Koronavirüs salgını – Guy Winch: “Şu anda asıl büyük tehdit ruh sağlığımıza yönelik olan”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kişisel gelişim kitapları ve TED konuşmaları ile ünlü İsrail asıllı psikolog Guy Winch’in 9 Nisan tarihinde Haaretz gazetesinde yayımlanan röportajının daraltılmış bir versiyonunu paylaşıyoruz.

Guy Winch

Ruhsal krizlere pratik çözümler öneren yaklaşımlarınızla biliniyorsunuz. TED konuşmalarınız, kitaplarınız kalp kırıklığı, reddedilme da suçluluk duygusuyla nasıl baş edebileceğimizi anlatıyor. Ama bunlar artık bize şimdi birden “birinci dünya” sorunları gibi görünmeye başladı.

Aksine. Şimdi hepimiz evlerimize kapandık. Hasta olmaktan çok korkuyoruz. Bu durum kronik strese ve endişeye neden oluyor. Bana göre, şu anda asıl büyük tehdit ruh sağlığımıza yönelik olan. Çünkü duygusal acı bağışıklık sistemini baskılar ve bunun sonucu da fiziksel kırılganlıktır. Bu durumla başa çıkabilmemizi sağlayacak araçlardan mahrumuz, çünkü hiç böyle bir durumun içinde olmadık.

Mahrum kaldığımız en önemli şey fiziksel temas. Sarılıp kucaklaşmaya, dostça sırtımıza vurulmasına ihtiyacımız var. Ama artık insanlar aylarca böylesi bir temastan mahrum yaşayacak. Tehlike şu ki, çok uzun süreli -hatta aşı ya da tedavi bulunduktan sonra bile- duygusal ve fiziksel krizler yaşayacağız.

Evrensel bir travma sonrası stres bozukluğu…

Şimdiden başladı bile. Yeniden diğer insanlara yaklaşacak, onlara dokunacak ya da arkadaşlarımızı evlerimize davet edecek kadar kendimizi güvende hissetmemiz çok uzun zaman alacak. Bu durum sürdükçe, sonradan bırakması güç olacak yeni davranış kalıplarına alışıyoruz. Sosyal dokuya ve sosyal davranış kalıplarına yönelik bu kadar büyük bir tehdidi daha önce hiç deneyimlemedik.

Ve çoğumuz korku ya da endişe hissediyoruz. Bize bu iki duygu arasındaki farkı anlatabilir misiniz?

Korku, yakın ve somut bir tehdit karşısındaki tepki. Sokakta yürürken biri silahını doğrultuyor ve ben de ya savaşarak ya da kaçarak buna tepki veriyorum. Endişe, korkuya benzeyen bir duygusal tepki ama somut ve aktüel olmayan, belli belirsiz, müphem bir tehdit karşısındaki tepki: Bazı insanlar koronavirüsle enfekte olsalar da hastalık belirtisi göstermiyorlar. Öyleyse belki ben de hastayım? Ya da hastalık belirtisi varsa, bunlar gerçekten koronavirüsle mi ilgili, yoksa başka bir hastalıkla mı? Test yaptıramadığım için bilemiyorum. Koronavirüs kaynaklı ise hastalığı çok ağır mı geçireceğim, hafif mi atlatacağım? Yine bilmem mümkün değil. Başımıza gelmesinden korktuğumuz şey epey uzak ihtimal olsa da, endişe onu aktüel kılar. Endişe bizi en kötü senaryoyu, gerçekleşme ihtimali en az olan şeyi düşünmeye iter.

Kontrolü elde tutmaya çalışıyoruz. Ritüeller geliştiriyor, kapı kollarını dezenfekte ediyor, gıda stokluyoruz –  bir tür tutunacak dal arıyoruz.

Sorun tam da bu. Diyelim ki, üç ay kimseleri görmeden eve kapandık, kendimizi sadece temizliğe, her şeyi dezenfekte etmeye verdik. Endişemizi katbekat çoğaltmış oluruz. Durum iyileştiğinde de, endişe düzeyimiz rutinimize geri dönmemize izin vermez. Çünkü arkadaşlarımızla bir araya gelmenin ya da sokakta bir tanıdıkla birbirimize sarılmanın artık sorun olmayacağını kavrasak bile, endişemiz bizi bu yapmaktan alıkoyar. Endişeyi üreten şeyden ne kadar çok sakınır ve kaçarsak, endişe o kadar akut ve şiddetli hale gelir.

Asansöre binmek size endişe veriyorsa, asansöre binmek yerine merdiveni kullandığınız her defasında, asansörde başınıza gelecek korkunç bir felaketten sakınıp kaçmış olduğunuza dair anlayışı da her seferinde daha sağlamlaştırmış oluyorsunuz. Aylarca asansörün yanından bile geçmediniz diyelim, sonrasında asansör artık dünyadaki en korkunç, en tehlikeli şey haline gelir. Aynı şekilde, insanlarla temastan ne kadar uzun süre sakınırsak, salgından sonra geriye dönüş (bunu yapmak) o kadar güç hale gelir.

Şu an içinde bulunduğumuz durumda korku ile endişe arasında, kendimizi korumak için yapmamız gerekenlerle abartılı olanlar arasında sınırı çizmek çok zor.

Liderlerimize güven duyabilsek, bununla başa çıkmak daha kolay olabilirdi. Eski rutinimize geri dönebileceğimiz söylendiğinde, güven duyuyor olsak bunu yapabiliriz. Ama güven duymuyorsak, onlardan aldığımız bilgiler doğru değilse, duygusal iyileşme gecikir. Çocuklarımızı okula gönderebilmek, her sabah işe gidebilmek için endişemizi yeterince yatıştırmayı başaramayız.

Liderlerin verdiği bilgilerle sınırlı olsa yine iyi. Aynı zamanda kişilikleri, insanlıkları da güven vermiyor. Bir Trump’ın çiğliğine ya da Netanyahu’nun korku tellallığına bakın bir de New York Valisi Andrew Cuomo’nun brifinglerine.

Cuomo her gün Trump’tan bir saat önce basın toplantısı yapıyor ve New York sakinleri onu seyretmeyi tercih ediyor. Çünkü Cuomo olacak kötü şeyleri söylemekten ya da her sorunun yanıtını bilmiyor olmaktan korkmuyor, utanmıyor. Lafı dolandırmıyor. Dümdüz söylüyor. İnsanların korkmasına da alan tanıyor. Korkmalarının normal olduğunu söylüyor. Bu müthiş önemli.

Okuduklarıma göre, ruh sağlığı uzmanları enformasyon tüketimini azaltmamız, günde bir kereye düşürmemiz gerektiğinde birleşiyor.

Kesinlikle. Haberleri günde bir kez izlemek ve sadece başlıklara göz gezdirmek yeter. İhtiyacımız olan kadarı orada var. Özellikle korku ve endişe duyanlar için söylüyorum, her gelişmeden haberdar olmamız gerektiğine dair o yanıltıcı hissin sadece zararı olur. Şu anda bir maratondayız, sürat koşusunda değil. Yavaştan almalı, ruhsal ve duygusal gücümüzü korumalıyız.  

Aşk acısı için söylediğiniz bir söz geldi aklıma: “Aklımız acımızı taze tutmaya çalışır.” Bu duruma da uyarlanabilir mi?

Küçük bir çocuk elini sıcak sobaya değdirdiğinde, beyni canının ne kadar yandığını asla unutmaz. Bir daha yapmayalım, canımız yine yanmasın diye. İşlevsel manyetik rezonans görüntüleme (FMRI) ile yapılan çalışmalardan biliyoruz ki, duygusal ve fiziksel acının beyindeki tezahürleri çok benzeşiyor. Beynimiz acının hatırasını korumak ister ki bir daha bu acıya neden olan şeyden kaçınabilelim.

Birisi kalbimizi kırdığında, başarısızlık deneyimlediğimizde, ne kadar acı olduğunu hep hatırlarız ki aynısını yapmaktan imtina edebilelim. Şimdi, hem aşk acısını atlatmak hem de yeni bir aşk bulmak istediğimiz için, başarısızlığı yenmek ve başarmak istediğimiz için, başa çıkmakta zorlanıyoruz çünkü beyinlerimiz aleyhimize çalışıyor.

Duygusal acı ile fiziksel acı arasında fark var tabii. Size en son fiziksel olarak yaralandığınızda canınızın ne kadar yandığını sorsam hatırlamakta zorlanırsınız. Ama duygusal bir travmanızı sorsam, duygusunu hatırlarsınız. Beynimiz sürekli yeniden canlandırdığında, duygusal acı fiziksel acıdan daha kalıcı ve daha canlıdır.  

Meditasyon yapanlar bilir: Akıl kaçmaya çalışır ve genellikle de kötü hatıralara, dertlere, sıkıntı ve takıntılara doğru, güzel anlara doğru değil.

Daima tehlikelere odaklanmayı hedefleriz. Bu hayatta kalmakla ilgili. Zor ve karanlık yerlere gitmek fabrika ayarlarımızda var. İşte tam da bu nedenle, özellikle bu zor zamanlarda, gerçekten stres altındayken oto-pilota bağlamamamız gerekiyor. Çünkü aklımız bizi, bize iyi gelmeyecek yerlere doğru çelmeye çalışacaktır. Kontrolü almalı, salt iç güdülerimize ve doğal temayüllerimize güvenmemeliyiz. Çünkü yapmak isteyeceğimiz şey, bizim için en kolay olan olacaktır: Kaçmak, sakınmak. Evrenin en sofistike makinesi olan aklımız, mukayyet olunmaya, yönlendirilmeye epey ihtiyaç duyar. Çünkü içgüdülerimiz, hele de acı çekiyorsak, çoğu kez yanıltıcı olabilir.

Yani kendimize yenik düşmememizi ve dışarıya çıkmaktan vazgeçmememizi söylüyorsunuz?

Kesinlikle. Bence bu dönemde, elbette kurallara uyarak ve tedbirli olarak, rutinlerimizi mümkün olduğunca devam ettirmeye çalışmalıyız. Açık havaya çıkmak. Biraz güneş altında durmak. Şimdiden evden çıkmaya korkar hale gelmiş olanlarımız, salgından sonra çok büyük zorluk yaşayacaklar. Dışarıya çıkmakta çok zorlanacaklar. Uzun süre “dışarısı tehlikeli, tek güvenli yer ev” diyen iç sesleriyle mücadele etmek zorunda kalacaklar.

Hepimiz bir taşın altına kıvrılmak, her şey bittikten sonra da birisinin gelip haber vermesini istiyoruz.

Dışarının korkutucu olduğunu düşünmek doğal bir eğilim. Ama korkuya yenilmeyin. Ödülünü sürecin sonunda alacaksınız. Fizik tedavi gibi, yaparken hoşunuza gitmese de sonradan faydasını göreceksiniz. Yoksa hepimiz uyku moduna geçmeyi tercih ederiz, en derindeki arzumuz bu. Hepimiz tehdit algısı deneyimliyoruz. Bu travmayı anlamlı bir şeye, hayata bakışımızı değiştirebilecek bir şeye dönüştürebilmek için çalışmalıyız.

Biraz da kabullenme üzerine konuşalım istiyorum. Neredeyse bütün ömrümüz becerebildiğimiz ölçüde realiteyi eğip bükmeye çalışmakla geçtikten sonra şimdi birden çok rahatsız edici bir realiteyi kabul edip buna adapte olmamız gerekiyor.

Kesinlikle. Sadece realitemizdeki anlık dramatik değişikliği değil, yaşam tarzımıza da uzanan daha derin bir değişimi kabul etmemiz gerekiyor. Kaldığımız yerden devam edeceğimize inanamayız. Eskisine benzeyen bir yere dönmeyi umalım. Ama insan uygarlığı -pek azı bugünden öngörülebilir- çok fazla şekilde değişiyor. Şu anki realite bize gerçekmiş gibi gelmiyor. İçindeyiz ama bir yandan sürekli sınıyoruz onu. Dengesiz, ayarsız olduğunu hissediyoruz. Hayatımızın temel realitesinin tamamen değişeceğini kabullenmek zor geliyor.

Bize -hayali de- olsa güvenlik duygusu veren herşey yok oldu.

Her şeyin değişiyor oluşu yetmezmiş gibi değişikliklerin çoğunu da göremiyoruz. Kabullenme yavaştır ama denememiz ve hızlandırmamız gerekiyor. Uyum gösterebilen varlıklarız. Çabuk adapte oluyoruz. Çoğu kimse şimdi geleceği düşünmek istemiyor, ama geleceğe daha kolay alışmak istiyorsak, şimdiden bizi endişelendiren şeylerin üzerine gitmeye başlamak en iyisi: Gerçeklikle yüzleşmek, bize güç geleni dipten yüzeye çıkarmak ve bunu arkadaşlarımızla konuşmak. Hakkında başkaları ile konuşabildiğimiz zaman, kabullenmeye, içselleştirmeye başlamışız demektir.  

Yaşadığımız anın tarihi bir an olduğunun farkına varmak, ürkütücü olsa da kabullenmeye doğru önemli bir adım. Okurlara iletmek istediğim mesaj şu: İyi ya da kötü, şu anda hissettiğiniz herşey haklı ve makul. Korku, ümitsizlik, panik, depresyon –hepsi normal. Yine de, bunlarla baş etme yollarımızı nasıl takviye edebileceğimizi düşünmeliyiz. Çaresizliğe teslim olmayın. Kaçma arzusuna teslim olmayın. Duygularınızı konuşun, paylaşın. Duygusal ve psikolojik olarak kendinizi geliştirin. Şimdi tam zamanı.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus