Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (8): Cumhuriyette siyaset

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope’un aylık programlarından Siyasetname’nin sekizincisinde, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, ilk Meclis, 1921 Anayasası, 1924 Anayasası ve tek parti yönetiminde siyaseti anlattı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Medyascope’un aylık siyaset programı “Siyasetname”nin sekizincisinde birlikteyiz. Sürekli konuğumuz siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu da bizimle birlikte. Kendisi aynı zamanda Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Bilim Akademisi Üyesi. Hocam, hoş geldiniz.

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk. Elektronik olarak, belki sosyal olarak sizlerle beraberim. Ama fiziksel olarak beraber değiliz.

Pişirici: Maalesef bugünlerde öyle.

Kalaycıoğlu: Evden yayın yapıyoruz. Evdek masaüstü bilgisayarın bulunduğu yerde manzara bu. Birçok kimse “Niye kitap gösteriyorsun”’ filan diyor. Bu burada duruyor, nereye götüreyim? Başka bir yerim yok. Sonuç itibarıyla enteresan bir şey. 

Pişirici: Müsaadenizle izleyicilerimize hatırlatayım. Altınce ve yedinci bölümlerde “meşrutiyet’’i konuşmuştuk. Nihayetinde geçen ay programın sonunda cumhuriyete gelmiş, dayanmıştık. Bugün cumhuriyette siyaseti konuşacağız. Söz sizde.

Kalaycıoğlu: Bu geleneklerden bize nelerin miras olarak kaldığını vurgulayarak yola çıkmıştık. Merkeziyetçilik, olabildiğince sınırsız, paylaşılmayan bir iktidar, hanedan adına, gelenekler adına yapılan olabildiğince kişisel bir kullanım. Bu çerçeve içerisinde, Osmanlı İmparatorluğu çok zorlanarak 1876’daki anayasadan sonra, uzun bir süre, 30 yıl kadar anayasayı da rafa kaldırarak, 1908 sonrasında çok kısa bir süre meşruti bir yönetim, siyasi partilerin etkili olarak kurulması ve meşru olarak seçimlere girmesi, -bir tane doğru dürüst seçim yapabilmişler-, ondan sonra “sopalı seçim’’ denilen bir seçim, onun arkasından 1913’ten sonra, bir darbe ile İttihat ve Terakki’nin ağırlıklı olarak yönetimde olduğu bir tür tek parti yönetimi. Osmanlı İmparatorluğu bununla Birinci Dünya Savaşı’na girdi ve savaştan yenik olarak ayrıldı; bunun sonucunda da işgale uğradı. Bu işgali ortadan kaldırmak için, özellikle imparatorluğun kalbi sayılan Anadolu ve Trakya’da çeşitli düzenlemeler ve çeşitli örgütlenmeler, ortaya çıkmaya başladı. Bunların içinde “Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti” en güçlü olanıdır. Ama çeşitli yerel örgütlenmeler de söz konusu olmuştur. Bunların ortaya çıktığı bir noktada, 16 Mart 1920’de İngilizler, Meclis-i Mebusan’ı basarak, yakalayabildikleri bütün milletvekillerini tutuklamak suretiyle, bunları yargılamak üzere, daha doğrusu Birinci Dünya Savaşı sırasında işlenmiş olan suçların hesabını sormak üzere Malta’ya götürdüler. Tabii yakalanamayanlar kaçtı.  Bunlar Anadolu’da birleştiler ve kısa bir süre içerisinde Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin de girişimiyle, illerden yeni milletvekillerinin gönderilmesi talebinde bulunuldu. Sonuç itibarıyla nisan başında bu üyeler tespit edildi ve 23 Nisan 1920’de,Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Kısa bir süre sonra, 1921’de, bir anayasa yaparak, bu anayasada yeni bir ilke, Osmanlı’da geçerli olan, -daha önceki anlatımlarımızda Tarık Zafer Tunaya’nın araştırmalarında vurgulamış olduğu gibi- “hâkimiyeti-i siyasiye” esasını terk ederek -temel itibarıyla Osmanlı bayrağı ve Osmanlı’nın bir şekilde kabul edildiği, yönetiminin kabul edildiği veya tanındığı şeklinde bir açıklamayla yetiniliyordu ama fiili, hukuki uygulama, yapılan anlaşmalarda yazılmış olduğu şekliyle, bir kısmı çeşitli eski Osmanlı toprağı olan, yeni kurulmuş olan devletlere bırakılmaktaydı, dolayısıyla içi boş bir hâkimiyet anlayışıydı- bu terk edilerek o zamanki tabirle “hâkimiyet-i milliye”, yani ‘’ulusal egemenlik’’ ilkesi kabul edildi. Bu ulusal egemenliği ancak ve ancak ulusun temsilcileri olarak seçilmiş ve onların oluşturduğu heyet olarak çalışacak olan Büyük Millet Meclisi kullanabilir, uygulayabilir. Bütün siyasi meşruiyet, herhangi bir partide yahut herhangi bir kişide değil, seçmen tarafından oluşturulmuş olan bu kurumda, yani Büyük Millet Meclisi’nin tamamındadır. Bu heyetin tamamı, -halk her an onunla beraber bir arada çalışmasa bile- halkın temsilcileri olarak, halk adına, halkın yokluğunda, halk için her türlü kararı alabilme yetki ve iktidarına sahip olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla burada bir tek kurum, hükümetin bütün kuvvetlerini, yasama, yürütme ve yargıyı, bir anlamda devleti, aynı zamanda da kendisini seçmiş olan milleti, yani milli devleti temsil eden tek kurum haline gelmiştir. Buna anayasacılarımız tarafından ‘’meclis hükümeti adı verilmektedir ve meclis hükümeti esprisi içerisinde, bakanları meclis tarafından tek tek seçilen, meclise doğrudan hesap veren, aynı zamanda yargı üyeleri, tek tek meclis tarafından seçilen, yine meclise hesap veren ve bir devlet başkanı olmayan ama meclis başkanı olarak benzer işlevlerin görüldüğü bir yapı olarak bir müddet çalışmıştır. Burada hemen hemen ilk defa Osmanlı tarihinde hiç görülmemiş bir 1921 Anayasası düzenlemesi, il ve nahiyelerde halkın iradesi geçerli olarak kabul edilmiştir. Halk yönetimi söz konusudur ve yerinden yönetim ilkesi temel olarak 1921 Anayasası’na girmiş bulunmaktadır. Ondan sonra yavaş yavaş geriye itilerek, bugün hemen hemen büyük ölçüde terk edilmiş gibi gözüküyor. 1921-2020, üzerinden toparlak hesap 100 yıl geçmiş olsa bile, hâlâ merkezi hükümetle yerel idare arasındaki ilişkinin nasıl olacağı konusunu tartışan, bunun üzerinden çatışan bir siyasal uygulamaya sahibiz.

Pişirici: 100 yıl geçti.

Kalaycıoğlu: Evet, geçmiş olsa bile…

Pişirici: İlk meclis kurulduğunda, 1921 Anayasası yapıldığında, Mustafa Kemal ve arkadaşları ya da başkaları, amiyane tabirle bunu kendileri mi icat ettiler yoksa bir yerden örnek mi aldılar? Örnekleri neydi?

Kalaycıoğlu: Temel itibarıyla daha çok Avrupa’ya bakıyorlar. Esasında, bu tür bir yapılandırma Britanya İmparatorluğu’nda mevcut. Yani Britanya’nın parlamentosunun altında yattığı veya üzerinde inşa edilmiş olduğu fikir tabanı bu. Orada aynı ifade söz konusu. Yazılı anayasa yok. Yazılı anayasa olmamasının nedeni de bu. Yani Britanya’da, Britanya Parlamentosu, halkın yokluğunda halk olarak kabul edildiğinden, halk ne karar alabiliyorsa onların hepsini alabilecek yetkiye ve meşru erke sahip. Dolayısıyla anayasaya ihtiyacınız yok. Anayasayı gerektirecek ne konu varsa, ‘’ülkenin kurumları nasıl olacak, nasıl işleyecek, bu kurumlarla halk arasındaki ilişki nasıl olacak, halkın örgütlemesi nasıl olacak, örgütlerle merkezi idare arasındaki ilişki nasıl olacak, yerel yönetim nasıl olacak’’ konuları anayasada yazılan temel konular. Bir de anayasada haklar ve özgürlükler beyannameleri var. İki temel unsuru var. İki temel unsuru hakkında da parlamento her türlü kararı alabilecek durumda. Onun için bunun yazılı bir metne döndürülmesi için herhangi bir çaba sarf edilmemiştir. Britanya Avrupa Birliği’nde iken, bunu Avrupa’daki hakların bir şekilde tescil edilmesi ve açıklığa kavuşturulması için yazmaya başladı ama Brexit süreci ile Avrupa Birliği’nden çıktığı için yazılı anayasaya geçecek mi, ondan da emin değilim. Ama hâlen yazılı bir anayasası yok. Bu konuda yazılmış olan ve çok değer verilen kitaplar ve çalışmalar var. Walter Bagehot’un “The English Constitution” diye meşhur kitabı var. Ama yazılı bir anayasası yok. Fakat bizde yazılı gelenek daha kuvvetli bir şekilde yer etmiş olduğundan ve o tarihte böyle bir yazılı metnin yararlı olacağını düşündüklerinden, 1921 Anayasası’nı kaleme almış bulunuyorlar. Bu, zaten 1876 Kânûn-ı Esâsî’sinin 1909’da değişmiş şeklinin desantralizasyonu içeren, yani yerinden yönetimi içeren değiştirilmiş bir biçimi olarak ortaya konuldu. Kuvvetler birliği içermesi itibarıyla da bir önceki anayasalardan, yani 1876 ve 1909 değişikliklerinden farklı bir içerikteydi. Tabii orada bir padişah olduğundan, devlet başkanı olduğundan, bu uzun uzun anlatılıyor. Burada onlar yok. Temel itibarıyla kuvvetler birliği var ve burada bütün yetki, anayasa hukuku açısından ve siyasi açıdan her türlü erk, Büyük Millet Meclisi’nde. Dolayısıyla bu meclis, her türlü kararı almakta ve kendisi için de, kendisini seçmiş olan kitlenin temsili itibarıyla, millete olan hizmeti dolayısıyla da uygun gördüğü her türlü kararı alıp, öncelikle işgali sona erdirmek, savaşı yürütmek için bir ordu kurma, tabii orduyu Büyük Millet Meclisi’nin ordusu, yani bir anlamda ‘’milletin ordusu’’ olarak teşkil etme ve bununla savaşarak işgali sonlandırma ve yeni bir devlet kurmak için gereken iradenin kendisinde olduğuna karar vererek hareket etmiştir. Daha önce içinden çıkmış olduğu Osmanlı İmparatorluğu zaten işgal altındadır ve fiilen bitmiştir. Daha çok İç Anadolu ağırlıklı olarak çok küçük bir toprak parçasına sıkışmış durumdadır. Güneyi, batısı, doğusu vs. başka devletlere verilmiştir. Bir kısmı zaten ’93 Harbi’nden beri Rus toprağıydı. Onun hükmündeki kalan alan ve biraz batıya doğru devamının Ermenistan’a verilmesi söz konusuydu. Daha güneyde İtalyan ve Fransızlar’ın işgal bölgeleri vardı. Hakkâri, İngilizler’in işgal bölgesi olarak kabul ediliyordu. Daha batıya doğru gittiğinizde, özellikle İzmir ve civarı Yunanlar’ın işgalindeydi. Boğazlar bölgesi de zaten İngilizler’in işgalindeydi çünkü orasını kendileri açısından stratejik olarak çok önemli gördüklerinden, İngiliz, Fransız, İtalyan, kazanan kuvvetler -Ruslar hariç, çünkü onlar 1917 İhtilali ile çarlık çökmüş olduğu için, onun yerine geçen Sovyetler Birliği savaştan çekilmişti, onların herhangi bir müdahalesi yok- bu bölgeyi kontrol etmek durumundaydı. Onun için 1936’da Montrö Anlaşması imzalanana kadar Boğazlar’ın statüsü sürekli olarak tartışılmış ve Türkiye bunu elde edebilmek için büyük gayret göstermiştir. Başarıyla Montrö’de Türk Boğazları olarak kabulünü sağlamış bulunmaktadır. Bir müddet bu terminoloji kullanılmadı filan ama 20. yüzyılın sonuna doğru bu terminolojiyle Türk Boğazları olarak kabul edilmektedir. Özel bir statü sağlanmıştır ve bu temin edilmiştir. 

Ama şimdi Büyük Millet Meclisi bu yapıdaki bir geçmişi reddederek, işgali reddederek, ilhakı reddederek, herhangi bir yabancı kuvvet tarafından yönetilmeyi ve dolayısıyla koloni olmayı reddederek yoluna devam etmiştir. Burada en önemli adım olarak 30 Ekim ve kasım başında, 1-2 Kasım 1922’de 307 ve 308. kararları ile 16 Mart 1920’den geçerli olmak suretiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun kaldırıldığını, fesh edildiğini kabul etmiştir. Kuruluşunun üçüncü yılında, yani Nisan 1923’te, yeni bir seçim kararı alarak yoluna devam etmiştir. Bu seçim kararından çıkan meclis, 1924 Anayasası’nı, yani daha normal yapıdaki bir ülkede işgal altında savaşan ve kendi varlığını korumak için gayret etmekte olan bir yapıdan, Lozan Anlaşması sonrasında dünya tarafından kabul edilen devletlerden herhangi bir tanesi haline gelmiş olan bir yeni ulus-devletin kurumlarını, özgürlük ve haklarını belirleyen bir metin olarak, 1924 Anayasası’nı ve yeni ülkenin yeni rejimini tanımlamıştır. 1924 Anayasası’nın da 1921 Anayasası’nı andıran tarafları var tabii. Ona göre de dördüncü maddesinde “Türk Milleti’ni ancak Büyük Millet Meclisi temsil eder ve millet adına egemenlik hakkını o kullanır” diyor. Yani bu temel ilke olarak “meclis üstünlüğü” veya “yasama üstünlüğü” olarak tanımlayabileceğimiz bir rejimdir. Yasama, yürütmeye ve yargıya üstündür. Yasama, diğer devlet kurumlarına da üstündür. Nihai karar alıcıdır. Egemenlik bunu ima eder. Egemen dediğiniz kişi, en son, her konuda nihai kararı alan, alma yetkisi olan kişidir. Varlık, yokluk, ölüm, kalım her konuda en son kararı kim alıyorsa, egemen odur. Dolayısıyla 1924 Anayasası’na göre Türkiye Büyük Millet Meclisi, egemen olarak kabul edilmiştir. Ama kendisi adına değil, kendisini seçen o temsil heyetini, temsilcileri seçen millet adına. Dolayısıyla, milli veya ulusal egemenlik ilkesini de içeren iki temel ilke, ulusal egemenlik bir yanda, öbür yanda da yasama üstünlüğü ilkeleri, 1924’ten itibaren cumhuriyetin temel tanımlayıcı ilkeleri olmuştur. 

Nitekim yine aynı anayasada beşinci maddede, “Yasama yetkisi ve yürütme erki Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verilir ve onda toplanır” diyor. Yani yürütme de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde toplanıyor. Nasıl toplanıyor? Çünkü onlar da millet tarafından seçiliyorlar. Bakanlar ve başbakan da millet tarafından seçiliyor. Milletvekili seçimi ise milletvekillerinin arasından onları hükümet diye milletvekilleri seçiyor, ikinci bir iç seçim söz konusu oluyor. Onlara itimat ettiklerini göstermek için güvenoyu veriyor. Güvenoyuna sahip olduğu sürece de yürütme erkini kullanma yetkisi var. Ama sonuçta meclise hesap vermek durumunda. Meclis güveni istemediği zaman çekebiliyor. Dolayısıyla, yürütmenin nasıl çalışacağına dair esas yetki, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde. Ama “Fiiliyatta yürütme meclisin içinden nasıl seçiliyor’’ derseniz, oradaki en büyük parti grubunun lideri ve ön safta gelenleri. Dolayısıyla meclis çoğunluğu da yürütmenin arkasında veya yürütmeyle iç içe geçmiş durumda, bir tür füzyon içinde. Bu füzyonu, parti lideri hem yürütmeyi hem meclisi kontrol etmek suretiyle fiiliyatta uyguluyor. Bu sadece bizde değil, demin örneğini vermiş olduğum Britanya Parlamentosu’nda da aynı. Yani oradaki uygulamada da bazı başbakanlar o kadar güçlü oluyorlar ki bu uygulamaya İngiliz meslektaşlarımız “başbakanlık rejimi” diyorlar. Yani başbakan hem meclisin egemeni hem de aynı zamanda yürütmenin egemeni. Dolayısıyla yargı hariç, devletin her türlü temel kurumunu büyük ölçüde denetimi altında bulunduran ve oradan almış olduğu güçle yönetme iradesi gösteren bir kişilik hâline geliyor. Ve bu çok büyük destek aldığında tabii bu müthiş bir iktidar birikimini bu yapıda sağlamış oluyor. Dolayısıyla uygulamada, teorinin tam tersi, fiili egemen başbakan ve bakanlar kurulu haline geliyor.

Pişirici: Kuruluşta, hem 1921 Anayasası’nda hem 1924 Anayasası’nda, dönemine göre modern, hatta 1921 Anayasası’na baktığımızda, bugünkü anayasadan çok daha demokratik anayasa yapılmışken, neden çok partili değil de tek partili bir rejim tercih edilmiş?

Kalaycıoğlu: Bu tercihten çok, içinde bulundukları mücadelenin getirdiği sonuçlardan ortaya çıkan bir süreç. Muhtemelen çok partililiği düşündüler. 1923 seçimlerinden sonra bir Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası hareketi var. Fakat bu, 1925 ve 1926’daki iki elim olay dolayısıyla ki bir tanesi Şeyh Sait isyanıydı. Şeyh Sait isyanında o zamanki hükümet, özellikle İngilizler’in “yardım”ını görüyor. Yani Diyarbakır’da, İngiltere’den “Kürt hükümeti’’ diye tabir edilen bir yapıya İngiltere’den silah gönderildiğine dair katalog bulunuyor, ‘Bunları alın, Türk ordusu ile savaşın’’ şeklinde. Bunu görünce ilk vardıkları sonuç, Lozan’da halledilmemiş olan Güney sınırı. Yani o zaman güneyimizde sadece Suriye ve Irak yok. Bugün nasıl güney komşumuz olarak fiilen Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri var, sadece Suriye ve Irak yok, o zaman da fiilen çok kuvvetli iki devlet olan İngiltere Irak’ta, Fransızlar da Suriye’de komşumuz. Biri Fransız mandası, öbürü Büyük Britanya’nın mandası. Dolayısıyla biz bunlarla sınırdaşız. 

Musul meselesi, bu savaşın bitimi anından itibaren büyük bir sorun olarak aramızda duruyor. O tarihte, 1925’te sonuçlanmış değil. Lozan görüşmeleri sırasında da sonuçlandırılamamış durumda. Çünkü Mondros Mütarekesi 30 Ekim 1918’de imzalandığında, o imzaladıkları mütarekeye göre, askeri birlikler silah bırakılmasını kabul ediyor ve oldukları yerde kalıyorlar. Oldukları yer, yani İngiliz birliklerinin olduğu yer Musul’un güneyi, Fakat İngiliz komutan, kendisine İngiltere’den gönderilen emirleri de dikkate almayarak, kuvvetlerini Musul’u işgal edecek şekilde kuzeye kaydırıyor. Osmanlı İmparatorluğu “Mondros Mütarekesi’ni ihlâl ediyorsunuz” diyerek itiraz ediyor, notalar veriyor. Evet, İngiliz Dışişleri kabul ediyor. Savunma Bakanlığı’na anlatmaya çalışıyorlar. Komutan “Ben Bağdat ve havalisini burasının denetimi olmadan besleyemem’’ diyor. Burada Irak’ın büyük ölçüde tarım arazileri var ve tarihi olarak da Bağdat buradan beslenmiş. Dolayısıyla “Biz burayı kontrol edemezsek, Bağdat’ın beslenmesi ciddi bir sorun olarak ortaya çıkacak. Askerin beslenmesi de sorun olacak. Ben bu kararı kabul etmiyorum” diyor. Bu, o zamanki savaş sonu hengâmesi içerisinde ve bizim de içine girmiş olduğumuz Kurtuluş Savaşı yılları süresince bu şekilde kalıyor. Hukuki değil. Lozan Görüşmeleri sırasında ‘’Musul’dan çekilin’’ diyorlar. Musul bizim. Mondros Mütarekesi’ni imzaladığımız tarihte Osmanlı İmparatorluğu’ndan kaldı. O zamanki askeri sınır ne ise “O sınırın gerisine çekilin’’ deniyor. İngilizler bunu kabul etmiyor. O zaman Cemiyet-i Akvam yeni kurulmuş durumda. Cemiyet-i Akvam’ın İngiltere üyesi Türkiye değil. Bu sorunu Cemiyet-i Akvam’a bırakıyorlar. “Cemiyet-i Akvam’a bırakalım, o bir komisyon kursun. Bu komisyon gelsin, buradaki hukuki sorunu saptasın. Ona göre bir karar versin ve biz bu karara uyalım” diyorlar. O zaman Türkiye Cumhuriyeti veya Ankara Hükümeti, Lozan sırasında henüz Cemiyet-i Akvam’ın üyesi değil. Dolayısıyla orada bir diplomatik girişim yürütebilecek olanaklara sahip değil. Buna rağmen, Lozan Anlaşması’nın tehlikeye girmesini engelleyip, bir an evvel milli devletin kabul edilmesini sağlamak için, 24 Temmuz 1923’te anlaşmayı kabul ediyorlar, bu mesele Cemiyet’i Akvam’a bırakılıyor. 1923’te çözülemiyor. 1924’te çözülemiyor. Bu arada komisyon geliyor. Bu bölgede geçici sınır oluşturuyor. Hemen hemen bugünkü sınır. Geçici sınır, olabildiğince o tarihte Osmanlı tarafına, birliklerin gelmiş olduğu yere yakın. Dolayısıyla Türkiye açısından savunulması zor bir sınır bırakıyor. Ama aynı zamanda güneydeki İngiliz mandası için ise bir kolaylık temin ediyor. Oradan güneye birlik kaydırmak o günkü teknolojiyle fevkalade zor; sınırda çok büyük uçurumlar var. Çok yüksek dağ silsileleri var. Kuzeyden getirip güney tarafına asker geçilmeniz fevkalâde zor. Buradaki harekâtı İngilizler’in çok önceden fark edip, tedbir alabilmesi nispeten kolay. Dolayısıyla sonunda bu antlaşma geçici olarak kabul ediliyor. 

1925’te Şeyh Sait ayaklanması ortaya çıktığı vakit, hükümet, “Bunlar bizi karıştırmaya devam ediyorlar’’ diyerek acilen karar vermek gereği duyuyor. Çünkü arşiv belgelerinden de anlaşıldığı kadarıyla, İngilizler’in varsayımı, Osmanlı’nın yayılmacı politikasının Türkiye tarafından da devam ettirileceği. Hâlbuki biliyorsunuz Türkiye “Yurtta sulh, cihanda sulh” diye ifade edilen bir uluslararası hukuku ve aynı zamanda barış ve diplomasiye öncelik veren bir dış politikayı kabul etmiş durumda. Biraz da güneydeki komşularının gücü ve onlarla itişmenin Türkiye’ye ihtiyacı olan hızlı bir şekilde kalkınma ve sosyoekonomik refahı arttırma imkânı tanımayacağını hesaplamış olduğundan yapmıştır. Sonuç itibarıyla, bir an önce bu sınır meselesinin çözülmesini istiyorlar. Bu Şeyh Sait İsyanı’nda da İngiliz parmağını görünce, bunların sürekli olarak bizi zorda bırakacak şekilde birtakım karışıklıklar yaratacağını ve dolayısıyla bu sınır meselesinden çok canımız yanacağını ve aynı zamanda, fazla miktarda kaynak ve güvenlik endişesiyle yatırım yapmamız gerekeceğini, Türkiye’nin gelişmesi için harcanacak fonları bu tarafa kaydırmak zorunda kalacağını düşünerek bir an önce 1926’da anlaşmayı yaptılar, bugünkü sınır temin edilmiş oldu. Tabii Türkiye ile İngiltere daha sonra, 1939’da İkinci Dünya Savaşı patlak verirken, bir müttefiklik anlaşması imzaladılar. Daha sonra NATO ülkesi olundu vs. şartlar değişti. “O sınır öyle olmasaydı, belki daha başka türlü olurdu’’ gibi İngilizler’in daha sonraki yorumlarında görebilmeniz mümkün. Ama sonuç itibarıyla, bu sınır 1925-1926’da bu şekilde halledildi. 

1926’da, İzmir’de Atatürk’e bir suikast hazırlığı var. Bu da keşfediliyor. Hepsi üst üste geldiği için, bu ortamda Takrir-i Sükûn Kanunu’nun çıkması ve aynı zamanda muhalefetin yasaklanması, olabildiğince sınırlandırılması yolunda bir adım atmayı tercih ediyorlar. O tarihte demokrasiye geçilse yürür müydü, ne kadar yürürdü, ondan çok emin değilim. 70 yıldır geçmeye çalışıyoruz, bir türlü beceremedik. O zaman geçmeye çalışsak becerebilir miydik, ondan da emin değilim. Çünkü o tarihteki toplum, yüzde 90’ı köylü olan, yüzde 10’u kentte yaşayan bir toplum. Böyle toplumlarda demokrasinin bugüne kadar olduğunu ve yerleştiğini gösteren bir kanıt da yok. Demokrasi iki tür toplumda kök salabiliyor: Bir tanesi, geniş orta sınıf ve düzgün, olabildiğince eşitlikçi gelir dağılımı olan İskandinav ülkeleri ya da Batı Avrupa’nın kıyı, küçük ülkelerinde. Yahut yine İskandinav ülkelerinde, özellikle İsveç’te görüldüğü gibi, güçlü ve iyi örgütlenmiş bir işçi sınıfının verdiği destekle onların temin ettiği haklar, o hakları korumak için yaptığı hukuki zemindeki siyasî girişimler aracılığıyla yerleşiyor ve güçlü hâle gelebiliyor. Daha çok bir sosyal refah devletiyle uyumlu bir biçimde gelişen ve yerleşen bir demokrasi görebilme olanağımız var. Orta sınıfın demokrasideki rolü, ta Aristo zamanında vurgulanmıştır, “Orta sınıf geniş kalmak durumundadır. Bu her zaman böyle tutulamaz. Bu küçüldüğü takdirde demokrasi zora girer’’ diyor. Şimdi Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya’da vs.orta sınıf hızla küçülüyor. Orada da ciddi problemler var. Aristo’nun 25 yüzyıllık öngörüsü tekrar tutar mı bilmiyorum. Ama yakın tarihlerde, 1950’lerin sonu, 60’ların başında, Stanford Üniversitesi’nden siyaset sosyologu Seymour Martin Lipset, verilere dayanarak benzer bir iddiayı ortaya koydu. Orta sınıfın büyük ve güçlü olduğu, İfade özgürlüğü, teşebbüs özgürlüğü ve vicdan özgürlüğü gibi orta sınıf değerlerinin toplumda genellikle kabul edildiği. Turgut Özal “üç temel özgürlük’’ diyerek bunu çok dillendirirdi. Bu tür özgürlüklerin yaygın ve geniş kabul görmüş olduğu toplumlarda, demokrasilerin daha kolay yerleşip kök salabildiği görülüyor. Türkiye bu niteliklerde değil. Millet olgusu daha anlaşılmamış. Bir de, 1970’lerde Dankwart Rustow’un yazmış olduğu bir-iki makale var. Burada vurguladığı şeye göre uluslaşma sürecinin tamamlanmış olması ve ulusun, bir arada yaşama azmini ve dayanışma eğilimini güçlendirmiş olduğu ortamlarda demokrasi söz konusu olabiliyor. Çünkü zaman zaman bir çoğunluğun iktidarı kurulacak. Neyin çoğunluğu? Bu sorunun yanıtı, sokaktaki seçmenin gözünde çok net olması lazım. Seçmenin tamamımın oluşturduğu kitleye ne ad veriyorsunuz? Kurtuluş Savaşı boyunca Türk milleti, Türk halkı olarak anlaşabilecek bir terminoloji. Ama bunun genel kabul görmesi ve insanların benimsemesi, onların eşit olarak kabul edilmesi, o eşitler içerisinde bazı politikaları izleme teklifinde bulunan adayların ve partilerin, bir kısa dönem için daha tercihe şayan olması dolayısıyla yönetimi ele alması diye ifade edebileceğimiz bir uygulama, ancak böyle bir bütün hakkında tam anlamıyla bir kabul ve dayanışma olabilirse, mevcut olabilir. Olamadığı yerlerde, bu tür birlikteliğin oluşması fevkalade zora giriyor. İmkânsız değil. Çok bölünmüş toplumlar var. En temel örneği, İsviçre, Belçika, bir ölçüde Kanada, Lübnan. Bunlardaki demokratik uygulamalar, çok sancılı bir şekilde, ancak çok özel bazı düzenlemeler yapılarak mümkün hale gelebilmiştir. Örneğin, İsviçre’de altı-edi tane başkan var, ittifak halinde yönetebiliyorlar. Bunlar, çok özel, koalisyonun ötesinde bir uzlaşma uygulaması, alışkanlığı ve kültürü gerektiriyor. O tarihte, 1920’lerin başında, böyle bir milli algı, henüz yerleşmiş durumda değil. Ülkede kırsalda yaşayan birçok kişi, muhtemelen kendilerini hâlâ Osmanlı tebaası olarak görüyor. Çok geniş sayıda göçerler var. Bunların kendi aşiretleri, kabileleri ya da klanlarının ötesinde herhangi bir aidiyet duyguları var mı belli değil. Ancak 1950’den sonra yapılan antropolojik çalışmalarda birtakım gelişmeler gösterebildiğini ve belli bir seviyeye ulaşabildiğini görüyoruz. O tarihte bunu üretebilmek de mümkün değil. Ama 1920’lerin başında cumhuriyet kurulur kurulmaz, bu cumhurun, yani oradaki kamunun yönetimi nasıl olacak, bu kamu kendisini tam olarak nasıl tanımlıyor henüz belli değil. Çeşitli kimlikler havada uçuşuyor,  eskisi gitmiş, yenisi konmamış. Bu arada, mezhep farklılıkları var; dini olan var  olmayan var, eğitim düzeyi yüksek olan var olmayan var. Bu karman çorman ortam içinde, benim görebildiğim kadarıyla ilk öncelik, daha fazla okumuş yazmış olanların, yani seçkin, elit diyebileceğimiz kitlenin içinde böyle bir birlik, dayanışma yaratmak amacıyla, onları modernlik hedefine yönelten ve aynı zamanda, bu kişilerden destek temin etmek suretiyle yönetmeyi öngören bir yaklaşım içerisine girilmiş gibi gözüküyor. Meclisin 1920’den, 70’lere kadar olan dönemini bu açıdan incelemiş olan Amerikalı siyaset bilimci ve yazar Frederick Frey, özellikle mecliste önemli bir mevkie gelebilmeniz ve “elit’’ olarak kabul edilebilmeniz için, eğitimin hatta yüksek eğitimin çok önemli olduğunu vurguluyor. Bu konuda yazmış olduğu kitap ve makalelerinde, meclisteki milletvekillerin dörtte üçünün üniversite mezunu olduğunu söylüyor. O tarihlerde, özellikle 1950’lerde, ülkenin yüzde 70’i-80’i hâlâ kırda yaşayan, eğitimi olmayan, köylü. Dolayısıyla seçkinlik, bir ölçüde, eğitimle kazanılan bir unsur. Milletvekili olarak seçilmek için en önemli kriter, eğitimli olmak. İkincisi ise eğitimin bir türevi olan profesyonellik, profesyonel meslek sahibi olmak, mühendis, mimar, doktor, dişçi olmak. O dönemde özellikle çok doktor var. Daha sonra mühendisler önemli bir pozisyona geliyorlar. Özellikle ilk dönemde, kamu bürokrasisinden gelmiş olmak önemli. Frey’in bulgularına göre bu üç kriter son derece büyük önem taşıyor. Türkiye, tek partili olduğu dönemde bu tür bir seçilme süreci ile yönetiliyor. 

Tabii seçim bugünkü seçim sistemi gibi değil, iki dereceli bir seçim. Önce, birinci seçimde, yasanın tanımına göre 18 yaşını geçmiş erkek fertlerin  -1934’e kadar kadınlar dışlanmış durumda- seçtiği “intihâb-ı sânî’’ diye ifade edilen ikinci seçmenler, “intihâb-ı evvel”ler tarafından seçiliyor. “İntihâb-ı sân”ler ise “saylav” denilen milletvekillerini seçiyorlar. Yapılan araştırmalarda, bu seçiş sürecinde bu kriterlerin çok önemli rol oynadığı görülüyor. Buradaki hedef, daha çok, burada saymış olduğum özelliklere sahip kitlenin, belirli değerler etrafında birleşmesini temin etmek. Bu, Osmanlı’dan çok farklı bir şey değil. Daha önce vurgulamıştık: Halil İnalcık, Osmanlı’da iki temel sınıf olduğunu söylüyor. Biri, yönetimde bulunan askeri sınıf, buna ulemayı da dâhil ediyor. Bir de “reaya”, “taşra sınıfı” var. Bu askeri sınıf, İstanbul’da Dersaadet’te oturuyor. Aynı değerleri, aynı yaşam tarzını, aynı fikirleri kendi aralarında tartışarak kabul ediyorlar. Bunlar arasında büyük bir dayanışma var. Cumhuriyet, bu dayanışmayı, bir nevi, yeniden başka bir kümede gerçekleştirmeye çalışıyor. İlk dayanışma, özellikle Lale Devri’nden itibaren, Osmanlı’nın 17. yüzyıl sonundan itibaren büyük yenilgilere uğramaya başlaması ile birlikte, Osmanlı askeri sınıfındaki tesanüd bozuluyor. Çünkü artık toprakları koruyabilecek durumda değil. “Bu orduyu nasıl adam ederiz, toprakları koruyabilecek hale getiririz ki Avusturyalılar’ın yahut Ruslar’ın elinde rezil olmaz.’’ Çünkü hezimetten hezimete gidiyorlar. Buna karşılık, özellikle ulema, burada herhangi bir değişiklik yapılmaması gerektiğini savunuyor. Ulemanın önemli bir kısmı Yeniçeri ile birleşerek sık sık ayaklanıyor. Padişahı da öldürüp, bir şekilde, eski, oturmuş, son derece muhafazakâr, Ortodoks ve Sünnî anlayışın çerçevesinde, toplumun yönetilmesi gerektiğini, Osmanlı geleneklerindeki örfî geleneklere ve törelere ait bir takım uygulamalarla, yönetimin devam etmesi gerektiğini, orduda bu değişikliklerin yapılmamasını savunmaya başlıyor. İkisi arasında büyük bir çatışma başlıyor. Yine Halil İnalcık’ın bulduğu verilere göre, bu Lale Devri’nde başlamış durumda. Lale Devri’nden beri bu iki grup çok ciddi biçimde uzlaşmazlık ve çatışma içinde. Bunu ekarte edip, modern, Avrupa içerisinde itibara sahip olan bir devlet, Avrupa ve dünyadaki medeniyet düzeyinin üzerine çıkmak gibi bir fikir etrafında birleştirmeye çalışıyorlar. Bu, esas itibariyle Ziya Gökalp’tan esinleniyor. Ziya Gökalp “Kültürler çeşitli olabilir ama herhangi bir zaman diliminde bir tek medeniyet vardır. Bugünkü medeniyet, Avrupa’dadır. Bizim kültürümüz, ananelerimiz farklıdır. Ama medeniyete ulaşacaksak, oradaki temel esasları, yani oranın sanatı, edebiyatı, düşünce şekli, felsefesi ve bilimindeki çeşitli ölçütlere, zenginliklere, varmış olduğu seviyelere ulaşmak ve onu geçmemiz gerekir. Bunu becerebilirsek, kendi kültürümüzün de bu medeniyetin içerisinde yer alması mümkün olabilir’’ diyor. Tabii böyle bir sürece girdiğiniz zaman, kültürünüz ister istemez değişiyor. O da çeşitli reaksiyonlar yaratıyor ve çatışma bu şekilde, seçkinler arasında, yönetici sınıf arasında varlığını sürdürüyor. Ama bu çerçevede, İstiklal Savaşı’nın kazanılmış olması, kurtuluşun temin edilmiş olması, onun vermiş olduğu büyük destek, itimat, hatta özellikle Mustafa Kemal’in karizması ve etrafındakilerin itibarı sayesinde, buradaki bu çatışmanın giderilebileceğini, çok daha güçlü bir dayanışma ve birlik içerisinde, bu elitin, bu tür bir hedefe, bilimi esas alarak, onun önderliğinde, liderliğinde yürüyebileceğini iddia ederek, bu çerçevede bir gelişmeyi temin etmeye çalışıyorlar. II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar geçen sürede, bu konuda olabildiğince başarılı olmuş durumdalar.

Ama bu fikrin, ikinci ve son derece zor olan aşaması, kitleye yaymak, kitleyi de buna sürüklemek. Gerek Şeref Mardin’in, gerek Kemal Karpat’ın çalışmalarında bunu görmekteyiz: Çoğu kırsal hayatta yaşayan, önemli bir kısmı göçer olan, topraktan gelir temin eden ve üstelik kullandığı teknoloji itibariyle de fazla modernleşmemiş olan bir toplum yaşantısını, buna ulaşmak suretiyle dönüştürmek, onu da bu ülkünün, bu idealin bir parçası haline getirmek. Bunun için Halk Evleri bir gelişim olarak yapılmış ve orada birçok katılım temin edilmeye çalışılmıştır. Ne kadar başarılıdır? Yapılan araştırmalarda çok başarılı olduğunu gösteren bir kanıt yok. Onun ötesinde, Köy Enstitüleri bir süreç olarak başlamıştır. Köylünün doğrudan tarımsal üretimine ve oradaki hayat standardına, sosyoekonomik refahına etki edecek bir girişim. Ama tabii köylünün hızla eğitim alması, kırsal çevredeki eşrafla, toprak ağalarıyla, aşiret liderleriyle ve oradaki hem toprak üstünde hem toprak altında olan çeşitli dini örgütlenmelerle, çok ciddi farklılaşmaların ve çatışmaların ortaya çıkmasına, tehdit olarak algılanmasına neden oldu. O çerçevede, Türkiye’nin demokrasiye geçişi sırasında, halkın, bu tür bir ülkü ile arasındaki ilişkinin kurulması mümkün olmadı. 

Pişirici: Benim merak ettiğim bir husus daha var: 23 Nisan 1920’den, 1946 seçimlerine kadar, arada Atatürk’ün hayatını kaybettiği 1938, -herhalde Kasım 1938 bir kırılma da olabilir, onu siz söyleyin- bu süreçte, tek parti içinde siyaset yapılabiliyor muydu? 

Kalaycıoğlu: Tabii. Siyasetin yapıldığını, aynı zamanda milletvekilleri ile seçmen arasında yoğun ilişkiler olduğunu da görebilmeniz mümkün. Ahmet Emin Yalman’ın bir kitabında, “Milletvekillerine o kadar çok taleple geliyorlar ki çalışacak vakit bulamıyoruz” diyerek şikâyet ettiğini de görebiliyorsunuz. Çünkü unutmayın, Türkiye’nin, ilk yıllarında karşı karşıya kaldığı en önemli olaylardan bir tanesi, 1929-1930 Dünya İktisadî Buhranı’dır. 1929 yılı, aynı zamanda Lozan Antlaşması’nda yapılan taahhüdün, Osmanlı’dan devralınmış olan büyük borç stokunun ödenmeye başlanacağı ve ilk taksitinin ödeneceği yıldır. O noktaya kadar, 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde çıkan genel sonuca istinaden, özellikle piyasa ekonomisinin desteklendiği bir uygulama sürmektedir Türkiye’de. Ekonomi toparlanmaktadır ama piyasa, 1929-1930 buhranı ile birlikte çöker; dünyadaki bütün piyasalar gibi, çok ciddi bir çöküşle karşı karşıya kalmıştır. Özellikle döviz cinsinden bir kaynak temin edebilme imkânı fevkalade zora girer. Çünkü Türkiye’nin ihracat kalemleri, birinci sırada keçi kılı, ikinci sırada fındık, üçüncü sırada kuru üzüm, kuru incir gibi, birçoğu işlenmemiş, olduğu gibi satılan malzemeler. Tütün de var ama fazla değil. Sonuç itibarıyla, insanlar ekmek alamayacak duruma düştüklerinde, gidip fındık, kuru üzüm veya kuru incir almazlar. Dolayısıyla lüks maddeler ve bunların satışı zora girdiğinden, döviz daralması söz konusu olur, müthiş bir kemer sıkma dönemine girilmiştir. Aynı zamanda, piyasaların göstermiş olduğu başarısızlık, o zamanki iktidarı, dehşete düşürmüştür. Hızla, devletin girişimleriyle, ekonomide bir değişim yaratma, yani sanayiye yatırım yapmaya girişilir: Sümerbank, Etibank, Raybank gibi çeşitli bankaların kurulması ile tekstil sanayinin geliştirilmesi planlanmıştır. Çünkü tekstil, tarım hammaddesini işleyen, tarım esaslı bir sanayidir. Aynı zamanda, şeker pancarı fabrikaları kurulmuştur. 1932 yılından itibaren, beş yıllık devlet planlaması yapılarak, devlet yatırımları yapılmıştır.  Bu planlar çerçevesinde olabildiğince hızlı bir şekilde, satmakta zorlanılan bu tarım ürünleri yerine, içeride başta tekstil ürünleri olmak üzere giyim ihtiyacını karşılayacak ve başka her alanda yatırımlar başlamıştır. Mesela, kâğıt fabrikası SEKA, 1935 senesinde kurulmuştur. Saydığım diğer bankalara ek olarak, Denizbank, Ziraat ve Halk Bankaları, küçük esnafı, özellikle küçük ölçekli birimleri geliştirmek için kurulmuştur. Büyük ölçüde, içine düşmüş oldukları 1930 krizinin felaketinden kurtulmak için bu tür girişimler yapılması söz konusu olmuştur. Bu krizden biraz toparlandıkları noktada, 1939 senesinin eylül ayında II. Dünya Savaşı patlar. Bu sefer bir savaş ekonomisine giriyorsunuz. 1941-42 yıllarında, orduyu beslemekte zorlanan bir noktaya gelmiş Türkiye. Çok sayıda insan silah altında, verimli çalışabilecek işçiler işyerinden alınmış, “bir Alman saldırısı olursa savaşsın” diye silah altında bekletiyorsunuz. Tabii bunların yiyeceğini bulmak da zora girmiştir. Cahit Kayra’nın bu konuda çok güzel bir kitabı var. “Yokluk Vergisi” adı verilen bir vergi konularak, tarımdan aşırı şekilde vergi alarak, aynı zamanda tarım mallarını müsadere ederek, orduyu besleme yoluna gidilmiştir. Bunlar olağanüstü dönemlerin fevkalade zecri, ağır tedbirleri. Başka bir hükümet olsa, farklı bir tedbir mi alırdı, hiç emin değilim. Ama bu tür bir tartışmayı yapamayız, çünkü bilimsel olmaz. Bilimsel çalışmalarda deney yapıp, ispatlamanız gerekir ama 1945-1946 yılına geldiğiniz zaman, Türkiye’de, bu politikalar dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı müthiş bilenmiş bir kitleyi türetmiş bulunuyorsunuz. Aynı zamanda bir özgürlükçü açılım beklentisini de yaratmış bulunuyorsunuz. Oradan itibaren, ilk defa olarak, seçim ortamı, kampanyalar, mitingler, toplantılar, yürüyüşler oluşturacak şekilde daha demokratik süreçleri düzenlemeye başlıyorsunuz. 

Arada 1930 Serbest Fırka deneyi var. Fakat 1930 depresyona rastladığı için, bence orada cumhuriyetin bir zamanlama hatası var. Yanlış zamanda bu partiyi kurmaya kalktılar ve sonunda o parti kendi kendini feshetti. Fethi Bey karşı karşıya kaldığı durumu görünce, bu partiyi sürdürmemeyi tercih etmiştir. 

Pişirici: Hocam, sürenin sonuna geldik. Zaman yine su gibi geçti. Programı kapatalım istiyorum. Kalan konuları gelecek aya bırakalım. Gelecek ay konuşmak istediğimiz konulardan bir tanesi de, bu dönemde, Türkiye’nin, dünyadaki değişime koşut olarak nasıl sağa savrulduğu ve oradan nasıl kurtulmaya çalıştığıydı. Onu da gelecek aya bırakalım arzu ederseniz. Bitirmeden önce bir-iki cümleniz varsa onu alayım. 

Kalaycıoğlu: Şimdi şurada dikkat edeceğiniz husus, 1924 senesinde kurulmuş olan anayasa ve siyasi rejim 1960’a kadar gitmiştir. Bir meclis üstünlüğü rejimidir. Çalışması esnasında, çoğunlukla tek parti rejimi olarak çalışmıştır. Dolayısıyla başlangıçtaki kısa süreli demokrasi deneyimi başarısızlıkla sona ermiştir. Ama Türkiye, 1945 sonrasında dünyada başlayan ikinci büyük demokrasi dalgasına girme imkânı bulmuştur. Şimdi o anayasayı, o rejimi daha makul bir şekilde demokrasiye uygun hale getirmiş olabilselerdi, muhtemelen bugün Türkiye, ikinci ve üçüncü dalgaya katılmak suretiyle demokrasiye iki kere teşebbüs ettiği halde, büyük bir hayal kırıklığına uğramış olarak gelmiş olmayacaktı. Ama yine söyleyeyim, bu da bilimsel olarak tartışabileceğimiz bir mesele değil, deneyini yapamayız. Dolayısıyla tersini ispat edemeyiz, spekülasyon olarak kalmış durumda. Bunun nedenleri üzerinde dururuz, açıklamaya çalışırız. 

Pişirici: Çok teşekkür ederim hocam. “Siyasetname”nin sekizincisinde, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimi profesörü Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile “Cumhuriyette siyaset”i değerlendirmeye çalıştık. Öyle görünüyor ki gelecek ay da “Cumhuriyette siyaset”i konuşmaya devam edeceğiz. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus