Bekir Ağırdır ile söyleşi: Türkiye’nin koronavirüsle mücadelesinden çıkarılacak dersler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün Bekir Ağırdır’la koronavirüs mücadelesini konuşacağız. Bu mücadelenin iki ayağı var, malûm: birincisi devlet, ikincisi toplum. İki ayak arasındaki ilişkiler ne durumda? Bu konuyu tartışacağız. Bekir, merhaba.

Bekir Ağırdır: Merhaba. 

Evet, ne diyorsun bu konuda? “Bu mücadelenin iki ayağı var: devlet ve toplum” dedim. Devlet şu âna kadar toplumdan hep bir şeyler rica ediyor, uyarıda bulunuyor. Sınırlamalar var, ama adım adım yapılıyor. Özellikle de sokağa çıkma yasağı tartışması çok öne çıkıyor. Bugün Ekrem İmamoğlu çağrıda bulunarak, kısmî de olsa hükümetin sokağa çıkma yasağı kararı almasını istedi. Önce şuradan başlayalım: Bu olay tek başına kimsenin başarabileceği bir olay değil. Şu âna kadar devletle toplum arasında yaşananlar konusunda sen ne düşünüyorsun?

Kolay değil tabii. Sen “toplum ve devlet” dedin, ama bu meselenin bir de küresel örgütler boyutu var aslında. Medyascope’ta seninle daha önce yaptığımız söyleşilerden de hatırlayacaksın; 2014’ten beri yaptığım, “küresel ara buzul dönem” diye bir analizim vardı. Yönetilemeyen küresele karşı elimizde hâlâ tek bir silah veya mekanizma olarak ulus-devletler var. Ne Dünya Sağlık Örgütü’nün, ne Birleşmiş Milletler’in, ne de diğer uluslararası bir örgütün veya zirveler, konferanslar gibi mekanizmaların, böylesine küresel bir krizle başa çıkma mahareti yok. Çünkü öyle bir kapasiteleri yok, öyle bir rol tanımı da yok zaten. Dolayısıyla işin, bundan sonrası için çok önemli olacak bir küresel boyutu var. 

Gelelim kendimize. İşaret ettiğin şey çok önemli. Böyle bir krizi, tek başına Ankara’daki merkezî hükümetin kararları veya onların başarısı, başarısızlığı olarak görmek de doğru değil. Yerel yönetimler ve sivil toplum da dahil edilerek, olabildiğince geniş bir mutabakatla böylesine geniş bir kriz göğüslenebilir ancak. Çünkü olay çokboyutlu. İşin sadece sağlık boyutundan baksak bile, sağlıkla ilgili sivil toplum örgütleri, sermaye, özel hastaneler, üniversiteler dahil edilerek ortak bir akla, ortak politika üretimine ihtiyaç var. Çünkü toplumun alınan kararlara, söylenen tedbirlere ya da politikalara tereddütsüz uymaya ihtiyaç var. Bu tereddütsüzlüğü sağlayacak ya da insanların ilan edilen kararlara ve tedbirlere uymasını sağlayacak iki önemli unsur var. Bir tanesi katılım. Yurttaşlar, şu veya bu biçimde, örgütleri, partileri üzerinden, kendilerini ilgilendiren böylesine hayatî bir konuda kendilerinin dahil edildiği kararlara, katılım duygularının güçlendiği oranda, kararlara ve tedbirlere uyarlar. 

İkincisi, verilerin şeffaf ve açık olması çok önemli. İnsanları korkutmak yerine; ya da şu belediye başkanı, şu artist, şu romancının “Evde Kal” uyarısından medet ummak yerine, açık ve şeffaf veriler, meselenin ne kadar yaygın olduğunu ve insanların bir an önce bu tedbirlere ayak uydurmaktan başka bir çıkar yol olmadığını anlamalarını sağlar. Halbuki biz verileri açık ve net vermek yerine eksik söyleyerek, geceyarısı twitter mesajıyla vererek, insanlara teşvik edici bir dille evde kalmalarını önermeye çalışıyoruz. Hatırlarsan, biz 7-8 Mart’ta bir araştırma yapmıştık. Biliyorsun, her ayın ilk cumartesi ve pazar günleri bir araştırma yapıyoruz. Bu araştırma da, henüz Türkiye’de ilk koronavirüs teşhisinin konmadığı bir tarihe denk geldi. Ama gündemde konu olduğu için, koronavirüs salgınına dair de sorularımız vardı. Biz nasıl ki seçimlerden önce siyasî aktörleri veya abonelerimizi seçim sonucu konusunda uyarmaya dair ihtiyaç duyuyorsak, o araştırmamızdaki bulgularla karşılaşınca, karar vericileri de uyarma ihtiyacıyla, hemen bir bilgi notu hazırladık; 11 Mart’ta, bütün abonelerimize, Cumhurbaşkanlığı, Meclis Başkanlığı ve abonemiz olan şirketlerin genel müdürlüklerine bu bilgi notunu ilettik. 1-2 gün sonra da kamuoyuna açıkladık. Oradaki temel bulgumuz şuydu: Sade vatandaş koronavirüsle ilgili bilmesi gereken çoğu şeyi biliyor, ne yapması gerektiğini de biliyor; ama yapmıyor. Mesela el yıkamak gerektiğini söyleyen yüzde 85-90’a yakın insan var; ama “Elimi yıkıyorum” diyen yüzde 55. Bu araştırmadan çıkan ikinci önemli bir bulgumuz daha vardı; siyasî kutuplaşmanın da etkisiyle, kamunun bu konuda yaptığı açıklamalara neredeyse yarı yarıya bir güvensizlik vardı. Biz buradan yola çıkarak, hem karar vericilere, hem de abonemiz olan şirket yöneticilerine şöyle iki öneride bulunduk: Kendi sorumlu olduğunuz alanda her ne yapacaksanız, öneriden çok, zorlayıcı politikalarla bunu yapın. Çünkü insanlar ne yapacaklarını biliyorlar ama yapmıyorlar. Çünkü o tarihte tehlikeyi o kadar yakın hissetmiyorlardı. İkinci önerimiz de, güven duygusu inşasına ihtiyaç olduğu açık. O nedenle kendi kurumunuzda, ülkede ya da yerel yönetiminizde olabildiğince açık ve şeffaf davranın ki toplumun ya da sade bireylerin, ilgi alanınızdaki çalışanlarınızın, iş ortaklarınızın bu kararlara uymalarını güven duygusu sağlayabilir. 

Toparlayacak olursam; şu anda, “Bütün tedbirlere uyuldu, uyulmadı; sokağa çıkıldı, çıkılmadı” tartışmasını üreten şey, iki eksiklikten kaynaklanıyor bence. Birincisi, Parlamento’nun etkin çalışması, bu virüsü nasıl göğüsleyeceğimize dair tartışmak, Tabipler Birliği’nden ilgili sivil toplum örgütlerine kadar bütün zeminlerde görüşlerini alıyor olmak gibi, yurttaşların kendilerini ilgilendiren böylesi hayatî kararlara katılıyor, o karar süreçlerinde bir biçimde temsil ediliyor duygusunu güçlendirmek. İkincisi de açıklanan bilgi ve verilere ve ardından gelen tedbir önerilerine ayak uydurmaları için bir güven inşa etmek. Bu iki konuda da hâlâ eksiklik olduğu için, Türkiye dönüp dönüp aynı tartışmayı sürdürüyor. 

Dünkü basın toplantısında, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca nihayet şeffaflık konusunda birtakım şeyler söyledi. Konuşmalarını sakin sakin, son dönemde görmediğimiz, pek alışık olmadığımız bir üslûpla yapıyor biliyorsun. Ama yine de rakamlar konusunda, rakamlar doğru olsa bile, coğrafî yerlerin belirtilmemesi, hayatını kaybeden kişilerin kimliklerinin paylaşılması gibi hususlar hâlâ net değil. Bu konuda dünyada tam tersi bir uygulama var; neredeyse her vatandaşın, mahalle mahalle, sokak sokak, nerede ne vaka olduğunu görebildiği ülkeler var. Bu konuda Türkiye’de çok kapalı bir strateji izlendi. Daha yeni yeni bir açılım başladı. Bu şeffaflıktan uzaklaşma, sence nereden kaynaklanıyor? Türkiye için söylenen “otoriter yönetim” meselesinden ibaret değil sanki. Buradaki endişe nedir? Niye, birtakım şeyler bilinsin, açıklansın istenmiyor?

Bu salgın sırasındaki yönetim biçimi, birdenbire veya kendiliğinden karşımıza gelmiş değil. Bu, uzun bir süredir AK Parti’nin ve AK Parti iktidarının tercih ettiği bir yönetim tarzı. Dolayısıyla, sadece bu virüs salgınına dair bir problemi konuşmuyoruz. 2009’dan beri, özellikle 2013’teki “Gezi Parkı” olaylarından beri, Ankara’daki merkezî iktidarın, Sayın Cumhurbaşkanı’nın temel tercihi, “Biz ve Onlar” diye bir ayrım yapmak. “Rahmanî olanla, şeytanî olan” diye bir laf vardır. Ben de herkes gibi eve kapandığım için, kendimce bir şeylerle meşgul oluyorum. Eski bir yazımı buldum; Kürt meselesindeki açılım süreci sırasında, AK Partili bir yetkilinin kurduğu bir cümle var. Açılım süreci sırasındaki birtakım güncel meselelerde, HDP’nin ya da o zamanki Kürt siyasî temsilcilerinin söylediklerine karşı, “Bu söylenenler çok rasyonel. Neden kaale almadınız?” gibi bir soru sorulmuş. “Onlar şeytanî öneri” diye cevap vermiş. Yani “Öneri doğru, ama şeytanî amaçlarla yapıyorlar” gibi bir tepki. Ben de bunun üzerine bir yazı yazmışım. Sen bu soruyu sorunca bunu hatırladım. 

Ne yazık ki ve çok üzücü ki, iktidar muhalefetten gelen önerilere oldukça kapalı. 2013’ten beri sivil toplumun bile giderek kutuplaşmanın pençesine düştüğünü hepimiz görüyoruz. İktidar, Avrupa Birliği süreçlerinin gereği veya birtakım yasal prosedürlerin gereği, sivil toplumdan görüş alınması gereken durumlarda bile, yalnızca kendine yandaş olan örgütleri tanıyor. Örneğin, Mimarlar Odası, İnşaat Mühendisleri Odası, Çevre Mühendisleri Odası ya da Tabipler Birliği gibi kendince muhalif kabul ettiği sivil toplum örgütlerinin görüşlerini kaale almıyor. Hatta neredeyse son beş yıldır, Parlamento’da muhalefet partilerinden gelen ve iktidarın da “Evet” dediği tek bir öneri bile yok. Bırakın yasal düzenlemeleri, muhalefetin herhangi bir meselede “Gelin konuşalım” önerisine bile kabul yok. Böyle bir iktidar etme anlayışı var. İşin bir tarafı bu.

İkincisi, iklim değişikliği, küresel göç, şimdi korona salgını gibi meselelerden veya diğer bütün problemlerden dolayı, zaten bütün dünyada ulus-devletlerin yeniden sahne aldığı ve o ulus-devletlerin de “Güvenlik mi, özgürlük mü?” ikileminde, “Önce güvenlik” diye baktıkları bir süreç yaşanıyor. Türkiye de bundan bağımsız değil, hatta Türkiye bunu daha katmerli bir biçimde yaşıyor. Bunun da etkisi var. Dolayısıyla söylemeye çalıştığım şey, sadece bu salgını ciddiye alıp almamaktan dolayı değil, ama idare etme anlayışında, “Biz ve Onlar” ayrımı zihin dünyasında var.

Bekir, şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Bu dediğin doğru; ama mesela Tayyip Erdoğan uzun bir süre –en azından bir hafta–, grup toplantısından sonraki basın açıklamasına kadar ortada bile gözükmedi. Her zaman her yerde olan Erdoğan’ı görmedik. Bir haftalık böyle ilginç bir süre yaşandı. O bir haftalık süreci de Fahrettin Koca neredeyse tek başına yürüttü. Arada, Adalet Bakanı ve Milli Eğitim Bakanı da ona katıldı.  

Orada da, geleneksel iktidar etme anlayışı, siyaset tarzı ile ilgili bir mesele var. Dikkat edersen, ülkedeki hiçbir olumsuzluk Sayın Cumhurbaşkanı’nın adıyla yan yana getirilmiyor. İktidarın, Sayın Cumhurbaşkanı’nın adı etrafında oluşturulan o mit, siyasî lider algısı ya da iletişim pozisyonu içinde, hiçbir olumsuz şeyin Sayın Cumhurbaşkanı’nın adıyla yan yana getirilmemesi gibi bir tercihi var. Bu yeni bir şey değil, oldum bittim böyle. Mesela, İdlib’den gelen şehit haberlerini de Hatay Valisi vermişti. Orada da, Sayın Cumhurbaşkanı, hatta Cumhurbaşkanı sözcüsü bile yoktu. Dolayısıyla, bütün bunlar AK Parti ve Sayın Erdoğan’ın siyaset yapma ve iktidar etme tarzıyla ilgili meseleler. Sadece koronavirüs salgını ilgili karşımıza gelen bir mesele değil. 

Ben, hangi siyasî tercihte olursak olalım, ekonomik, sınıfsal ya da kültürel kimliği, siyasî tercihi veya hayat tarzı üzerinden, toplumun bütün farklı kümelerinin, hepimizin yaşamını tehlikeye sokan bir salgına karşı, iktidarın şöyle bir fırsatı da kullanamadığını düşünüyorum: Deminden beri söylediğim bütün o tespit ve eleştirilerime rağmen, bu salgının başından itibaren Sayın Cumhurbaşkanı ve AK Parti çok farklı bir tarza yönelebilirdi; toplumun bütün kesimlerini kucaklayan ve bu karar süreçlerinde ya da tehlike konusunda uyarıları, önerileri kaale alınan bir dile ve tarza dönebilir, buradan da yeni baştan bir toplumsal güven inşa edebilirdi. Ama bunu tercih etmedi. Tercih etmediğine göre de hâlâ bu salgından önce bildiğimiz iktidar etme tarzı ne ise, öyle süreceği anlaşılıyor. Ama salgının etkileriyle, toplumdaki duygular, kanaatler, siyasî tercihlerde ya da bu siyaset yapma, ülkeyi yönetme tarzına karşı toplumun, seçmenin tarzının ne olacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. 

Peki, o zaman bir de muhalefete bakalım. Seninle bu konuyu çok konuştuk. Yaklaşık bir yıl önce bir yerel seçim oldu ve Türkiye’de çok büyük değişiklikler oldu. “Yepyeni bir dönem başlayacak” dendi. Özellikle, İstanbul, Ankara başta olmak üzere, belediye başkanlarının aktör olarak önümüzdeki döneme damga vurması beklendi. Bu koronavirüs sürecinde bu aktörler, bir yıl önce kendilerine atfedilen rolleri, beklentileri karşılayabilecek bir performans gösterdiler mi? Ya da gösteriyorlar mı? Ne düşünüyorsun?

Henüz bunu gördüğümüzü söyleyemem. Benim yerel yönetimlere önerim de, eleştirim de hep şuydu: AK Parti’nin, o yerel yönetimlere getirdiği zihniyet, hizmet ve yardım üzerineydi. 94’ten beri, 30 yıldır, bu konuda ciddi mesafe aldılar ve Türkiye de bir şeyler kazandı. CHP’li ya da muhalif belediye başkanlarının AK Parti’yi geçecekleri, ondan daha etkin olabilecekleri alan, süt dağıtılan hane sayısını ya da evinde bakım sağlanan yaşlı sayısını artırmak olamaz. Toplum bunu AK Parti ile beraber deneyimledi zaten. Onların getireceği farklılık, katılım, demokratikleşme, sokaklardaki ortak hayatı inşa etmek gibi, yerel aktörlerin kent vizyonu üzerinde bir kent koalisyonu oluşturmaları, ortak bir vizyonu kente mal etmek gibi yaşam biçimine dair siyaset yapma ve karar alma süreçleriyle ilgili yenilikleri oluşturmak olabilirdi. Benim kanaatim bu. Hâlâ da bu. Ben bu ölçüden bakıyorum. Bu ölçüden baktığım zaman da, çok özgün yeni bir model göremiyorum.  Kaldı ki bu tür kriz anlarında, toplumsal bekanın bu kadar risk altında olduğu kriz anlarında, liderler, partiler öne çıkar.  Anımsayacaksın, hep şöyle bir analizim var: 99 Marmara depremi, 28 Şubat süreci, 2000 ve 2001 ekonomik krizleri. Türkiye toplumu o 4 yılda öyle bir güven problemi ya da travmaya düştü ki… Yine hatırlatmakta yarar var: 80 Darbesi’nin ardından Türkiye, o sanayileşme, kentleşme yolunda bir sıçrama yaptığı, hayatın teknolojik değişikliklerle, iletişimin, bilgisayarın, telefonların, ulaşımın, uçağın, otobüsün her şeyin değiştiği bir zaman aralığı yaşadı. Ve Türkiye toplumu 83 seçimlerinden itibaren her seçimde birinci partiyi değiştirmiş. Yani herkese bir fırsat vermiş. Hayatında yeni bir şey var. Yeni bir vizyon, bir ütopyayı aramış. Bu dört yıl, yani Marmara Depremi, 28 Şubat, 2000-2001 krizlerinden sonra da, o güne kadar etkin ya da başat olduğunu kabul ettiği asker, geleneksel medya, geleneksel sermaye, hatta CHP de dahil olmak üzere bütün aktörlerle güven ilişkisini kesmişti. AK Parti o güvensizlik ortamında yeni bir biçim, yeni bir siyasî söylem olarak neşet etti.  

Ben bugün Türkiye toplumunun böyle travmatik bir noktaya doğru yaklaştığı kanaatindeyim. Tabii sadece bu salgından dolayı değil. Seninle en son 2 ay önce sohbet etmiştik, o gün de aşağı yukarı aynı şeyleri söylemiştim. Şimdi bu salgın bunu daha da perçinleyecek. İnsanlar bu salgın anında “Kim benim kapıma zabıtayla 2 litre daha fazla süt getirdi, ekmek getirdi?” diye bakmayacak. “Yeni yaşama ve bütün toplumun ortak hayatına dair ne söylüyorlar?” diye bakacak. Kendisinin bütün bu süreçlere ne kadar dahil olup olmadığına bakacak. Çünkü bugünkü problem, biraz önce de hükümet etme meselesinde söylediğim gibi, bir kimlik ya da bir siyaset tarzı üzerinden ve Ankara’nın kararları ile yönetilen bir büyük salgını konuşuyoruz. Yerel yönetimler dahil değil. Sivil toplum dahil değil. Muhalefet partileri dahil değil. Benim bu eleştirim doğruysa ve insanlarda da hâkim olan bakış buysa, yerelde de böyle bakacak: “Muhalifler, sivil toplum, gönüllüler ne kadar bu işe dahil, ne kadar farklı? Belediyem ya da yerel yöneticim ne kadar şeffaf?” diye bakacak. Ulusal iktidara böyle bakıp yerelde farklı bakacak değil ki. Yine böyle bir yerden bakacak. Dolayısıyla, böyle bir kriz ânında, kimseye de haksızlık etmek istemem ama en azından şimdilik, toplumun “Bu kriz ânında kulak vermeliyim, önerdiği şeylere bakmalıyım” dediği figür henüz ortalıkta yok gibi geliyor bana. 

Burada iki ikilem ortaya konuluyor. Hatta en son, Yael Noah Harari’nin Financial Times’ta yazdığı “Koronavirüs’ten sonra dünya” başlıklı yazısında, “Dünyada bir dayanışmacı yön mü ortaya çıkacak, yoksa otoriterlik mi pekişecek?” gibi kabaca iki eğilimin de, bu sürecin ardından, post-korona döneminde geçerli olabileceğini sorguluyor. Genel eğilim de, sanki buradan daha içe kapalı, küreselleşme karşıtı, daha ulus-devletçi yapı ve söylemlerin güçleneceği yolunda. Gerçi henüz erken bir tartışma. Türkiye’yi bu tartışmanın içerisinde değerlendirecek olursak, sen nasıl görüyorsun? Çünkü otoriterliğin simgesi gibi olan iktidar, zaten çok ciddi bir şekilde yıprandı. Bir yıl önceki son seçimlerde de bunu gördük. İktidar, bu salgının yarattığı, sadece ekonomik değil birçok boyutu olan bu ciddi krizi, kendi krizini aşmak için kullanma şansına sahip mi? Yoksa, yerine gelebilecek olan yapılar, otoriterlik-karşıtı daha çoğulcu yapılar olmak zorunda mı? Daha da ötesinde ihtimaller olabilir sanki. Şu anda AK Parti ve Erdoğan’a yönelik temel hak ve özgürlük, demokrasi ihlâlleri konusundaki eleştirilerin de ötesinde konumlanan birtakım aktörler iktidara gelebilirler. Böyle bir ihtimal var mı sence?

Bence bu kriz, bu küresel salgın, insanlığa bir kez daha şunu gösterdi: İklim değişikliği, küresel göç, küresel terör gibi ve asıl daha da önemlisi, küresel adaletsizliğin de kalıcılaşıyor olması gibi problemler karşısında küresel mekanizmalarımız, kurumlarımız, kurallarımız yok. Elimizde hâlâ ulus-devletler var. O zaman da, ulus-devletlerin kendi tercihleri ile gidiyoruz… Aynı problem sadece bizde değil ki; birçok ülkede de gözleniyor. Bunu Trump’ta da görüyoruz. Farklı örnekler olsa da aralıklı olarak bütün dünyada da gözleniyor. Dolayısıyla sadece ulusal hükümetlerin ve merkezî iktidarların yönetimine bırakılmış bir küresel salgın var. Halbuki insanlık, her krizde, konuştuğumuz problemin küresel olduğunu bir kez daha test ediyor. Yani iklim değişikliği için de küresel tedbirler almadan, bu salgın ve benzerleri bir daha yaşanmasın diye küresel tedbirler almadan ve küresel politikalar üretmeden buna imkân yok. Bu, birincisi. 

İkincisi: Bu adaletsizlik. Örneğin bu kriz geçtiği zaman en büyük hasarın Afrika ülkelerinde olacağını, ya da Güney Amerika ülkelerinde veya Güney Asya ülkelerinde olacağını göreceğiz. Ülkelerinin içinde temiz içme suyuna ya da sabuna ulaşamayan insanlara şimdi “Yirmi saniye elini yıka!” demek, Afrika’da, Angola’da, Yeni Gine’de ne ifade ediyor meçhul. Dolayısıyla bütün bu hengâme, bütün bu yaşanan kaotik gibi görünen şey, aslında insanlığı yeni bir yönetim formatı üretmeye zorluyor. İş modelleri olarak, sermaye, şirketler, üniversiteler, akademik dünya veya medya. Örneğin bu yaptığımız yayının şekli bile, geleneksel hayatı, geleneksel yöntemi ne kadar değişime zorluyor açık. Halbuki devletler değişmeden aynen durmak istiyorlar; Yine sınırları istedikleri gibi kontrol etsinler, yine istedikleri gibi vatandaşı ya da hayatı denetlesinler istiyorlar. Burada mesele, insanlığın bu yeni yol yordam bulma konusundaki tıkanıklığı. Bu bize özgü değil sadece. Biz sadece daha da katmerlisini yaşıyoruz. Çünkü bu görsel bilinirliğinin ötesinde, bizim kendi iç gerilimlerimiz de var. Orada önerildiği gibi, ben de bütün dünyada önce kısa bir aralıkta ulus-devletlerin daha da güçleneceği ya da otoriterliğin biraz daha güçleneceği bir zaman aralığı yaşayacağımızı sanıyorum. Ama sonunda insanlık kazanacak. Eğer buradan çıkış bulunacaksa, sadece ulusal ölçekte değil, küresel ölçekte de yeni bir vicdan, yeni bir adalet, yeni bir saf iyilik duygusuna geri dönüş, yeniden yeryüzünün ve insanlığın ve ülkenin, hep beraber hepimizin ortak kaderine, inanç üzerinden yeni bir hareket oluşursa bu olabilir. Ama henüz bu tür arayışlar olsa da, ne yerelde ne küreselde, buna dair insanlığı da kapsayan veya ülkelerin kendi iç toplumlarını, seçmenlerini heyecanlandıran henüz öyle güçlü bir hareket yok. Ama bu bütün bu kriz veya benzeri saldırılar ya da yaşanan krizler, bu tür hareketlere ve arayışlara bir fırsat alanı açıyor. Bu, Türkiye’de de böyle olacak. Ama bu, var olan aktörlerin içinden çıkmayacak gibi görünüyor. Var olan aktörler elimizdeki partiler ve liderler. Dolayısıyla kısa dönemde, hemen altı ayda, bir sene sonra “Şu olacak, bu olacak” demek mümkün değil. 

Ama burada şunu söylememiz lâzım: Sadece ulusal iktidar üzerine siyaset yapan aktörler değil, örneğin sermaye ya da şirket iş yapma modelleri de değişmek zorunda. İnsanlık, ülkeler veya Avrupa Birliği ya da Türkiye, dünyaya, insanlığa, ülkemize, emekçilere ya da adaletsizliğin mağdurlarına bu kadar hoyrat davranarak, bu kadar onların ihtiyaç ve taleplerini kaale almadan, böyle bir hayatı ya da ekonomik ve siyasî modeli nereye kadar daha sürdürebilir? O meçhul. Sürdüremeyeceğimiz çok açık. Ama “Buradan hangi zaman aralığında çıkış nasıl olur?” Onu kestirmek kehanete giriyor. 

Burada en önemli değişikliklerden birisi, bence şu: İnsan vücut ısısı 36 derece. İnşaat teknolojisinden giyim-kuşama, beslenmeye, sağlığa dair bütün bildiklerimiz, her şey, bu 36 derecelik insan vücut ısısını korumak üzerine kurulu. 41 dereceye gelince de “Hastalandık” deyip hastanelere koşuyoruz, tıp bilimine kendimizi teslim ediyoruz. Bugün öyle bir hayat yaşıyoruz ki; iletişim teknolojilerinden, iş yapma modellerine, metropolleşmeden göçlere kadar, hayatın her alanında öyle bir hayat yaşıyoruz ki… İnsan vücut ısısı 38 derece. Ve bizim eski bildiklerimiz bugünkü bu vakayı kavramaya yetmiyor. Dolayısıyla buradan çıkışı da üretemiyoruz. Mesela kehanetleri ele alalım: Nostradamus’tan başlayarak bütün kehanetler, 300 sene sonra, 100 sene sonra, 500 sene sonraydı değil mi? Halbuki şimdi ilk kez, ama iklim değişikliğinde, ama koronavirüs meselesinde, küresel göç veya yöresel terör veya yöresel adaletsizlik meselesinde, şimdi bizzat kendimiz birebir muhatabız o felaketle. Yani geleceğe dair bir şey konuşmuyoruz. Kendimizi sıyırabileceğimiz, o kitabı kapatınca, filmi stopa basınca dışarıda bıraktığımız bir felaketi değil; bizzat şimdi deneyimlediğimiz… Yani düşünsene, şu anda sen, sokaktan gelen oğlunu öpemiyorsun. Zihnimiz buna yatkın değil. Bu sadece, “Bu iktidar, şu iktidar,” “Şu ülke, bu ülke” meselesi de değil.

Ama ne yazık ki insanlığa da, ülkelere de bunu anlatacak siyasî liderler ya da bilim insanları eksik. O nedenle, bu tartışmadan hemen kolayca bir çıkış ve “Altı ay sonra bambaşka bir dünya olacak” diye bir ütopik hayal anlatmanın kolay olmayacağının farkındayım. Bu “küresel ara buzul döneminin ya da kasırganın gözü”nü şimdi görüyoruz diye düşünüyorum. Hatırlarsan “Kasırganın gözünü henüz görmedik” diye 2014’ten beri söylüyorum. Ama buradan çıkışın da öyle kolay olmayacağı ve kendiliğinden olmayacağı açık. O yüzden her bir yurttaşın, senin benim gibi konuşma fırsatı olan herkesin, siyasî parti liderlerinin, entelektüellerin, akademisyenlerin, kendini “aktif yurttaş” olarak kabul eden herkesin, kimliğinden sıyrılıp, kutuplaşmanın ruhî ve zihnî esaretlerinden sıyrılıp, ülkemizin ve insanlığın ortak geleceğini yeni baştan düşünmeye ihtiyaç var. Buradan başlamazsak, vicdandan, salt iyilik duygusundan yeniden hayatı düşünmeye başlamazsak, bugünkü siyasî pozisyonlarımız üzerinden, sadece yandaş veya muhalif olmak üzerinden devam edersek, bu hikâyenin sonunu getiremeyeceğiz.

Çok acayip bir dönemden geçiyoruz. Mesela Türkiye’de camiler kapalı. Ve bu İslâmcı olarak bilinen bir iktidar döneminde oluyor. Hatta bazı dindarlar bu konuda geç kalındığını bile söylüyorlar. İlk “cuma”yı Diyanet İşleri Başkanı kendisi kıldırdı Kocatepe’de. Halbuki belki de o “cuma”dan başlanması gerekiyordu. Ya da, tüm dünyada oluyor ama, Türkiye’de en büyük eğlence olan futbol yok. Bildiğimiz her şeyden uzaklaştığımız bir süreçteyiz. Dün Cumhurbaşkanı ulusa sesleniş konuşmasını yaptığında “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” dedi. O klişeyi kullandı, ama zaten şu anda hiçbir şey eskisi gibi değil. Her şey tamamen değişti. İktidar olsun muhalefet olsun, özellikle de ülkeyi yönetme iddiasındaki ya da ülkeyi yönetmeye talip aktörlere baktığımda, hâlâ çok eski zamanların lâfları ile, duruşları ile hareket ettiklerini ve bu yaşanılan olağanüstü olayı karşılayabilecek bir aktörün, bir kurumun şu âna kadar çıkmadığını görüyorum.

Şu âna kadar yok. Burada AK Parti’nin şanssızlığı ya da Türkiye’nin şansı, hangisi olduğunu bilemem. Ama II. Dünya Savaşı’nın koşullarında, “Camiler kapandı mı kapanmadı mı?” meselesini, “CHP bilerek kapadı, ahır yaptı şunu yaptı bunu yaptı” diye gerçek olmayan bir hikâyeden gelmiş bir siyaset tarzı ve dili, şimdi geldi, kendi gerçekliği içinde camileri kapatmak zorunda kaldı. Bu paradoksal görünen, ama belki de ülkenin şansı. Her siyasî aktör, bugünküler de, Tayyip Bey de, Kemal Kılıçdaroğlu da, Devlet Bey de, Meral Hanım da, hepsinin gerçekliğe dönme fırsatları var önlerinde. Siyasî kavga bu değil. Siyasî rekabet de, bugüne kadar yaşanan ve yapılmakta olan şey değil. Ama önce bunu kavramaları lâzım. Bu korona günlerinde hepimiz eve kapanmışken, her birimiz, önce birey olarak, baba olarak, eş olarak, birbirimize evin içindeki rollerimizi, baba olarak çocuklarımız ile ilişkilerimizi, eşimiz ile ilişkilerimizi, yurttaş olarak bu ülke ile, sokak ile, hayat ile ilişkilerimizi sorgulama fırsatımız var. Ama partilerin, yani örgütlerin de “öğrenen örgüt” olmalarına, onların da “Siyaset yapmak ne demek?”, “Siyaset tarzı nedir?”, “Tarih nasıl okunur?”u yeni baştan düşünmelerine ihtiyaç var. Bu ülkede, her siyasî hareketin ayrı bir tarih anlayışı var; işte, AK Parti’nin tarih okuması böyle, her şeyi CHP’den bilen. Şimdi bak aynı şeylerle kendileri yüz yüze kaldılar. Dolayısıyla, hayat bir biçimde bir kez daha hepimizin önüne bir fırsat koyuyor. Siyasî liderlerin ve partilerin de önüne bir fırsat koyuyor. Ama bunu kullanıp kullanamayacaklarını zaman gösterecek.

İstersen burada noktayı koyalım, yarım saati de aştık. Bekir Ağırdır, çok teşekkürler. Bekir Ağırdır ile stüdyoda yaptıklarımızın kalitesini aratmayan, evden yayın yaptık. Bekir, bir daha ne zaman stüdyoda yayın yaparız?

Biz Konda’daki düzenimiz gereği, 7-8 yıldır uzaktan çalışmaya yatkındık, altyapımız öyleydi. Onun için herkes sokağa kapanmadan biz daha önceden kapamıştık ofisleri, ikinci haftamız bitiyor. İki hafta diye kapamıştık, ama sanıyorum ki Mayıs’ı bulacağız — öyle gibi görünüyor. Ya da en azından okulların 30 Nisan’a kadar tatil edilmesinden onu anlıyorum. Hâlâ elimizde tam veriler olmadığı için zirveyi ne gün yapacağımızı da bilmiyoruz. Ama ben gerçekten umutsuz da değilim. Bunların her birisi, karşılaştığımız her melanet, insanoğlu için, toplumlar için de, bireyler için de bir sınav. Bu sınavı, sonunda Türkiye’nin insanlarının, yine başarı ile geçeceğini, ama bedelinin de çok ağır olacağını da söylemek durumundayız. Çünkü bu iş, koronavirüsü ya da bir sağlık salgını olmaktan öte, giderek büyük bir ekonomik sarsıntıya dönüşecek. Ve muhtemelen de onun ardından, tabii ki siyasî krize dönüşecek 2021’lerde. Çünkü dünya da böyle olacak, bunun sadece bize özgü olduğunu sanmıyorum. O nedenle benim naçizane son sözüm şu olur: Bir an önce “panik” duygusundan kurtulup, akl-ı selim ile, en azından akl-ı selim olduğu varsayılan ya da toplumun böyle zamanlarda kulak kabarttığı insanların, kurumların, panikten ve duygusal ambargolarından kurtulup, bir an önce bu ülkenin geleceği için, bu toprakların, bu coğrafyanın, bu insanların, bu toplumun geleceği için yeniden, hayatı, ülkeyi düşünmeye ihtiyacımız olduğunu sanıyorum. Onun için panikten bir an önce çıkmak dileğiyle…

Bekir Ağırdır ile kapsamlı ve bence çok önemli, kapsayıcı bir söyleşi yaptık. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus