Antropolog Philippe Descola: “Biz insanlar, gezegenin virüsleri hâline gelmiş durumdayız”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Antropolog, Ekvator Amazonu’nda Jivaro Achuar’ların uzmanı (“Günbatımında Mızraklar”, Les Lances du crépuscule, Plon, 1994) olan Philippe Descola, Collège de France’ta profesör ve doğa antropolojisi kürsüsü kadrosunda.

Claude Lévi-Strauss’un talebesi olup 2012’de çalışmalarının bütünü için CNRS Altın Madalyası’na lâyık görülen Philippe Descola’nın, insanlarla insan dışı varlıklar arasındaki ilişkiler üzerine geliştirdiği karşılaştırmalı antropoloji, hem insan bilimlerinin manzarasında, hem de bilhassa Doğa ve Kültürün Ötesinde (çev.: İsmail Yerguz, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., 2013) ve “Dünyaların Bileşimi, Philippe Charbonnier ile söyleşiler” (La Composition des mondes, entretiens avec Pierre Charbonnier, Flammarion, 2014) kitaplarının tanıklık ettiği, zamanımızdaki ekolojik hedefler üzerine düşünme çabasında devrim yaratmıştır.

Nicolas Truong’un 20 Mayıs’ta Fransız Le Monde gazetesinde yayınlanan Antropolog Philippe Descola ile söyleşisini Haldun Bayrı çevirdi.

Philippe Descola

Bu küresel pandemi ne bakımdan, antropolojinin kurucularından Marcel Mauss’un söylediği gibi bir “bütünsel toplumsal olgu”dur?

Bir bütünsel toplumsal olgu, toplumu sarsıp onun dayanaklarını ve değerlerini görünür kılan, derin doğasını açığa vuran bir kurum ya da olaylardır. Bu anlamda pandemi, küresel olduğu için özel bir toplumun tekilliklerini değil günümüzdeki sanayi-sonrası kapitalizmi yöneten sistemin bazı hatlarını yoğunlaştıran bir reaktiftir/ayıraçtır.

Nedir bu hatlar? Önce, yoğun hayvan yetiştiriciliği, sınâî tarım, iç kolonileşme ve madenlerle fosil enerjilerin çıkarılması yoluyla sömürülmelerinden dolayı az insanın yaşadığı ortamların hiç olmadığı kadar bozulması ve daralmasıdır. Bu durumun etkisiyle, patojenleri/hastalık yapıcıları depolayan yaban türler çok daha yoğun nüfuslu yerleşimlerde yaşayan insanlarla çok daha yoğun temasa geçmişlerdir. Büyük pandemiler, türden türe atlayan, bu yayılması da büyük ölçüde ekolojik kargaşalara bağlı olan zoonosis’lerdir [tür sınırlarını aşarak hayvanlardan insanlara geçen hastalık yapıcılar – Ç.N.]

İkinci hat: Her ülkenin içinde ve ülkeler arasındaki kriz durumunun açığa vurduğu eşitsizliklerin apaçık kalıcılığı, içinde bulunulan toplumsal ve ekonomik duruma göre çok farklı sonuçlara yol açmaktadır. Pandemi, antropolog David Graeber’in yaptığı, bir iş topluma ne kadar yararlı ise ona daha az ücret ödenip daha az değer verildiği tespitini doğrulama olanağı sunmaktadır. Aniden, tedavi edilmek için, beslenmek için, çöplerimizden kurtulmak için bağımlı olduğumuz kimselerin yaşamsal önemini keşfediyoruz — ve en ön cephede ilk onlar hastalığa karşı korunmasızlar. 

Üçüncü hat: Pandeminin yayılmasındaki çabukluk. Bulaşıcı hastalıkların dünya turu yapması hiç yeni bir şey değil; bu hastalığın ise bu turu bu kadar çabuk atması küreselleşmenin halihazırdaki biçimine dikkati çekiyor; piyasanın görünmez eli, yani mümkün olan en hızlı biçimde kâr etme kuralı tarafından yönlendirildiği görülüyor bu küreselleşme biçiminin. Bilhassa maske, test ya da tedavi edici molekül yokluğuyla ilk gözümüze batan, iki noktanın ihmali üzerine kurulu bir uluslararası üretim bölünmesidir: mal taşımacılığının çevreye ödettiği bedelin ihmali ve toplum olmak için bütün iş bilgilerinin temsil edildiği bir yerel iş paylaşımı gerekliliğinin ihmali.

Bu kriz gezegenin tahrip edilmesinden mi kaynaklanıyor, yoksa aksine salgınların insan çağı/antroposen öncesi çağlardan beri tarihin bir parçası olduğunu ve insanın alçakgönüllülük göstermesi gerektiğini mi düşünmek gerek?

Amerika kıtası uzmanı olarak, Amerika’nın yerli halklarının Avrupalı sömürgeciler tarafından getirilen bulaşıcı hastalıklarla karşılaşmalarında ödedikleri bedelin acı verici bilincini taşıyorum: 16. ve 18. yüzyıllar arasında bazı bölgelerde nüfusun yüzde 90’ı yok olmuştur.

Salgınlar insan oluşumuzun başından beri bize eşlik etmiştir. Yalnız, 19. yüzyıl sonundan itibaren Refah Devleti’nin gelişmesi, bu devletin nimetlerinden nasiplenenler tarafından, rastlantı ve belirsizliğin ortak yazgımızın temel bileşenlerinden olmaya devam ettiğinin unutulmasına yol açmıştır.

Sizce neden modern kapitalizm “dünyanın bir tür virüsü” hâline geldi? Bu salgınlar Çin’deki canlı hayvan pazarları ve geleneksel tıpla bağlantısız değil gibi görünürken, her şey kapitalizmin mi yanlışı?

Bir virüs kendisine ev sahipliği yapanın aleyhine, bazen ona öldüresiye mukabelede bulunan bir asalaktır/parazittir. Sanayi Devrimi’nin başından beri kapitalizmin uzun süre bilmeden Yeryüzü’ne yaptığı da budur. Şimdi, biliyoruz, ama bunun çaresinin yaşam tarzlarımızı allak bullak edecek olduğunu da bildiğimiz için, o çareden korkar gibiyiz.

Geleneksel Çin pazarları pangolinin veya gergedanın yok oluşuna kuşkusuz katkıda bulunuyor. Fakat koruma altındaki türlerin kaçak ticaretini yapan şebekeler kusursuz kapitalist bir mantık uyarınca işliyorlar. Endonezya’da iş gören Çinli ya da Malezyalı orman işletmelerinin vahşi kapitalizminden ise bahsetmedik daha. Bunlar palmiye yağı ve tarımsal gıda sanayiinde el ele çalışıyorlar.

Bu modele göre iş görmeyenler, ormansızlaştırmaya karşı topraklarını savunan Borneo’nun (ve dünyanın birçok başka bölgesinin) yerli halklarıdır. Kapitalizm Avrupa’da doğmuştur, ama etnik olarak tanımlanamaz. Bir salgın gibi yayılmaya da devam etmektedir; tek farkı, kendisini uygulayanları doğrudan öldürmemesi, ama Yeryüzü’nün tüm sâkinlerinin yaşam koşullarını uzun vâdede yok edecek olmasıdır. Gezegenin virüsleri hâline gelmiş durumdayız.

Bu kriz, kültür ile doğa ilişkilerini, insanlarla insan dışı varlıklar arasındaki ilişkileri başka şekilde kavrama fırsatı değil mi? Yoksa aksine, hayvandan insana geçen hastalıklar nedeniyle “onlar” ile “bizim” aramızdaki mesafeyi artırmaya mı meylediyoruz?

18. yüzyıl dönemecinde Avrupa’da, benim “natüralist/doğacı” diye adlandırdığım, insanların insan dışındaki varlıklardan ayrı bir dünyada yaşadığı fikri üzerine kurulu bir dünya görüşü yerleşmeye başlamıştı. Bu ayrı dünya, doğa adı altında, sınırsız bir kaynak ve bir simge deposu olarak bilimsel soruşturma konusu haline gelebilirdi. Bu zihinsel devrim, bilimsel bilgilerin benzeri görülmemiş gelişmesinin kaynağı olduğu gibi, doğanın sanayi kapitalizmi tarafından dizginsiz bir şekilde sömürülmesinin de kaynaklarından biridir.

Ama yaşam zincirinin birbirine bağımlı halkalardan oluştuğunu; bu halkaların bazılarının canlı olmadığını ve dünyadan kendimizi, istediğimiz gibi soyutlayamadığımızı unutturmuştur bu bize. Her birimizdeki mikrobiyota’nın milyarca “onlar”ın bileşimiyle oluştuğunu, ya da bugün yaydığım karbondiyoksitin bin yıl sonra hâlâ dünyayı etkileyeceğini aklımıza getirdiğimizde, “biz”in pek anlamı kalmıyor. Binlerce yıl boyunca değişimlere uğrattığımız virüsler, mikroorganizmalar, hayvan ve bitki türleri, yaşamın bazen trajik olan sofrasındaki ortaklarımız. Bunlardan ayrılıp bir köpük içinde yaşanabileceğini düşünmek saçma.

Amazon’un yerli halkları içlerine kapanıyor, dağılıyor ve salgına karşı durabilmek maksadıyla tekrar kendi üzerlerine kapanıyorlar. Biz de kendi sınırlarımızın ve uluslarımızın arkasına mı sığınmalıyız? Sadece küreselleşmenin değil, muayyen bir kozmopolitliğin de mi sonu bu?

Sosyolog Ulrich Beck’in anladığı anlamda, yani insanlığın aynı risklerle karşı karşıya olduğu için ortak bir yazgıyı paylaştığı bilincini kazanması anlamında bir kozmopolitlikten söz ediyorsak, sınırları kapatmanın da bir yanılsama olduğu iyi görülür o zaman. Belki Kovid-19’un yayılmasını yavaşlatırız, ama başka bir yerde bir başka zoonosis’in çıkmasını engelleyemeyiz.

Özellikle de, Çernobil’in bulutunu ya da denizlerin yükselmesini durduramayacağız. Amazon Yerlileri, hastalık taşıdıkları ya da altın arayıcısı oldukları için başka insanları topraklarına sokmayabilseler de, buna mukabil âşinâsı oldukları insan dışı varlıklara karşı çok daha ağırlayıcıdırlar. “Kozmopolitlik” ise bu anlamda tam kapsamına ulaşabilir. Kant’ın, nerede olurlarsa olsunlar insanların uygar ve barış içinde bir yaşam sürebilecekleri evrensel kuralları formülleştirme tasarısının bir uzantısı olarak değil. Daha doğrudan anlamıyla, yani bir kozmos politikası olarak.

Artık sadece insanların kullanımına tahsis edilmiş olmayan ortak yuva gibi görülen bir Yeryüzü’nün politikası. Önce Aydınlanma düşünürlerinin, onlardan sonra da sosyalizm düşünürlerinin gerçekleştirmiş olduğu genişlikte bir siyasî düşünce devrimi gerektirir bu. Bunun ön işaretlerini görüyoruz.

Birçok ülkede yaşam ortamlarına (dağlar, su havzaları, topraklar) tüzel kişilik verildi; böylelikle, müvekkilinin esenliğini gözetmeyi üstlenen vekiller aracılığıyla bu yaşam ortamlarının çıkarları savunulabiliyor. Fransa dahil birçok ülkede de ufak ortak girişimler, 16. yüzyıl sonundan beri Avrupa, sonra da dünya kalkınmasına özelliğini veren doğanın ve ortak varlıkların sürekli sahiplenilmesiyle ilişiği kesmişlerdir. Türler arasında dayanışmaya, bir ortamla özdeşleşmeye, diğerleri için kaygılanmaya ve rekabetten, özel sahiplenmeden ve Yeryüzü’nün vaatlerinin azami sömürülmesinden ziyade yaşam ritimlerinde dengeye vurgu yapmaktadırlar. Tam faal hakiki bir kozmopolitikliktir bu.

Bruno Latour ile beraber yetiştirdiğiniz ve insanlarla insan dışı varlıklar arasında köklü bir ayrım görmeyen bir kuşağın ortaya çıkışıyla Fransız düşüncesinde bir antropolojik dönemecin alındığına mı tanık oluyoruz?

Antropolojik bir dönemeç diye de adlandırılabilir tabii; ama hemen eklemek de gerekir ki, paradoksal olarak, daha az insanmerkezli olan bir antropolojidir bu; zira insan dışındaki varlıkların özelliklerini insanların onlar hakkında tasarladığı özlemlere ve kaidelere indirgemeyi ve insan dışındaki varlıkları bir çevreleme işlevine hapsetmeyi kesmiştir. Bunu yapma yollarından biri, insan dışındaki varlıkları, karnından konuşan bir ustanın parmağında oynattığı kuklalar rolünden çıkararak, başlı başına hak sahibi etkenler olarak sosyolojik tahlil alanına sokmak olmuştur.

Makinelerin, dağların ya da mikropların kendilerine başvurulur hâle gelmesini düşünce tarzlarımızın yersiz kılmış olduğu yüzyıllar süren hümanist antropolojik istisnacılığın tersine bir yaklaşımdır bu. Bunun için, insan dışındaki varlıklara tam da bir “bütünsel toplumsal olgu” muamelesi yapmak gerekmiştir; yani onları etraflarında çok sayıda uydunun döndüğü bir tür gezegene dönüştürmek gerekmiştir. Doğa antropolojisi diye adlandırdım bunu.

Şimdiki zamanı düşünmeme pahasına, “sonraki dünya”dan çok bahsediliyor. Neyin en çabuk şekilde değiştirilmesi önemli ve mümkün olurdu?

Düş kurabiliriz her zaman. Öyleyse, ilk aklıma gelenleri söylersem: bir temel gelir getirilmesi; katılımcıları kurayla belirlenen yurttaş kongrelerinin geliştirilmesi; karbon ayak iziyle orantılı evrensel çevre vergisi; meta ve hizmet üretiminin çevredeki bedellerinin vergilendirilmesi; yaşam ortamlarına tüzel kişilik verilmesinde ilerleme katedilmesi, vs..

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus