İktidarın acil “dış tehdit” ihtiyacı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “İdlib’den geri çekilirsek elinde sonunda Hatay’dan olmamız kaçınılmazdır. Böyle olursa Suriye’deki kaosun Anadolu’ya ithali de mukadderdir” sözleri, iktidar ortaklarının İdlib konusunda iç kamuoyunu ikna etmede de ne kadar zorlandıklarını gösteriyor. “Beka” söylemi İdlib krizinde bir işe yarayabilecek mi?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Bugün İstanbul Valiliği, İstanbul’da 10 Mart’a kadar “savaşa hayır” denmesini yasakladı, bu konuda yapılabilecek her türlü gösteriyi, bildiri dağıtımını vs. yasakladı. Neden 10 Mart? Bilmiyorum; ama bugünden itibaren bir hafta boyunca yasak. Biz de İstanbul’dayız ve ben de savaşa karşı birisiyim. Burada söylediklerim herhalde “yasak” kapsamına girmiyordur. Ama şunu da vurgulamak lâzım: Savaşa karşıyız, ama şu anda savaş mı yaşıyoruz? Açıkçası bu da çok belli değil; çok ciddi çatışmalar var, bir savaşma arayışı var –özellikle ülkeyi yönetenlerin–, ama tam bir savaş olduğunu söylemek ne derece mümkün? Açıkçası çok emin değilim. Çünkü işin içerisinde Rusya faktörü var ve bu nedenle işin rengi değişiyor. Türkiye’nin Rusya’ya karşı tavrı uçak düşürdüğü dönemdeki gibi olsaydı çok daha farklı bir şey söyleyebilirdik. Ama burada Türkiye, şu anda bütün politikalarını Rusya’ya göre belirliyor ve Rusya’yla yaptığı pazarlıklar ışığında Suriye ve İdlib politikasını belirliyor. Burada, gelişmeleri Türkiye’den çok Rusya’nın belirlediğini söylememiz mümkün. İstanbul Valiliği’nin yasağıyla beraber aklıma 17 yıl önce, 1 Mart tezkeresi zamanı geldi. AKP’nin ilk iktidara geldiği dönemdi ve Amerikan askerlerinin Türkiye’de konuşlanması konusunda çok yoğun bir çaba sarf ediyordu o sırada Recep Tayyip Erdoğan. Partisinin genel başkanıydı, ama siyasî yasaklı olduğu için başbakan değildi; fakat başbakanın da üstünde bir konumda bunu Meclis’e dayatmak istedi ve olmadı. O tarihte İstanbul başta olmak üzere ülkenin dört bir tarafında “savaşa hayır” gösterileri oldu ve bu gösterilerin içerisinde ciddi miktarda İslamcı da, AKP destekleyicisi de vardı. Bugün bunun tam olarak böyle olduğunu söylemek mümkün değil; AKP tabanında Erdoğan’ın İdlib, Suriye politikasına açık bir şekilde karşı çıkanlar yok. 2003’teki 1 Mart tezkeresine açıkça karşı çıkanlar olmuştu, bugün yok; ama tabanının büyük kısmının da tam olarak Suriye’de ne olup bittiğine ikna olduğunu da düşünmüyorum. Tam olarak bildikleri de yok, İdlib Türkiye için hâlâ muamma — haritadaki yerinden tutun da orada neler yaşandığına kadar. Ama onun dışında Suriye’nin kuzeyi söz konusu olduğunda –yani Fırat Kalkanı, Barış Pınarı gibi harekâtlar yapıldığında–, orada YPG/PYD’ye karşı yapılanlarda daha bir bilme, isteme ve destekleme vardı. Türkiye’nin orada güçlü bir PYD/YPG denetiminin, Kürt yapılanmasının olması durumunda –ilk başta kanton olarak tarif edilmişti– bunun Türkiye’nin birliğine, bütünlüğüne tehdit olacağı konusundaki iddiaların bayağı bir alıcısı vardı. 

Şu anda İdlib konusunda içerideki kamuoyunu tam olarak tatmin edebilecek açıklamalar yapılabiliyor değil. Bunu daha önceki yayınlarda da söyledim –hâlâ bunu gözlüyorum–; niçin Türkiye İdlib’de? Niçin bu kadar asker hayatını kaybediyor? İdlib’de Türkiye tam olarak ne istiyor? Bu ne kadar sürdürülebilir bir politika? Bu soruların cevapları ortada pek yok. Şu âna kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılan, genellikle olayın insanî boyutu yönü, Esad’ın nasıl zalim olduğu vurgusu, burada sivillerin yaşadıkları mağduriyet ve yaşayabilecekleri mağduriyet ve tabii ki İdlib’de yaşanacaklardan sonra yine yüz binlerce kişinin Türkiye’ye doğru göç etmesi ihtimali… Bunları kullanıyor; ama Türkiye’nin orada insanî motivasyonlarla bulunduğu iddiası, cuma sabahından itibaren yapılan, Türkiye’deki  her türden –sadece Suriyeli de değil– sığınmacının Batı sınırına doğru gitmesinin teşvikiyle büyük ölçüde kararmış durumda. Yani Suriye’de insanî bir iddiayla bulunduğu söyleniyor, ama çok büyük bir insanî trajediye kapı aralayabilecek bir politika izleniyor. Burada tabii özellikle Yunanistan’a gitmek isteyen sığınmacıların başlarına gelen ve gelebilecek olanlarda, Türkiye kadar Yunanistan’ın ve dolayısıyla Avrupa Birliği’nin de payı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Sonuçta sığınmacılar dünyanın her yerinde olduğu gibi bizim coğrafyamızda da aslında sahipsizler ve en kolay gözden çıkarılabilecek insanlar oluyorlar. 

Türkiye Suriye’de bulunmasını nasıl meşrulaştırmaya çalışıyor? Bugün bunun en aşırı örneğini MHP lideri Devlet Bahçeli verdi. “İdlib’den çıkmak durumunda kalırsak, bunun eninde sonunda Hatay’ı kaybetmeye yol açacağı”nı söyledi. Hatay’ı kaybettikten sonra da sıranın Anadolu’da olacağını söyledi. Bir tür Kurtuluş Savaşı öncesi atmosfer tarif edilmeye çalışılıyor. Bu ne derece inandırıcıdır? Fizikî olarak ne derece mümkündür? Bunu kim yapar, niye yapar? Sputnik’in İngilizce sitesinde Hatay ile ilgili yapılmış olan yayın buna örnek veriliyor. Buradan hareketle Rusya’nın da bu işe dahil olduğunu söylüyor Bahçeli. Zaten Bahçeli koalisyon ortağı Erdoğan’dan farklı bir şekilde Rusya’ya karşı çok sert söylemleri sürekli dile getiriyor ve Rusya’yla da her şeyin koparılması gerektiğini söylüyor. Burada tabii ki Bahçeli, kendi şehitlik vurgusunu –ki Erdoğan’la birlikte sürekli olarak şehitlik yüceltmesi, Mehmetçiğin vatan için canına vermesine yönelik yüceltmeler– yapılıyor; bunun karşılığında tabii ki bir şeyler söylenmesi gerekiyor ve Bahçeli burada olayı önce Hatay’ın sonra Anadolu’nun gitmesi olarak tarif etti. Halbuki biliyoruz ki Suriye krizinde ilk andan itibaren, iç savaşın ilk çıktığı andan itibaren Türkiye’nin gündeminde hiç böyle bir tehdit algısı yoktu. Suriye konusunda Türkiye’nin, Ankara’nın politikası Esad rejiminin gidip yerine muhaliflerin çoğunluğunu oluşturduğu yeni bir rejimin inşasıydı. Belli bir yerden sonra, ülkenin kuzeyinde PYD/YPG güçlenmesiyle beraber bir tehdit algısı ortaya çıktı. Türkiye’ye yönelik bölücülük tehdidi algısı üzerinden gidildi ve tabii burada PYD/YPG’nin ABD’yle stratejik ortak olması çok ciddi sorunlar çıkarttı. Ama Türkiye burada Rusya’nın da bir şekilde desteğini alarak, dolayısıyla İran’ın ve bir ölçüde dolaylı olarak Şam’ın da desteğini alarak Suriye’nin kuzeyinde birtakım operasyonlar yaptı, harekâtlar yaptı ve çok ciddi bir toprağı şu anda kontrol ediyor. Ama İdlib’deki durum bundan bambaşka; İdlib’de Kürtlerle alâkası olan bir durum söz konusu değil. Muhalifler var ve radikal muhalif gruplar var; Suriye, Rusya, İran bunları terörist olarak tanımlıyor ve Batı da büyük ölçüde bunları terörist olarak tanımlıyor. 

Peki buradan bir “beka” söylemi çıkar mı? Çıkmaz, hiçbir inandırıcılığı yok. Belki şöyle bir şey olabilir; Türkiye’nin İdlib’den çıkması halinde sıra Afrin, El Bab ve kuzeydeki diğer yerlere gelebilir. Eğer böyle tarif edilecek olursa belki biraz daha kamuoyunun aklını çelebilir. Ama İdlib’i aldıktan sonra Esad’ın Hatay’a göz dikeceğini söylemek ve hatta buradan da birtakım adı konmayan emperyalist güçlerin Anadolu’yu işgal edeceğini söylemek fazlasıyla âfâkî bir şey. Buradan yürümek isteniyor olması da zaten ülkeyi birlikte yönetenlerin İdlib konusunda nasıl ciddi bir şekilde sıkışmış olduklarını, bir anlamda çaresiz olduklarını bize gösteriyor. Buradan bir beka söylemi çıkmıyor; çıksa bile –31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde gördük– beka söyleminin Türkiye’de alıcısı her geçen gün azalıyor. Erdoğan ve Bahçeli orada bütün söylemlerini Türkiye’nin bekası üzerine kurdu ve açık bir yenilgi aldılar. Bu aslında çok iyi bir ders olması gerekirken hâlâ buradan yürümek durumunda kalmaları aslında ülkeyi yönetenlerin ne kadar zor durumda olduğunu bize gösteriyor. Yine de bir ısrar var; bu ısrar kesinlikle ve kesinlikle iç politikayla doğrudan ilişkili bir ısrar. 

Şimdi birtakım alıntılar yapmak istiyorum, isimlerini vermeyeyim ama bunlar AKP içerisinde yer alan ya da AKP’ye destek veren bazı kişiler: Mesela bir tanesi diyor ki, “Artık Esed’in İdlib’den çekilişini değil, tamamen gidişini konuşacağız”. Burada tekrar görüyoruz ki bir rejim değişikliği, en azından Esad’ın devrilmesi iddiası var. Türkiye’nin böyle bir iddiayı dile getirmesi durumunda –Bahçeli getiriyor, ama diyelim ki bunu dile getiren AK Parti içerisinde yönetici konumunda birisi– Erdoğan’ın bunu çok vurgulu bir şekilde dile getiriyor olması halinde Rusya’yla karşı karşıya kalacağı çok açık. Çünkü Rusya Esad’ı en zor durumda ciddi bir şekilde kurtardı. Esad Rusya’nın ve İran’ın sayesinde kurtuldu. Muhalefetin saldırıları karşısında, muhalefetin yürüttüğü askerî harekâtlar karşısında Rusya’nın ve İran’ın aktif bir şekilde devreye girmesiyle kurtuldu. Rusya’nın, Putin’in birçok riski alarak kurtardığı Esad’ı Türkiye’ye kurban edeceğini beklemek herhalde hiçbir şekilde akıl kârı bir şey değildir. Rusya’ya rağmen Türkiye’nin Esad’ı devirebilmesi de hiç gerçekçi değil. Bir diğer alıntıyı yapmak istiyorum: “Rusya Türkiye’yle karada başa çıkamaz”. Şimdi bir taraftan Bahçeli, “Tabii ki gerekirse Rusya’yla da yollarımızı ayırırız, hatta ayırmalıyız” diyor, ama Erdoğan’ın böyle bir tavrı yok, Mart’ın 5’inde tekrar Putin’le görüşmesi söz konusu. Ankara’nın gözü hep Moskova’da, yani Suriye’de yaşananların hepsinde, sadece İdlib’de değil, bundan önceki bütün askerî harekatlarda gözler Moskova’da idi. Türkiye’nin, Ankara’nın böyle bir şeyi söylemesi mümkün değil. Ama birileri o tabanı harekete geçirebilmek için, “Rusya Türkiye’yle karada başa çıkamaz” gibi argümanları ortaya atabiliyorlar. Burada tabii ki Çetin Altan’ın o meşhur “Türk’ün Türk’e propagandası” sözü geliyor. Rusya’yla Türkiye’nin karada karşı karşıya gelmesi herhalde felaket bir şey olur. Rusya’yı bilmiyorum, ama Türkiye için herhalde çok kötü bir şey olur, hiçbir gereği yok, hiçbir anlamı yok. Türkiye’nin şimdiye kadar izlediği politikaların, Cumhuriyet tarihi boyunca –hatta Cumhuriyet öncesinden itibaren gelen politikalarla– Rusya politikalarıyla hiçbir benzeşikliği yok. Bu ülke Soğuk Savaş döneminde NATO’nun yanında yer almasına rağmen Rusya’yla hiçbir zaman çok ciddi bir askerî kriz yaşamadı. Şimdi, yıllar sonra böyle bir olayda, Suriye gibi bir mesele nedeniyle Türkiye’nin Rusya’yla kriz yaşamasını telaffuz bile etmek, hiçbir şekilde akıl kârı bir şey değil. Yaşanan ideolojik-politik kriz, Türkiye’nin gerçek gündemine, gerçek sorunlarına çözüm önerememek, dolayısıyla geçici olduğu kesin olan arayışları teşvik ediyor, kamçılıyor. Türkiye’nin gerçek gündemi ne? Türkiye’nin gerçek gündemi bir kere her şeyden önce ekonomi; çok ciddi bir ekonomik kriz var ve bu kriz değişik şekillerde tırmanma eğilimine girebilir. Dünyanın önünde çok ciddi bir koronavirüs meselesi var; olmadık yerlerden Türkiye’nin çok çok ilerisinde ülkelerden çok olağanüstü tedbir haberleri geliyor. Şu âna kadar bir vaka yaşanmadı çok şükür; ama mesela İran’la, Irak’la ilişkilerini en aza indirgemiş durumda. Ticaret faaliyetleri, ithalat, ihracat büyük ölçüde en aza inmiş durumda. İtalya gibi bir ülkeye Türkiye uçak kaldırmıyor, Japonya, Kore vs. ve turizm sektörünün geleceği belirsiz, birçok sektör bununla alâkalı, iç içe, sektörün ne olacağı belirsiz ve tüm dünyada bir belirsizlik var. Türkiye bunlarla yüzleşmek, bunlara yoğunlaşmak ve belki de bu tür konularda ulusal seferberlik içerisine girmek yerine, ne olduğu tam bilinmeyen bir İdlib olayında çok ciddi bir hamasetle, militarizm örgüsüyle, şehitlik övgüsüyle zaman ve enerji kaybına sevk ediliyor. Ama burada o aranan tehdit bulunamıyor; yani şu âna kadar Esad’dan –tabii ki Türkiye yönetimine yönelik arada sırada sert lâflar çıkıyor, Türkiye’den de aynı şekilde kendisine yönelik sert lâflar çıkıyor–; ama şunu da unutmayalım: İç savaş öncesinde, ülkeyi bugün yönetenler yine iktidardaydı ve Esad’la çok yakın ilişki içerisindeydiler. O zaman da Hatay meselesi vardı –daha doğrusu en azından Suriyelilerin zihninde diyelim ki vardı– ama pekâlâ Türkiye’yle Suriye ortak kabine toplantıları düzenleyecek kadar yakın bir ilişki içerisine girebiliyorlardı. Türkiye, Suriye’yle İsrail arasında arabuluculuğa bile soyunabiliyordu — başaramadı, o ayrı bir husus. Böyle bir yerden, kritik ve kötü bir duruma gelindi; ama bu kötü durumu bir mutlak olarak almak ve Türkiye’nin buradan ancak ve ancak askeriyle militarizmiyle şehitler vererek çıkacağını söylemek bana hiç inandırıcı gelmiyor. Buradan savaşımsı bir şey şekilleniyor, ama tam savaş çıkmıyor; çünkü Suriye’yle savaşmak demek –eğer Türkiye böyle bir çılgınlık yapacak olursa– aynı zamanda İran’la ve Rusya’yla da savaşmak demek. Türkiye’nin böyle bir şeyi yapabilmesinin bir mantığı yok, gereği de yok. Öte yandan son Amerikan Savunma Bakanı’nın “Patriot yollamayacağız” açıklamasında da olduğu gibi, ya da Avrupa Birliği’nden gelen çok sınırlı destek açıklamalarından da görüldüğü gibi, Türkiye Rusya’yla ve İran’la bir şekilde gerginliği göze alsa bile eskiden çok ciddi bir ittifak ilişkisi içerisinde olduğu Batı’dan da pek bir destek alabilecek gibi gözükmüyor. 

Burada tabii ki devreye “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur”, “Bir Türk cihana bedel” gibi sloganlar devreye giriyor. Ama bu sloganlar belki insanları motive etmekte bir yere kadar geçerli olabilir. Türkiye’de insanların beka olayına karşı, beka dayatmalarına karşı nasıl gerçekçi düşünebildiklerini son yerel seçimlerde gördük. Eğer bu savaş atmosferi bir ölçüde dinerse, burada da göreceğimiz kanısındayım. Ama tabii ortada perşembe günü yaşanan çok sayıda askerin şehit verilmesi olayı var. İktidar bunu bir şekilde hep gündemde tutuyor; ama özellikle vurgulamak lâzım: Şehit cenazelerinden gelen görüntüler bile bu işin ne kadar tatsız bir yere doğru seyrettiğini bize gösteriyor. Fotoğraf çekme ve çektirme yarışları, tekrarlatılan cenaze namazları vs… Bunların da şehit cenazelerinin gerçekten bir milli birlik ve beraberlik gösterisinden ziyade, siyasetçilerin gösterisi için epey elverişli bir ortam olarak görüldüğünü, kabul edildiğini de görüyoruz. Bütün bunlarla beraber baktığımız zaman iktidardakiler ne kadar uğraşırsa uğraşsınlar İdlib konusunda bir tehdit algısı yaratabilmenin epey uzağındalar. Tabii ki şehitlerden dolayı yaşanan bir hassasiyet var ve kamuoyu bu konudaki sorularını en azından iptal etmiş durumda ya da ertelemiş durumda. Ama bu sorular ister istemez hep karşımıza çıkacak ve gelen her şehit haberiyle, her gerginlik haberiyle ve buna bağlı olarak yaşanması söz olacak diğer gerginliklerle beraber bu sorular sorulmaya başlanacak diye düşünüyorum. 

Evet, savaş iyi bir şey değil. Bunun yerine herkesin ısrarlı bir şekilde, barış için, insanların ölümünü yücelterek değil insanların yaşamını ve daha iyi bir yaşamı için mücadele etmeye öne çıkartarak siyaset yapmalarını temenni ediyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus