“FETÖ’nün siyasi ayağı”: Hiç başlamamış bir tartışma

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Türkiye’nin gündemine “FETÖ’nün siyasi ayağı” diye bir tanımlama yerleşti ama o günden bu yana tam anlamıyla havanda su dövüldü, hiçbir somut ilerleme katedilemedi. Neden?

Yayına hazırlayan: Fehimcan Şimşek

Merhaba, iyi günler. Geçenlerde bir televizyon yayınında Adalet ve Kalkınma Partisi Tanıtım Başkan Yardımcısı Emre Cemil Ayvalı –daha önce hiç adını duymamıştım, genç bir siyasetçi; ama Mahir Ünal’ın yardımcılığına kadar yükselmiş–, televizyon tartışmasının bir yerinde kendini kaybederek, zamanında nasıl Fethullahçılar’la işbirliği yapıp AKP olarak Kemalistler’i tasfiye ettiklerini anlattı ve bir diğer konuk, eski bir asker olan hukukçu konuk da bunu bir itiraf olarak kayıtlara geçirdi. Bu genç siyasetçi de bu yaşanan olayın ardından görevinden istifa etti. 

Bu bizi bir kere daha FETÖ’nün siyasî ayağı denen tartışma ile baş başa bıraktı; ama aslında ortada bir tartışma yok. Özellikle darbe girişiminden bu yana hep gündemde olan bir klişe bu. Ama bunun üzerine ne bir tartışma var ne bir inceleme var, ne de bir soruşturma var. Siyasetle şu ya da bu şekilde ilgili birkaç kişinin başına özellikle darbe girişiminin ardından bir şeyler gelmiş olabilir; bazıları yurtdışına kaçmış olabilir, bazıları gözaltına alınmış, tutuklanmış olabilir; ama şunu çok açık bir şekilde söylemek mümkün: Yapılan onca operasyon içerisinde en az dokunulan yer siyaset. İş dünyasına dokunuldu; Anadolu, sendikalar, vakıflar, Fethullahçılar’ın örgütlendiği her yere –ordu, bürokrasinin değişik kademeleri, yargı, polis– hepsine dokunuldu operasyonlarda; ama siyaset alanında hemen hemen ciddiye alınabilecek hiçbir şey yapılmadı, yapılmak da istenmedi ve bundan sonra da yapılacağa benzemiyor.

Bunun anlamı Fethullahçılar’ın hayatın her alanına dalmış olan, devletin her kurumuna girmiş olan, buralarda bilinçli bir şekilde örgütlenmiş olan, özellikle ordu ve istihbarat gibi en zor yerlerde bile bunu yapabilmiş olan bütün bu şebekenin siyaset kurumunda, siyasî partilerde, bunun uzantıları olan yerel yönetimlerde ve başka yerlerde örgütlenmemiş olabileceği asla akla bile gelemez. Ama burada tam anlamıyla bir ürkeklik var, bir nevi dokunulmazlık var.

Neden böyle oluyor? Bunun esas nedeni tabii ki Türkiye’de FETÖ ile mücadele diye söylenen şeyin iktidarın elinde olması, iktidarın istediği alanlara, kişilere, kurumlara ulaşılıp istemediklerine dokunulmaması. Dolayısıyla burada kararı iktidar veriyor. Siyasî iktidar bu konuyu gündeme getirmiyor, ama kullanıyor. Özellikle ana muhalefet partisi başta olmak üzere diğer partilere de dolaylı ya da doğrudan FETÖ’yle ilişkili olma suçlamalarını yöneltebiliyorlar. Ama bunun ciddi bir şekilde araştırılmasına asla razı olmuyorlar; çünkü işin ucununun kendilerine çok geniş bir şekilde geleceğini biliyorlar. Defalarca gündeme gelen araştırma önergelerinin iktidar oylarıyla reddedildiğini de biliyoruz. Darbe soruşturmasında da siyasî ayakla ilgili kısımların genellikle atlandığını, çok da fazla deşilmediğini biliyoruz.

Olayın bir başka boyutu: Medya ayağı. Diyelim ki siyaset bu alana girmek istemiyor; siyaset girmeyince, ona bağımlı olan olan yargı da buraları çok fazla kurcalamıyor. Peki medya ne yapıyor? Medya da tartışıyormuş gibi yapıp aslında hiçbir şey tartışmıyor. Büyük medyaya baktığımız zaman üç aşağı beş yukarı benzer görüşte olan insanlar, en fazla farklı siyasî partilere yakın olup birbirleriyle bir tür horoz dövüşü halinde, “Siyasî ayağı sizsiniz!” şeklinde süren birtakım tartışma diyebileceğimiz kapışmalar var. Ama bu olayın ciddi bir şekilde tartışıldığını görmüyoruz. 

Bir diğer husus da, –tabii artık eski havalar yok ama– uzun bir süre Fethullahçılık’la ilgili meselelerin konuşulmasının itirafçılara bırakılmış olmasıydı — özellikle darbenin ardından. İtirafçılar da zaten neyi ne kadar konuşabileceklerin sınırlarını iktidara bakarak belirledikleri için, bu netameli konulara fazla girmediler. Dolayısıyla Türkiye’de “FETÖ’nün siyasî ayağı” diye bir başlık en azından son dört senemizi ciddi bir şekilde işgal ederken, şu âna kadar o başlığın altını dolduracak çok fazla bir şey konabilmiş değil. Niye böyle oluyor? Çünkü bir yönüyle baktığımız zaman, öncelikle Fethullahçılık’la en yoğun siyasî ilişkiler kurmuş olan yapı Adalet ve Kalkınma Partisi ve dolayısıyla Erdoğan iktidarı; bunun detaylarına girilmek istenmiyor, bunların nasıl gerçekleştiği, hangi mekanizmalarla gerçekleştiği, kimlerin hangi rolleri bu süreçte üstlendiği konularının tamamen üstü örtülüyor. 

Bir “Aldatıldık, Allah bizi affetsin, kandırıldık” var. Onun ötesinde, “Nasıl kandırıldınız? Niye kandırıldınız? Kim kandırdı? Neler oldu?” gibi detaylara gelmek istendiğinde konu ânında kapatılıyor. Ama onun dışında, iktidar partisinin dışında da çok dillendirilmiyor — HDP’nin büyük ölçüde istisna olduğunu söyleyebiliriz. Bunun da en önemli nedeni Fethullahçılar’ın o harekete genellikle insan yerleştirme değil de oraları istihbarat faaliyetleriyle takip etmeyi tercih edip hep mesafeli olmaları. 

Onun dışında baktığımız zaman, Fethullah Gülen ve onun ekibi Türkiye’deki merkezde yer alan tüm partilerle hep bir ilişki içerisinde olmak istemişlerdir. Geçmişte örnekler var; Fethullah Gülen’in fotoğrafları, mesela Alparslan Türkeş’le de var, ama Devlet Bahçeli’yle olduğunu sanmıyorum, görmedim. Eğer varsa izleyicilerimiz beni düzeltsin. Ecevit de var. Eğer gerçekten kandırılmış bir siyasetçi varsa, bu herhalde öncelikle Ecevit’tir; çünkü büyük ölçüde onun “özgürlükçü laiklik” diye tanımladığı, “Anadolu İslam’ı” diye anlatmaya çalıştığı olaya Fethullah Gülen’in uyduğunu sandı, ona güvendi ve inandı. Bence çok büyük bir yanlış yaptı; siyasî hayatının en önemli yanlışlarından birisini yaptığı kanısındayım. Zaten Fethullahçılar da kendilerinin partiler-üstü olduğunu göstermede Ecevit olayını sürekli öne çıkartırlar. Süleyman Demirel’le de yakındılar; ama Süleyman Demirel usta bir politikacı olarak hep onları belli bir yerde tutmayı bildi, hiçbir zaman tam olarak angaje olmadı. Bunun bir nedeni de aslında Süleyman Demirel’in geleneksel Nurcu yapılarla arasının öteden beri iyi olması, onlarla bir tür organik ilişkisi olması. Fethullah Gülen o geleneksel Nurcu yapıdan kopmuş olduğu için Demirel’in ona çok fazla angaje bir görünüm vermek istemediğini gözledim — bu benim kişisel görüşüm. Ama Demirel’in yerini bırakmış olduğu Tansu Çiller tam anlamıyla Fethullah Gülen üzerinden mesaj vermeye çalışan, onun ilişkilerini kullanmaya çalışan, onunla sık sık görüşen bir siyasetçi olarak Türkiye’de yer tutmuştu. 

Şu anda gördüğünüz fotoğrafta Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan da var — ki bu Bank Asya’nın açılışı, mâlûm, Bank Asya’yı hep birlikte açtılar, ama daha sonra Bank Asya’ya para yatırmanın dahi suç olduğu bir döneme geldik. Şunu özellikle vurgulamak lâzım: Milli Görüş Hareketi ile Fethullah Gülen’in arası hep mesafelidir ve birbirlerine hiçbir şekilde güvenmemişlerdir. Dolayısıyla uzun bir süre Fethullah Gülen bu hareket dışında, özellikle son seksenli ve doksanlı yıllarda Refah Partisi daha sonra Fazilet Partisi dışındaki partilerle, merkez partileriyle, merkez sağ ve sol, yani Ecevit’in DSP’si ya da Doğru Yol Partisi ya da bir anlamıyla ANAP’la daha yakın olmaya çalıştı. Çünkü Erbakan’ın temsil ettiği Milli Görüş Hareketi’ni tam kendisinin zıttı olarak gördü ve gösterdi. Erbakan’ı ve Milli Görüş Hareketi’ni radikal İslam olarak resmetti ve kendisini ılımlı bir alternatif olarak sundu ve pazarladı. Sistem güçlerine bunu pazarladı — ki 90’lı yıllarda Refah Partisi’nin yükselişinden ürken büyük sermaye ve büyük medya da bunlara dahildir. 

Bu noktada Erbakan’ın ve Refah Partisi’nin yükselişini engellemek için ciddi bir şekilde Fethullah Gülen’e yatırım yaptılar ve Fethullah Gülen onların bu korkusunu çok ciddi bir şekilde kullandı, sömürdü. Ama burada çok önemli bir eşiği geçemedi; o da orduydu. Ordu bütün sistemin merkezinde yer alan, neredeyse tüm önemli odakların destek verdiği, sahip çıktığı Fethullah Gülen’e mesafesini hep korudu. Ordu ve özellikle o sıradaki yüksek yargının önemli bir bölümü bunlara direndiler ve Fethullah Gülen de direnci aşmak için o yapıların içerisindeki gizli örgütlenmesine güvendi. Yargıya, polise, orduya ve istihbarata sızarak –ki çok eskiden başlamış bir süreçtir–, hem bir taraftan sızarak onları içten fethetmeye etmeye çalıştı, öte yandan sistemin sivil unsurlarını ikna ederek, ikna ederken de tabii ki Erbakan’ı bir kâbus olarak göstererek yaptı. 

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulması ve tam bu sırada merkez partilerin çökmesiyle birlikte işin rengi değişti ve tek başına AKP iktidarı yaşanınca mecburî bir yakınlaşma oldu. Bu mecburî yakınlaşma olayında özellikle AKP’ye açılan kapatma davası çok önemli bir rol oynadı ve burada bu iki taraf birbirlerine ihtiyaçlarını olduğunu düşünerek bir araya geldiler, birlikte hareket ettiler ve ortak hareketleri ile de sistemin eski sahiplerini tasfiye etmede çok ciddi bir başarı elde ettiler. Ergenekon, Balyoz ve benzeri davalar bunların esas muharebe alanları oldu. Bu arada tabii ki Fethullahçılar çok güçlendiler; Adalet ve Kalkınma Partisi sistemin eski sahiplerini bertaraf etmek için bu güçlenmenin iyi olduğunu, mecburî olduğunu düşündü ve onların önünü açtı. İçeride açtı, yargıda açtı, poliste açtı ve dışarıda açtı. Özellikle Dışişleri Bakanlığı yıllarca tamamen karşısına aldığı Fethullahçı okulların ve yurtdışındaki diğer Fethullahçı faaliyetlerin bir nevi hâmisi haline geldi. Daha sonra bir baktık ki dünyanın birçok yerinde, özellikle diplomasinin zayıf olduğu yerlerde Fethullahçılar diplomasiyi kontrol eder duruma geldiler. Bu arada tabii Pensilvanya’ya akın akın insanlar gitti. AKP’den milletvekilleri gitti, iş insanları gitti, her kesimden insanların gittiğini biliyoruz. Türkiye’de bir şeyler yapmak isteyenler oradan bir tür icazet alma zorunluluğu hissettiler. 

Şu anda fotoğrafını görüyorsunuz: Bunların arasında çok sayıda milletvekili de vardı. Bunların büyük bir kısmı ya hâlâ milletvekili ya da etkili birtakım görevlerde bulunabiliyorlar. Şimdi şöyle bir olay yaşıyoruz: Tasfiye edilmek istenen insanların Fethullah Gülen hakkındaki herhangi bir sözü, onunla ya da Fethullahçı birileriyle kurmuş olduğu herhangi bir bağlantı onların hakkında suç kanıtı olup, o kişiler özgürlüklerinden mahrum olabiliyorlar, işlerini kaybedebiliyorlar ya da itibarları sıfırlanabiliyor. Ama burada anahtar iktidarın elinde olduğu için, iktidar tamamen bir seçmecilik yapıyor. Kendi koruması altında olan, ihtiyacı olduğu kişilerin bütün bu geçmişlerini yok sayıyor; onun dışında, işine gelmeyen, hoşlanmadığı kişileri itibarsızlaştırmak, tasfiye etmek için ya da tutuklamak için onların zamanında kurmuş oldukları en ufak bir ilişkiyi bir suç haline getirebiliyor. 

Burada bir eşitlik olsa, birtakım kıstaslar bütün herkese uygulanmış olsa, başta Adalet ve Kalkınma Partisi olmak üzere birçok partide yer alan önemli insanların işlerini, hatta özgürlüklerini kaybetmesi söz konusu olur. Ama böyle bir şeye girişilmiyor. Bu olay sadece siyasetle ilgili değil. Mesela bizim alanımızda da, medyada, gazetecilikte de aynı şey geçerli. Daha yeni nihayet birtakım tahliyeler oldu; FETÖ’nün Medya Ayağı Davası’ndan Yargıtay’ın bozması ile birtakım insanlar çıktılar. Bazı durumlarda onlardan daha fazla ilişki içerisinde olduğu bilinen kişilere, zamanında Fethullah Gülen için göğüslerini siper etmiş kişilere, herhangi bir Fethullah Gülen eleştirisi yapanlara karşı en sert tavırları almış, en ahlâk dışı tavırları almış insanlara bugün hiçbir şey olmadığını görüyoruz. 

Bunların aynı zamanda çok sıkı bir FETÖ düşmanı olduğunu görüyoruz. Zaten benim hep söylediğim bir lâf vardır, bir kere daha tekrarlayayım — bu tarihlerde bu süreci olabildiğince yakından gözlemlemeye çalışmış birisi olarak: Zamanında kimlerin böyle gerçekten yalın kılıç, gözü dönmüş bir şekilde Fethullah Gülen ve onun şebekesini –ki o zaman buna Hizmet Hareketi falan derlerdi– savunmuş olan, onun için kendini paralamış olan ne kadar insan varsa, bunların büyük bir kısmının bugün aynı sertlikte FETÖ düşmanı olduğunu görüyorum. Yaptıkları sosyal medya paylaşımları, arada sırada televizyonlarda yaptıkları çıkışlar ve tabii ki bu konularda çok temkinli olmuş, Fethullah Gülen’e güvenmemiş, ona mesafeli olmuş kişileri bugün en ufak bir şeyde kripto FETÖ’cü olmakla suçlamaya kalkmaları herhalde bunu zirvesi. 

Zamanında 15 Temmuz’un hemen ardından “İtirafçıdan Alma Haberi” diye bir yayın yapmıştım. Onun ardında Hüseyin Gülerce –kendisi oradaki itirafçılardan biriydi– beni kripto FETÖ’cu olarak suçlamıştı. Bu, yaşadığımız çağın ne kadar yalan bir çağ olduğunu, yalanın ne kadar alıp başını gittiğini bize gösteriyor. Bazı izleyicilerimiz son dönemde yaşanan gazetecilik, medya, HDP’nin medyadaki yansıması ve buna bağlı olarak bir şeyler söylememi bekliyor olabilirler, düşündüm aslında, ama bunu yarın Kemal Can ile yapacağımız “Haftaya Bakış”a sakladım.  O konuda söylenecek çok şey var. Şu anda söylediğim Fethullahçılık meselesinde, hangi gazetecinin hangi tarihte neyi nasıl yaptığı hususuna bakarsanız, bugün yaşanan tartışmayı da çok iyi anlarsınız. Zamanında Fethullahçılar güçlüyken ona saygıda kusur etmeyen, “Hocaefendi” diye kapısında kuyruk olan insanların bugün Fethullah Gülen’e ettikleri zaten mâlûm; ama HDP gibi konularda da nasıl “mehmetçik gazeteci” olduklarını zaten görüyoruz, ama onu yarın Kemal Can ile saat 16.00’da yapacağımız “Haftaya Bakış”a sakladığımı bir not olarak düşeyim. 

Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus