Muhalefet treni: Lokomotif hazır, vagonlar bekleniyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Salgınla mücadele dönemi, CHP’li büyükşehir belediyelerine geniş bir faaliyet alanı açtı. İktidarın rahatsızlıklarından ülkede muhalefetin ana odağının belediyeler olduğu anlaşılıyor. Fakat muhalefetin bütün yükünü belediyelere yüklemek ne derece doğru?

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Türkiye’nin gündeminde, tüm dünyanın olduğu gibi, tabii ki salgınla mücadele var. Salgınla mücadele deyince bunun birçok ayağı var, ama en önemli ayaklarından birisi –tabii ki sağlık görevlilerinin yürüttüğü mücadele kadar olmasa da– bu olayın sosyal ve ekonomik alanlarda yarattığı tahribatları gidermeye yönelik olarak yapılan mücadeleler. Burada, tabii ki öncelikle devletin bir şeyler yapması gerekiyor. Ama Türkiye’de sosyal devlet kavramından hayli uzaklaşılmış olduğu için ve de Türkiye zaten bu salgından önce ciddi bir ekonomik kriz içerisinde olduğu için, bayağı bir aksaklıklar olduğu görülüyor. 

Bu noktada da belediyeler, özellikle CHP’li büyükşehir belediyeleri inisiyatif alıyorlar, aldılar. Çok büyük olmasa da, küçük ama etkili adımlar attılar ve bu adımlar iktidarı rahatsız etti. Kimi zaman engelleme yoluna gitti iktidar –özellikle ilk başlatılan Ankara, İstanbul ve diğerleri–, ama öncelikle Ankara ve İstanbul Büyükşehir belediyelerinin başlattığı yardım kampanyalarını engellediler. Toplanmış paraların bloke edilmesini sağladılar. Daha sonra, sokağa çıkma yasağında Mersin’de olduğu gibi, ücretsiz ekmek dağıtımını engellediler. 

Bu da bize ilginç bir şekilde Türkiye’de muhalefetin taşıyıcısının esas olarak CHP’li belediyeler olduğunu gösteriyor — böyle bir görüntü var. Bunu dün Kemal Can’la yaptığımız “Haftaya Bakış” yayınında da dile getirdik, tartıştık. Orada söylediğim bazı şeyleri tekrar vurgulamak ve biraz açmak istiyorum. 

Burada, belediyeler gerçekten bir lokomotif işlevi görüyor, en azından muhalefet için. Ama bir lokomotifin işlevli olabilmesi için bir trenin olması, vagonların olması lâzım. Bu noktada ciddi şekilde sorunlar var. Buradaki sorunlar şöyle söylenebilir: Belediyelere ihale edilmiş bir muhalefet var. Onlar yapıyor, onlar rahatsız ediyor. Belediyelerin etkili iş yaptığını nereden anlıyoruz? Vatandaş tepkisinden ziyade iktidar tepkisinden. 

Vatandaşın memnuniyeti ne kadar görünüyor bilmiyorum, ama iktidarın gayri memnunluğu çok net bir şekilde gözüküyor; açık açık ilan ediyorlar, meydan okuyorlar, gözdağı veriyorlar. Buna baktığımız zaman da diyoruz ki: “Ha, demek ki bu belediye, bu belediye başkanı etkili bir iş yapmış, bir yerlere ulaşmış”. Bir yerlere ulaşmış derken, öncelikle tabii ki sosyal yardım meselesi: Yoksullara, yoksunlara yardım ulaştırmak; bu doğrudan nakit olabilir, gıda olabilir — ki birazdan ona değinececeğim. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Ramazan’la beraber başlattığı iftar kampanyası, o çok ilginç bir parantez oldu. Birazdan ondan söz edeceğim. 

Burada, bir belediyenin yoksullara, yoksunlara yardım ulaştırmasına tamam, bir yere kadar anlaşılır bir şey; yani anlaşılır dediğim, siyasî iktidar tarafından bir yere kadar kabul edilebilir. Ancak, bunun içine başka vatandaşları katıyor belediye. Yani ne yapıyor? Belediye kendi parasını iletmekten ziyade, imkânı olan vatandaşın yardımını imkânı olmayan vatandaşa aktarıyor. Bu arada kendi imkânları da katıyor olabilir, o ayrı bir husus. Ama burada, iki kesim arasında, imkânı olan ve imkânı olmayan arasında bir köprü oluyor. 

İşte bu, iktidar için bir alarm durumu. Çünkü burada gerçek bir sosyal hareketlilik var; bir tarafta, imkânı olan kesimlerde bir sosyal duyarlılık yaratıyor ve onlara bir güven veriyor. Bu güven nedir? “Bakın, ben sizden yardımı alacağım ve bu yardımı muhtaç olanlara ileteceğim, bana güvenin” diyor. Ve orada, imkânı olan kişilerin sayısı, belediyelerin bizde yaratmış olduğu güveni gösteriyor. 

Bu noktada, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin dün başlattığı yardım olayına geçelim — iftarver.com üzerinden. Ne diyor? “Siz bize yardım verin, biz bunları ihtiyaç sahiplerine iletelim.” Ama bunu nasıl yapıyor? Öncelikle destek paketini alıyor, ondan sonra yardım eden kişilere, kime nasıl yardım edildiğinin belgesini bizzat veriyor. 

“Dün itibariyle, yani 24 Nisan saat 21.00’e kadar, Toplam 15.891 hayırsever vatandaşımızdan, toplam 101.847 iftar menüsü siparişi alınmıştır. Ve ardından, Ramazan’ın ilk gününde toplam 12.378 vatandaşımıza sıcak iftar menüleri, siz kıymetli hayırsever vatandaşlarımız adına imzalı teslim tutanağı karşılığında teslim edilmiştir. Faturalarınız e-posta adreslerinize, teslimat mesajları da telefonlarınıza sistem yoğunluğuna göre gönderilmeye devam edilmektedir.” 

Şimdi, orada verdiğim rakam neydi? 101.847’ydi. Dün saat 21.00 itibariyle, şu anda 150.000’i geçmiş durumda gördüğüm kadarıyla. Yani çok büyük bir ilgi var. İlginin dışında, tabii burada en önemli hususlardan birisi, çok ciddi bir şeffaflık var. Ve bu şeffaflık da bir güven yaratıyor ve işte bu güven, iktidarı ve iktidar destekçilerini kaygılandırıyor. Çünkü buradan siyasî bir şey çıkabilir. “Bizim yapamadığımızı yapıyorlar” ya da “Bizim az yaptığımızı yapıyorlar” ya da “Bize rakip oluyorlar, bizim yapmaya çalıştığımıza karşı bize rakip oluyorlar” gibi bir perspektif var.

Nitekim, bu iftarver.com‘un ilk günkü faaliyetine birtakım saldırılar olduğu da iddia edildi. Bir yandan saldırılar, ama diğer yandan aşırı ilgi — aşırı ilgi nedeniyle internet sağlayıcısı, anladığım kadarıyla, tam olarak kaldıramamış ve bu kadarını kendileri de beklemiyormuş. Burada iki şeyi birden görüyoruz: Birincisi, Türkiye’de –bu örnek bize gösteriyor– hâlâ dayanışma duyguları güçlü. İkincisi, aynı zamanda dayanışma duyguları güçlü olan insanlara birileri güven verebiliyor ve bu birileri yaklaşık bir yıl önce net skorlarla belediye başkanlığını kazanmış olan belediye başkanları. Bunun çok önemli bir husus olduğu kanısındayım ve buradan bir dönüşüm çıkabilir.

Zaten AK Parti kadroları, başta Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi, yerelden merkeze doğru bu siyasî hareketliliği çok iyi bilirler. Çünkü kendileri böyle yaptılar, bunu yaptılar. 94 yerel seçimlerinde İstanbul, Ankara başta olmak üzere yaşanan başarının ardından –önce Refah Partisi ardından Fazilet, ama en çok da Fazilet’in kapatılmasından sonra kendi kurdukları Ak Parti üzerinden– yerel yönetim deneyimlerini pazarlayarak, onu vatandaşa sunarak, oylarını ve desteklerini aldılar. 

Daha sonra da ne oldu? AK Parti iktidarı ve AK Parti belediyeleri –iller, ilçeler hepsi– özellikle Ramazan aylarında iftar olayını, ihtiyaç sahiplerine ücretsiz iftar sağlamayı çok önemli bir siyaset yapma aracı haline getirdiler. Toplu iftarlar düzenlediler, bunların paralarını da büyük ölçüde birtakım şirketlerden, iş insanlarından aldılar. Bu aslında bir al-ver ilişkisiydi. Çünkü, iktidarı ile hem merkezi hem de yerel yönetimleri kontrol eden AKP’li belediyelere Ramazan döneminde katkıda bulunmak, bir şirket için, bir iş insanı için çok iyi bir yatırım olabiliyordu. 

Ama bugün bakıyoruz, burada tek tek bireyler başvuruyor. Belki şirketler de veriyordur, ama esas olarak bireyler başvuruyor. Ve bugün, AK Parti zaten yerel yönetimlerde çok ciddi bir şekilde geriledi. Hemen hemen çok az yerde büyükşehirleri alabildi. Batıda, ülke nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan yerlerde büyükşehirleri alamadı. Bazı ilçe belediyeleri var İstanbul’da ve Ankara’da. Buralarda bir şeyler yine yapılıyor olabilir, ama bunlar hiçbir şekilde dikkat çekmiyor. AK Partili belediyelerin yaptığı sosyal dayanışma kampanyaları dikkat çekmiyor, ama CHP’lilerinki tam tersine. 

Şimdi burada ilginç olan bir husus, bence önemli olan husus şu: Refah Partisi’nden itibaren, Refahlı belediyeler –sonra Faziletli, sonra AKP’li belediyeler– bir hareketin parçasıydı ve bir hareketin lokomotifiydi. Ama bir hareket vardı; bu hareketin bir perspektifi vardı, bu hareketin birlikte iş yapabilecekleri ve yapamayacakları vardı. Ve bu hareket çok ciddi bir şekilde, toplumun hepsini olmasa bile belli kesimlerini harekete geçirebiliyordu. Dinamik hareketlerdi bunlar, ileriye doğru giden dinamik hareketlerdi ve eleştiriden çok hedefler üzerine giden, tepki vermekten çok öneri üzerine giden hareketlerdi. 

Şu anda, belediyeler gerçekten Türkiye’deki muhalefetin birçok konudaki ataletini büyük ölçüde gideriyorlar. Ve bir bakıyorsunuz, aslında bunları muhalefet olsun diye yapmıyorlar. Bu çok ilginç bir ayrıntı bence. Muhalefet olsun diye yapmıyorlar, işleri bu olduğu için yapıyorlar. Tabii ki siyasî birtakım hesapları da vardır, ama muhalefet olsun diye yapmıyorlar. Lâkin, iktidarın CHP’li belediyelerin yaptıklarına yönelik aşırı tepkisi, bu hareketlerin her birini muhalif kılıyor. Böyle bir husus var ve bu da iktidarın ne derece çaresiz ve mücadele ediyorum derken rakibini güçlendirdiğinin bir örneği. 

Fakat burada hâlâ çok önemli bir eksiklik var. O da, en mütevazi halleriyle bile çok ciddi bir şekilde iktidarı endişeye sevk eden belediyelerin başını çektiği ya da lokomotifi olduğu bu trenin vagonları yok, ya da vagonları eski, vagonlarının yenilenmesi gerekiyor. Bu trenin bir güzergâhı yok. AK Parti’ye, Erdoğan’a, Erdoğan-Bahçeli ittifakına karşı olmanın bir yere kadar bir anlamı olabilir, ama bir yerden sonra hiçbir anlamı yok. Neden yok? Çünkü daha önce Kılıçdaroğlu Bahçeli ile Erdoğan’a karşı bir ittifak yapmıştı. Birden Bahçeli, kendisi değil, Erdoğan’ın değiştiğini ya da değişebileceğini gördüğü için o ittifaktan ânında ayrıldı ve Erdoğan’a bir nevi hayat öpücüğü verdi. Onun iktidarını sürdürmesini sağladı.  

Yani, Erdoğan karşıtlığı üzerinden siyaset üretmek çok zor; bir hareket üretmek, bir toplumsal-siyasal hareket etmek imkânsız. Burada, şu anda muhalefet diye adlandırılan –tabii ki CHP başta olmak üzere– hareketlerin, partilerin, oluşumların güçlü bir muhalefet hareketi örgütleyebilmesi, dinamik bir hareket örgütleyebilmesi, bu hareketin birtakım perspektiflerinin olması, birtakım ideallerinin olması, ileriye yönelik hedeflerinin olması gerekiyor. 

Onun uzağındayız. Çok mu uzağındayız? Bu tartışmalı bir konu. Ama şunu söyleyebiliriz: Tamam, “Parlamenter sisteme geri dönmeyi istemek, demokrasi savunuculuğu yapmak”, eyvallah. Bütün bunların hepsinin teker teker bir anlamı var, olabilir. Kimileri bazılarına katılır, kimileri bazılarına katılmaz. Ama bir bütün olarak, şu anda belediyelerin aslında en sınırlandığı, baskı altında olmalarına rağmen yaptıkları küçük küçük hamlelerin bile nasıl büyük sonuçlar doğurabildiğini görünce, insan ister istemez, Türkiye’de bir muhalefet hareketinin çok güçlü bir dinamiği olduğunu düşünüyor. Belediyenin yaptıkları, yaptıklarına gelen karşılıklar –gerek vatandaştan gerek iktidardan gelen karşılıklar– bize bunu gösteriyor. 

Ama bu yeni toplumsal hareketin yükünü sadece ve sadece belediyelere yıkmak bence çok büyük bir insafsızlık olur. Burada, öncelikle siyasî partilerin, siyasî parti yöneticilerinin birtakım işleri ve sorumlulukları üstlenmesi, sivil toplumun bir şekilde dahil olması ve dahil edilmesi gibi, gereken birçok husus var. Onların büyük bir kısmından uzağız. 

Zaman zaman –ki bunun en çarpıcı örneği bence Adalet Yürüyüşü’dür– bu konuda hiç beklenmedik anda çok çarpıcı çıkışlar yapılabildi. Aslında, Adalet Yürüyüşü o hareketin bir başlatıcısı olarak görülebilirdi — ki bence hâlâ, eğer yarın öbür gün bir hareket çıkarsa, onun belki de ilk startının verildiği yerin Adalet Yürüyüşü olduğunu söyleyebileceğiz. Ama şu haliyle baktığımız zaman, birtakım birbirinden farklı öğeler var. Yük esas olarak belediyelerin sırtına binmiş durumda, ama belediyeler bunları siyaset olsun diye yapmıyor, işleri bu olduğu için yapıyor. Ama yaptıkları iş o kadar çok karşılık görüyor ki, hızlı bir şekilde siyasî sonuçlara yol açıyor.  

Ve işte, belediyelerin attığı bu adımların yarattığı siyasî sonuçları derleyip toparlayacak ve onu aktif, ileriye yönelik, iktidara aday bir harekete dönüştürecek kişiler lâzım, gruplar lâzım, partiler lâzım. Birtakım oluşumlara ihtiyaç var. Belki bunların içerisinde bizzat belediye başkanlarının kendileri de olur, belki olmaz, o ayrı bir konu. Olacağa benziyorlar, o da ayrı bir konu.

Ama buradaki mesele, şu aşamada, bütün bu birbirinden bağımsız gibi gözüken, bölük pörçük gözüken, ama en ufak haliyle bile hızlı bir şekilde çok ciddi sonuçlar aldığını gördüğümüz bu adımların, bu perspektiflerin, bu inisiyatiflerin bir hareket çerçevesinde kotarılması. Yani, belediyeler bu işin lokomotifi olabilir. “Ne derece doğru?” O ayrı bir tartışma; ama diyelim ki böyle. Ama bu lokomotifin vagonlarının oluşması lâzım ya da vagonların yenilenmesi lâzım. Trenin yola çıkması lâzım, o yolun ucunda nereye gidileceğinin ve varıldığında ne yapılacağının çok iyi bir şekilde tarif edilmesi lâzım. Ve o yolculuk boyunca da, o trendekilerin yeni yeni katılanlarla birlikte bu tartışmayı yapabilmesi lâzım. 

Henüz şu anda, tam anlamıyla yolda olan bir tren var mı? Açıkçası bundan şüpheliyim. Ama gıcır gıcır bir lokomotif sanki kendisini gösteriyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus