtı sanki.

Böyle mi diye sormak bile istemiyorum. Sorarsam bir şeyleri ürkütürüm diye. 

Sorarsam, bizden, ondan ve benden ana dair bir şey kalmayacak diye.

Yeğeni için en iyisi sessiz kalmak. Sessiz kalırsak yeğen yaşayabilir diye. 

Celile’nin şöyle bir özelliği var: İşini gerçekten seviyor. Onu bu kadar kıymetle anmamın başında da bu geliyor zaten. 

Muhtemelen İngiltere’deki sufrejet hareketinden bir haber. Ancak “oyunun” sahip çıkılması gereken bir şey olduğunu zaten biliyor. Hem sandığa attığı oyun hem de oyunun. 

Oy malum.

Ya oyun? 

Çaparaz bir hayatın Celile’ye öğrettikleri… Hileli, bozuk bir şey. Celile’nin dert dediği hayat ve ölüm arasında kendinden emin olabildiği, hak yemediği, yaşadıklarının hakkını verebildiği bir tutam demek. 

Ama o bunları söylemiyor bile. 

Tıpkı yeğeni için gelecekteki günlerin hayır ve şerrini içinde tutmak gibi saklıyor onu da. 

Vicdanlıyım dediğinde vicdansız kalmaktan

İyiyim dediğinde kötülüğün kıyısına düşmekten korkuyor.

O kadar çok tanık olduğu örnek var ki bu konuda. 

Hiçbir şeyi ürkütek istemiyor.

Çok söyleme gelir başına dercesine. 

Pencere pervazlarını silerken o pervazlara konuşurkenki cümleleri bunu ele veriyor. 

Nasılız bugün? Diye soruyor pervazlara.

Birazdan çok daha iyi oleceksınız. Üzerinizdeki eski tortuyu aralarsak.. Ha gayret.

Dünyanın düz mü yuvarlak mı olduğuna dair beyhude tartışmalar sürüp giderken ne düşündüğümü sormadan kendi kendine mırıldanıyor.

Kavanoz dipli dünya.

Kavanozun dibi konusunda söylenecek çok şey var. Var da… 

Susuyor Celile. 

Küçücük kızını zamanında çaresizlikten lösemiye bıraktığından beri dalgın da;  hırkasını sandalyenin arkasında unutan bir kadına dönüşmeye çalışışına kendi bile şaşırarak. 

Yeğeninin günlerini usulca sayarak, pervazları temizleyerek. 

O zaman ona zamanında kimyasal silahlar yüzünden Irak’ta bir hastane odasında  lösemiye terkedilmiş bir çocuğun defterinden bir cümle okumak geçiyor içimden.

Küçük şair Yassim’in Miki Maus’lu defterinde şöyle bir cümle var:

Hayat, tutkumuzu önemsemez.

Yassim’in hayatı, ihtiyacı olan kemoterapiyi zamanında alamadığı için dünyanın pervazlarındaki toza ve küçük çocukları umursamayan zamanın buzuluna ve sınırlara karışıyor. O çocukların şiirleri de sınırlarda sınırları zamansızca bekleyen askerlerin tezkerelerine. Dönmesi umulan yeğenlerle sabun köpüğü kokan kurnalarda sularla  arınacağız fikri ise Celile ve benim umudum olmaya devam ediyor. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar