Erdoğan sosyal medyayı kontrol altına alabilir mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Fehimcan Şimşek

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan Cuma günü gençlerle YouTube üzerinden bir araya geldi ve bu çok konuşulacak bir olaydı; ama çok da fazla konuşulmadı. Bugün Faruk Bildirici de yazmış. Burada gençlerin özellikle Cumhurbaşkanına gösterdiği tepkilerin haber olmadığını. Ama ben olayın başka bir boyutunu ele almak istiyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın orada sosyal medyaya yönelik olarak söylediklerine hatırlatma bağlamında bir bakalım. Tabii ki biz bu sosyal medya gerçeğini görüyoruz, kabul ediyoruz, kullanıyoruz. “Bunu asla ihmal etmemek gerekir,” diyor. “Biz de zaten etkin şekilde kullanıyoruz,” diyor ve kendisinin 16 milyon 200 bin takipçisi olduğunu da hatırlatıyor. Ondan sonra şöyle devam ediyor: “Buradaki asıl mesele sosyal medyanın ve internet platformlarının, her türlü yalanın, iftiranın, sapkınlığın serbestçe dolaşabildiği mecra haline getirilmesidir.” Ondan sonra da çokuluslu şirketlerin Türkiye’de temsilcilik açmamalarından şikâyet ediyor. Bu konudaki çalışmalarını söylüyor. Ondan sonra, “Gençlerimiz başta olmak üzere tüm vatandaşlarımızın sosyal medyayı etkin ve aynı zamanda ahlâkî zeminde kullanabilmelerini sağlamak devlet başkanı olarak görevimdir. Bu konuda güçlü bir hukukî altyapı oluşturmanın hazırlıkları içindeyiz. Milletimizi de sadece içeriğiyle zengin değil aynı zamanda güvenilir bir internet mecrasına inşallah yapacağımız yasal düzenlemelerle kavuşturacağız” diyor. 

Söylediklerinin bir yönü doğru tabii ki. Şikâyet ettiği hususlar, birçok kişinin de şikâyet ettiği husular. Ama yapmak istediğinin, esas olarak kendisini rahatsız eden yönleri engellemek olduğunu çok rahatlıkla düşünebiliriz. Burada tek tek bireylerin sosyal medyada avantajları ve dezavantajları var, iyi ve kötü yönleri var. İnsanlar sosyal medyayı kullanıyorlar, ama kimi durumda da rahatsız oluyorlar. Erdoğan burada insanların rahatsızlıklarını öne çıkartarak, bununla bir zemin teşkil ederek bunun üzerinden sosyal medyayı, interneti tam anlamıyla kontrol altına almak istediğini beyan ediyor ve bunun meşru zeminini de insanlara atfetmeye çalışıyor. Yani kendisine yönelik değil kişilere yönelik, kişi haklarını savunmaya yönelik olduğu iddiasında. 

Ama şu âna kadar yapılan düzenlemelerde, uygulamalarda, getirilen yasaklarda, gözaltılar, tutuklamalar, hatta hapis cezalarında esas olarak Erdoğan’ın kendisine yönelik ifadelerin, sonra devlete yönelik ifadelerin esas alındığını görüyoruz — kişiye yönelik hususlar çok geri planda. Şu âna kadar da zaten bir yığın düzenlemeyle, her sene neredeyse yeni bir düzenlemeyle, kimi zaman da düzenleme olmadan keyfî uygulamalarla sosyal medya üzerinde devletin çok kötü bir denetimi olduğunu biliyoruz. Ama devlet ne kadar denetlemeye çalışırsa çalışsın, ne kadar otoriter yöntemler kullanırsa kullansın sosyal medyayı kontrol etmesi mümkün olamıyor. Bunun verdiği bir telaş ve endişe var. Şimdi bakalım: Örneğin Cumhurbaşkanı en son, sınav öncesi gençlerle buluşma ihtiyacı hissetti — YouTube gibi kanalların gençler tarafından kullanıldığı düşüncesiyle. Fikir olarak iyi bir fikir; ama uygulamada bu bir kâbusa dönüştü — özellikle “dislike”larla. Evdeki hesap çarşıya uymadı, belki de yaptığına pişman bile olmuştur. 

Bu bize bir kere daha gösteriyor ki sosyal medya denen mecralar sizin istediğiniz gibi şekillenmiyor. Çok kolaylıkla denetiminizin dışına çıkabiliyor. Buralarda kuşak olarak, mentalite olarak farklıysanız, bunu daha çok kullanan kesimlere uzaksanız, onları tam olarak anlamıyorsanız, teknolojiyi de tam olarak anlamıyorsanız, sosyal medyayı kullanayım derken sosyal medyayı aleyhinize kullanabiliyorsunuz. Bunun örneklerini çok gördük; en son yaşadığımız olayda da, mâlûm, siyasî iktidar sosyal medyada yeşil top yaptı ve burada temel olarak da “etik” dedi, “ahlâk” dedi ve ahlâkîliğin simgesi olarak yeşili kullandı.

Böyle bir kampanyayı doğrudan AK Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı başlattı. Dolayısıyla bir devlet uygulaması ve bir dizi insan o toplardan alıp kendilerine sosyal medyada öyle varlık gösterdiler ve süre içerisinde bu yeşil topların önemli bir kısmının –hepsinin değil– kolaylıkla kendi söyledikleri “etik”, “ahlâk” gibi değerlerin çok uzağında hareket ettiklerini gördük ve yaptıklarından pişman olup, pişman oldukları söylemeyip hedefine ulaştığını ileri sürerek uygulamayı da iptal ettiler. Erdoğan’ın açıklamasında ahlâk meselesi çok önemli bir yer tutuyor, itibar meselesi çok yer tutuyor.  Ama şunu biliyoruz ki ahlâk konusu bugün siyasî iktidarı destekleyen kişilerin sosyal medyada en son tutunabilecekleri mevzilerden birisi. Az önce söylediğim yeşil top uygulamasında bunu gördük. 

Kendi şahsımızda hepimiz yaşadığımız deneyimlerden bunu biliyoruz. Sosyal medyada şahsen kendi deneyimlerimden hareketle, iktidar yanlısı veya öyle görünen kişilerin sosyal medya kullanımlarında temel önceliklerden birisinin ahlâk olmadığına birinci dereceden tanığım. Her türlü hakaret, küfür, tehdit pekâlâ gelebiliyor. Sadece onlara özgü bir özellik olmadığı muhakkak. Sosyal medyayı bir linç aracı olarak kullanan farklı kesimlerden insanlar var. Bunlar kimi zaman bireysel kimi zaman da örgütsel olarak hoşlanmadıkları kişilere karşı gayri ahlâkî zeminde bir kampanya yürütüyorlar. Bu anlamda siyasî iktidarın ve siyasî iktidar yanlılarının bu konuda çok da şikâyet edebilecek durumda olmadıklarını biliyoruz. Aynı zamanda devletin trol örgütlenmelerini beslediğini de biliyoruz. En son Twitter‘ın iptal ettiği hesaplardan biliyoruz. Bunun aslında devlet yanlısı trol örgütlenmelerin çeperi olduğu, esas merkezine o uygulama ve iptallerle gelinmediğini çok güvenilir gözlemciler söylüyor. 

Burada soru, devletin sosyal medyayı kontrol edip edemeyeceği. Kontrolün değişik yöntemleri var. Siz burada daha güçlü olursunuz, mesajlarınız daha çabuk dolaşıma girer. Mesela Erdoğan’ın 16 milyonu aşkın takipçisi var ve bu takipçiler üzerinden Erdoğan’ın sosyal medyayı çok ciddi bir şekilde kullanabiliyor olması lâzım; ama böyle değil. Erdoğan mesajlarını sosyal medya üzerinden vermiyor. Trump ile asla karşılaştırılamaz, çünkü Erdoğan ülkedeki medyanın ezici bir çoğunluğunu kendi denetimine almış durumda ve hâlâ eski kafayla çalıştığı için o medya üzerinden mesaj vermeyi temel alıyor ve sosyal medyayı ikinci plana ittiği için sosyal medyadan bir alerji kapıyor. Çünkü o alan, geleneksel medya alanı, büyük medya alanı tamamen Erdoğan tarafından tutulduğu için insanlar sosyal medyaya yığılıyorlar ve Erdoğan buradan çok ciddi bir şekilde rahatsızlık duyuyor. 

En son mesela Ali Babacan’ın YouTube üzerinden yaptığı röportajlara bakalım: Bunların en çok izleneni Cüneyt Özdemir’le yaptığıydı. Bunun çok izlenmiş olmasından Erdoğan’ın rahatsız olduğunu biliyoruz, bunu ifade etti. Ama şöyle düşünelim Ali Babacan eskiden beri siyasetin içinde olan biri olarak, yeni bir partinin başkanı olarak geleneksel medyada hak ettiği ölçüde yer bulsaydı Youtube yayınları o kadar büyük ilgi görmezdi. Siz geleneksel medyayı rakiplerinize kapattığınız zaman, sosyal medyanın onlar için bir mecra haline gelmesinin önünü açıyorsunuz, ondan sonra da şikâyetçi oluyorsunuz. Sosyal medyada etkili olabilmek için birincisi bu teknolojilere belli ölçülerde hâkim olmanız gerekiyor, bunları gerçekten önemsemeniz gerekiyor ve bunları öncelikli mecralar olarak görmeniz gerekiyor.

İkincisi, buralarda etkili bir şekilde faaliyet gösterebilecek kadrolara sahip olmanız gerekiyor, imkâna da sahip olmanız lâzım. Devletin, AKP’nin ve Erdoğan’ın imkânları sonsuz, böyle bir sorunları yok, fakat kadro sorunları var. Çünkü kadroları konformist, tembelliğe alışmış, var olan üzerinden giden, muhafazakâr kafalar — muhafazakâr derken, dinî anlamda değil statükoculuk anlamında söylüyorum. Mesela Erdoğan’ı gençlerle YouTube‘da bir araya getirme fikrinin hayata geçirilme şekli tamamen eski tip, yani yeni bir mecrayı eski yöntemlerle kullanmaya ve talimatla sosyal medya aktivitesi yapmaya çalışıyorsunuz. Sonuçta yaptığınızı beceremiyorsunuz. Daha önemlisi, diyecek bir şeyleriniz olması gerekiyor. Buradaki gençlerin tüketebileceği, üzerinde konuşabileceği, tartışabileceği şeyler söylemeniz lâzım. Erdoğan veya destekçileri bunu nasıl yapacak? Yeni sözleri yok, söylenmemiş sözleri yok. 

Hatırlanacaktır seçim öncelerinde Erdoğan hep çok önemli açıklamalar yapacağını söylerdi insanları çekmek için. Karşısına geçip baktığımızda hiç yeni bir şey duymazdık. Ama böyle bir merak uyandırıp arkasını getiremeyen bir Erdoğan’la karşı karşıyayız uzun zamandan beri. Zaten geleneksel medyayı alabildiğine tükettiği için bütün sözlerini orada söylüyor. Bir diğer husus da –bunu özellikle vurgulamak lȃzım, burası çok önemli–, gençlerden bahsediyoruz; bu gençler dünyaya gözlerini açtıkları andan itibaren, ilk akılları ermeye başladığı andan itibaren her yerde karşılarında sürekli Erdoğan’ı gördüler. Her konuda her yerde Erdoğan konuştu; artık onlar için Erdoğan bir merak unsuru değil. Tabii ki sevenleri vardır, hayran olanları vardır; ama Erdoğan’dan yeni bir şey duyma ihtimalleri yok ve tam tersine bir bıkkınlık var. Artık çok fazla yoruldular. Erdoğan kendisi yoruldu, ama insanları da yordu. Özelikle genç kuşaklar için böyle bir şeyi vurgulamak lâzım. Dolayısıyla Erdoğan, siyasî iktidar, sosyal medyayı kendi gücüyle, kendi sözleriyle, kendi örgütlenmesiyle kuşatabilecek, kontrol altına alabilecek bir durumda değil. 

Arada sırada “yerli ve milli” birtakım sosyal medya uygulamaları yaratılmaya çalışıldı. Büyük bir kısmı çalıntı ve fos çıktı. Dünya tekelleriyle bu konuda rekabet etme imkânı da yok. Bir Çin gibi olma durumu da yok. Bir de bunları yasaklamak; dönem dönem –ki Gezi zamanında çok olmuştu–, sosyal medyaya ve internete birtakım yavaşlatmalar, engellemeler yapıldı. Ama bunu tamamen yapma imkânı yok, Türkiye’yi tamamen dünyaya kapatıp bir Kuzey Kore’ye çevirecek hâli yok. Dolayısıyla burada en fazla yapabileceği, yargı üzerinden sosyal medya şirketlerini zorlayarak, orada içerikleri denetlemek, onları sınırlamak ve insanları cezalandırmak — ki bunu zaten yıllardır yapıyor. Sürekli, her dönemde İçişleri Bakanlığı insanlara operasyon düzenliyor, insanlar tutuklanıyor. En fazla, yurtdışında olanlar tutuklanamıyor, ama onların da büyük bir kısmına erişim engeli getiriliyor. Yani şu anda hukukî anlamda sosyal medyayı kontrol etme hususunda iktidarın çok fazla bir ihtiyacı yok aslında. 

Dolayısıyla Erdoğan’ın bu söylediğiyle yeni hukukî zeminin ne olacağının çok da fazla bir önemi yok. En fazla yeni birtakım kısıtlamalar gelir; ama şu âna kadar olduğu gibi, bundan sonra da yapabileceği kısıtlamalar mutlak kontrolü sağlayamaz. Kapattığı yerden bir başka şey çıkar. Orası kapanırsa da bir başkası. 

Kendimden örnek vereyim. Ben artık genç birisi değilim; uzun zamandır, 5 yıl önce Periscope diye bir uygulamayla tanıştım. Bunun sebebi de şudur; o tarihte Habertürk gazetesinde köşe yazısı yazıyordum, gazetecilik yapıyordum; aynı zamanda da televizyonunda yayınlar yapıyordum, iyi para kazanıyordum, çok güzel bir odam vardı vs.. Ama bir aşamadan sonra bana az yazdırmaya, televizyona az çıkarmaya başladılar, iyice sınırlamaya başladılar. Ben bu sırada kendimi ifade etmenin yollarını ararken, Timur Akkurt arkadaşım sayesinde hemen çıkar çıkmaz Periscope uygulamasından haberdar oldum. O halimle –ki teknoloji özürlüsü biriyim– ben bile becerdim ve Habertürk‘ün imkânlarıyla Türkiye’nin dört bir tarafında Haziran 2015 öncesinde mitingleri izledim — beni mitinglere yolluyorlardı, ama yazdırmıyorlardı. Ben de gittiğim miting alanlarında kendim Periscope‘dan canlı yayın yaptım, analizler yaptım; bir de gittiğim yerlerde adaylarla röportaj yaptım — birçoğu, Periscope denen, sonradan adı Scope olan uygulamayı benden öğrenmiştir. Hiç ummadığım şeyler oluyordu. 

Mesela hiç unutmadığım bir olay: İzmir’de HDP mitingini izlemiştim tek başıma ve miting bitmişti. Konak Meydanı’nda bir palmiye ağacının altına çöktüm ve selfie olarak mitingin analizini yaptım, tamamen kendimi tatmin etmek için. Ama sonra bir baktım binlerce kişi izlemiş — bir pazar günü, o halimle benim söylediklerimi. Ondan sonra benim kişisel maceram Medyascope‘a döndü, 5 yıldır aşkın süredir, çoğu genç olan insanlarla sosyal medya temelinde gazetecilik yapıyoruz, hayatın her alanında çalışıyoruz. Önümüze hukukî, ekonomik, meslekî engeller çıktı, şu oldu bu oldu, ama benim gibi ve benimle hareket eden mesela Sedat Pişirici gibi arkadaşlarımız –ki biz bu konulara âşina değiliz–, gençlerle çalışarak onlardan öğrenerek bu işi yaptık. 

Sosyal medyaya yeni denetlemeler çıkarsa, yeni engeller çıkarsa, eğer hâlâ mecâlimiz ve hâlimiz varsa başka şeyleri de yaparız. Biz yapmayız başkaları yapar, bizden çok alâkasız gençler, hatta yaşlılar yapar. İlk dönemlerde bu olayı çok küçümseyen birçok köşe yazarının, sözü olduğunu düşünen insanın, daha sonra kendi adına YouTube kanalı açtıklarını görüyoruz ve sayı çoğalmış durumda. Hangilerini kapatacaksınız? Hangilerini engelleyeceksiniz? YouTube‘u kapatırsanız yerine çıkacak olanı nasıl engelleyeceksiniz? Biz bu işe ilk başladığımızda canlı uygulama Periscope vardı, ardından Facebook canlı yayına geçti, ardından YouTube canlı uygulaması çıktı, Instagram canlı var. Her yerden canlı yayın uygulaması yağıyor. Biz ilk başladığımızda Skype vardı, onun dışında çok fazla bir şey yoktu; şimdi her yerden canlı bağlantı uygulaması çıkıyor ve bunlara para dahi vermiyorsunuz ya da çok az parayla yapıyorsunuz. Dolayısıyla, bu kontrol etme kafasıyla yapılacak şeylerin sosyal medyayla baş etme imkânı yok. 

Burada önemli olan, yapılabilecek olan, sosyal medyayı temel alıp esas mecranın bu olduğunu kabul edip buralara özgün içerikler, formatlar üretebilmek; ama en önemlisi, buraları izleyen insanların beklentilerini karşılayabilecek sözler vaatler bulabilmek lâzım. Ben kendimi çok geri buluyorum, hatta bu konuda gençler özellikle benim sosyal medya faaliyetlerimi, içeriklerimi yetersiz buluyorlar. Herhalde haklıdırlar; ama benden bu kadar, yani benim bunun ötesinde yapabilme imkânım yok. Devlet gibi hantal bir yapının çok daha ileri, çok daha dinamik şeyler üretebilmesi hayalden de öte bir şey. Devletin yapabileceği nedir? Baskıyı artırmaktır. Baskıyı artırdığında da bastırdığını güçlendirir. 

Şu gördüğünüz tişört Martin Luther King’in hapishane fotoğrafı, altında numarası da var: “7089”. Martin Luther King’i engellemek isteyenler, ona baskı uygulayanlar kimlerdir, nedir? Adlarını hiçbirimiz hatırlamıyoruz, ama yıllar sonra Türkiye’de yaşlı bir gazeteci düşünce ve ifade özgürlüğüne baskı uygulamalarından, girişimlerinden şikâyet ettiği zaman kendine bir tişört olarak İstanbul’da Martin Luther King’i seçiyorsa, cevap aslında çok basittir. Baskıyla siz yeni olanı, yeniliği, arayışı, ümidi, beklentileri, özgürlük taleplerini bastıramazsınız; kaybeden siz olursunuz. Tarih baskıcıları değil, baskıya karşı mücadele edenleri yazar. Hep öyle yaptı, bundan sonra da öyle yapacak. 

Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus