Abdullah Gül’ün kaygısı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Karar Gazetesi’nden Taha Akyol’a verdiği söyleşide Türkiye’nin ekonomik durumu hakkında epey kötümser bir tablo çizdi. Gül’ün eleştirilerinin nasıl bir değeri var?

Yayına hazırlayan: Satiye Özdemir

Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Karar gazetesinde Taha Akyol’un sorularını cevaplamış. Başlık: “Abdullah Gül: Bu durum kaygı verici” demiş. Benim de yayın başlığı buradan mütevellit, “Abdullah Gül’ün kaygısı” dedim. Şimdi bu “kaygı verici” klişesi, kalıbı aslında daha çok Türkiye’de yaşanan olaylar hakkında Batı’nın verdiği tepkiye benziyor. Özellikle Avrupa Birliği, kimi durumda Amerika Birleşik Devletleri’nin Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’de özellikle insan hakları ihlâlleriyle ilgili yaşanan, basın özgürlüğüyle ilgili yaşanan sorunlarda yazılı ya da sözlü açıklama yaparlar ve kaygı duyduklarını söylerler, not ettiklerini söylerler, arkasından da bir şey gelmez, gelemez. Çünkü kaygı dile getirmek çok aktif bir şey değil. Dolayısıyla Abdullah Gül bu sözlerinde Türkiye’de yaşananları kastediyor. 

Söyleşi özellikle ekonomi üzerine — bilmeyenler olabilir, Abdullah Gül aslında iktisatçı öğretim üyesi iken daha sonra özel sektöre geçiyor, İslam Kalkınma Bankası’nda çalışırken Refah Partisi’nin 91 seçimlerinde Kayseri’de birinci sıradan milletvekili adayı olarak gösterildi ve o tarihten itibaren siyasete girdi. Ama siyasî yönü daha fazla öne çıktı, dışişleri bakanlığı yönü daha sonra daha fazla öne çıktı; ama asıl olarak iktisatçı. Ve Taha bey de ona bir iktisatçı olarak, Türkiye’nin ekonomik durumu üzerine sorular sormuş. Abdullah Gül, olabildiğince yumuşak ifadelerle çok kötü bir tablo çizmiş. Bakıyorsunuz çok sert tespitler var, çok net tespitler var. Ama bu net tespitler bu uzun cümlelerin içerisinde aynı netlikle göze çarpmıyor. Bir ihtimal yazılı da cevaplamış olabilir ya da üzerinden geçmiş olabilir; çünkü kalıp, sohbet halinde söylenecek sözlere benzemiyor. 

Ekonomi hakkında söylediklerine birazdan gireceğim; ama bir iki başka hususu belirtmek istiyorum: Daha önce 17 Şubat 2020’de yine Karar gazetesinde Abdullah Gül ile yapılmış bir başka söyleşi vardı. Orada, Elif Çakır, Yıldıray Oğur ve Ahmet Taşgetiren, üç kişi kendisiyle daha çok siyasî konuları konuşmuşlardı; o söyleşi çok daha çarpıcıydı, çok daha açık ve netti; bir kere açık sözlüydü.  Ve o söyleşi iyi kötü bir etki yaratmıştı, ama unutuldu. O söyleşide –ki özellikle siyasal İslamcılığın bittiği saptaması üzerine ben de bir yayın yapmıştım, ama sadece siyasal İslamcılığın bittiği üzerine değildi, birçok konuya değiniyordu ve Ali Babacan’ın kurduğu ya da kurmakta olduğu partiye de açık desteğini dile getirmişti. 

Onun yanında burada söyledikleri daha zayıf kalıyor, daha teknik kalıyor. Ekonomi ekseni ağırlıklı olduğu için. Yine de belli bir anlamı var. Birazdan bu anlamın ne olduğu üzerine bir şeyler söylemeye çalışacağım. Bu arada tabii bir not olarak düşmek lâzım: Karar gazetesinden sonra kendileri bir de televizyon kurdular, Karar TV diye; orada da arada yayınlar yapıyorlar ve çok siyasî yayınlar yapıyorlar. Gazetenin kendisi de bana göre şu anda Türkiye’de Erdoğan iktidarına karşı en etkili muhalefeti yapan yayın organlarından birisi, belki de birincisi. Çünkü içeriden yayın yapıyor; çünkü yayın yapan kişilerin, gazeteyi çıkaran kişilerin ya da televizyonlarda konuşan kişilerin hemen hemen hepsi Adalet ve Kalkınma Partisi ile bir dönem özdeşleşmiş, destek vermiş, birlikte hareket etmiş, hatta aktif bir şekilde destek vermiş kişiler. AKP’nin ilk yıllarında bazılarının önde gelen medya ayağı olduğunu da söyleyebiliriz. Ama bir kopuş yaşadılar, o kopuştan itibaren sistemli bir şekilde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni, iktidarını, Erdoğan’ı en çok rahatsız olacağı yerlerden eleştiriyorlar bence. 

Hatırlıyorum, biz Medyascope’u ilk başlattığımız zamanlarda Mustafa Karaalioğlu ziyarete gelmişti ve orada kendisine gazete çıkartmak yerine bizim yaptığımız gibi sosyal medya üzerinden yayıncılık yapmanın daha doğru olacağını söylemiştim. O da bana, “Gazete önemli” demişti. Tabii ki gazetenin bir önemi var; bence artık eskisi kadar önemi yok, hele Türkiye gibi bir yerde; ama onlar da belli bir yerden sonra doğru yolu buldular ve sosyal medya üzerinden bir televizyon olayını da paralel bir şekilde gerçekleştirdiler, bayağı da iyi iş çıkartıyorlar. Özellikle AKP’den kopanlara –gerek Ahmet Davutoğlu, gerek Ali Babacan’a ve onunla yakın olan kişilere– çok geniş yer veriyorlar.  

Şimdi Abdullah Gül’ün söylediklerine esas olarak baktığımızda, ekonomi üzerine kötü bir tablo çiziyor; AKP iktidarının ilk yıllarında hiç de böyle olmadığını söylüyor. “İyi düşünülmüş, veriye, analize ve uzmanlığa dayalı bir strateji yok” diyor. “Yılların tasarrufu ile biriktirilen varlıklar ciddi miktarda değer kaybetmektedir, bu durum kaygı vericidir”, diyor. “Esas kaygı verici” dediği, bu biriktirilen varlıkların ciddi değer kaybetmesi; şirketlerin, kurumların Türkiye’de artık eski değerlerinden uzaklaşması. Merkez Bankası üzerine çok şeyler söylüyor, liyâkatın öne çıkmadığını söylüyor; aslında tamamen felâketin eşiğinde bir ekonomik durum tasvir etmiş, ama bunu bir çırpıda görmek biraz zor. İyice okuduğunuz zaman, bunun içerisinde verdiği mesajlarda görüyorsunuz. 

İşte, Abdullah Gül tam da böyle zaten; hep eleştirilerini, özellikle Erdoğan’a yönelik eleştirilerini –ki birlikte hareket ederken, kendisi Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı iken, daha sonra Cumhurbaşkanı iken, yani Erdoğan ile iktidarın bir ayağını birlikte oluştururken– hep aralarında bir sorun oldu, sorunlar oldu. Hep gözler Abdullah Gül’e çevrildi ve Abdullah Gül de hemen hemen hepsinde çok temkinli bir şekilde, acayip dikkatli bir şekilde, çok nüanslı ve genellikle de bir kalabalığın içerisine konulmuş cümleler ya da kelimelerle, kavramlarla kendince birtakım uyarılar yaptı. Bu olayı çok yakından takip eden kişilerin ve tabii ki öncelikle Erdoğan’ın anlayacağı mesajlardı; ama genel kamuoyunun bunu anlayabileceğini söylemek çok mümkün değildi. O yüzden de zaten özellikle cumhurbaşkanı iken muhalefet tarafından açık bir kavramla “noter” olarak tanımlandı. Kendisi, cumhurbaşkanlığı süresi dolana kadar hep eleştirilerini alabildiğince tatlı bir şekilde dile getirdi ve bunlar çok fazla etkili olmadı. 

İşin ilginç tarafı, Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olduktan sonra Abdullah Gül’ün Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, dolayısıyla da hükümetin başına geçmesi bekleniyordu; ama Erdoğan kendisinin yerine Ahmet Davutoğlu’nu atadı ve cumhurbaşkanlığı devir-teslim töreninden bir gün önce yaptığı kongre ile partiyi Davutoğlu’na teslim etti. Abdullah Gül’ün önünü kesmek içindi bu ve Abdullah Gül o tarihten itibaren partisiz ve tek başına kaldı. Ahmet Davutoğlu da bir süre sonra zaten Erdoğan’ın bir “pelikan operasyonu” ile o da orada çok uzun süreli kalmadı, o da ayrı bir husus olarak kenarda dursun. Abdullah Gül’ün o günden bugüne siyasî hayattaki varlığı çok tartışmalı; aslında çok etkili bir şekilde var olduğu söylenemez.  Partinin liderliğini Erdoğan’ın bir oldu-bittiyle Davutoğlu’na bırakması nedeniyle çok öfkeli olduğunu tahmin ediyorum — hem Erdoğan’a hem de Davutoğlu’na ayrı ayrı öfkeli olduğunu düşünüyorum. Ali Babacan’ın parti kurma çalışmasını Ahmet Davutoğlu ile birlikte yürütmemesinde de bunun birinci derecede önemli bir etken olduğu kanısındayım.

Abdullah Gül o tarihten bu yana çok fazla konuşmadı, çok az konuştu, çok az mesaj verdi; ama birden bir baktık ki kendisi muhalefetin cumhurbaşkanı adayı olarak hazırlanıyor. Temel Karamollaoğlu ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun ortaklaşa giriştikleri bir inisiyatifle muhalefetin, yani Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı olarak Erdoğan’ın karşısına Abdullah Gül’ün çıkması söz konusu oldu. Bunu o tarihte, daha hiçbir yerde bu haber olmadığı bir zamanda yurtdışındayken ben bir şekilde kaynaklarımdan bunun haberini alıp iki gün üst üste yaptığım yayınlarla duyurmuştum: Abdullah Gül’ün muhalefetin lider adayı olarak hazırlandığını. Ama olmadı, Meral Akşener kendisi adaylığını koydu, Muharrem İnce de bastırınca CHP’nin adayı oldu, Abdullah Gül adaylığını geri çekti, bağımsız aday olarak girmeye de yanaşmadı. Tabii ki bu arada onun adaylıktan vazgeçmesine yönelik en önemli girişimin, Erdoğan’ın ona Hulusi Akar ve İbrahim Kalın’ı yollaması olduğunu öğrendik. Bir helikopterle geldikleri söylendi; uzun uzun Abdullah Gül’ü aday olmamaya ikna etmeye çalıştıkları söylendi ve bütün bunlar Abdullah Gül’ün hâlâ bir anlamı olduğunu, bir önemi olduğunu düşündürttü. Ama o tarihte de adaylıkta ısrar etmeyerek hep o çekingen hâlini muhafaza etti. 

Abdullah Gül’ün 17 Şubat 2020’de bahsettiğim o kapsamlı söyleşide söylediklerinin çok ciddi bir yankı bulmamış olması, aslında onun siyaseten etkisinin iyice azalmış olduğunu bize gösterdi. Kendisi zaten artık aktif siyaset yapmayacağını söylüyor; ama aklının hep siyasette olduğunu da biliyoruz ve arada bu tür mesajlarla hâlâ siyasette bir etki yaratmaya çalışıyor. Başta bu yayına vesile olan Taha Akyol söyleşisinin bu anlamda çok fazla etkili olacağını sanmıyorum ve Abdullah Gül’ün hâlâ mesajlarını doğrudan değil dolaylı bir şekilde veriyor olması ya da mesajlarının etrafına onun etkisini hafifletecek birtakım ek cümleler kuruyor olması, onun etkisinin giderek azalmasına neden oluyor. Hele düşünülecek olursa, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın ayrı ayrı parti kurmaları; Adalet ve Kalkınma Partisi’nde değişik kademelerde görev yapmış çok sayıda kişinin yer almış olmasına rağmen ve özellikle Davutoğlu’nun ama bir ölçüde de Babacan’ın eleştiri dozunu adım adım yükseltmelerine rağmen, hâlâ Abdullah Gül bu üslûpla, bu tür jelatinle kaplı eleştirilerle gidiyor — halbuki eleştirileri çok ciddi, çok sahici ve aslında büyük ölçüde de isabetli; ama çok geç kalmış ve zamanında söylenmemiş sözler bunlar. 

Türkiye’nin bugün şikâyet ettiği bütün bu hususlarda –ekonomiyle ilgili, siyasetle ilgili, demokrasiyle ilgili, temel hak ve özgürlüklerle ilgili–, şikâyet ettiği birçok konuda –ki muhalefetle bu anlamda örtüşüyor ve kendisinin  uzun bir süreden beri bir muhalif kişi olduğunu görmek lâzım– ama bütün bu duruma gelinmesinde kendisinin bu kaçak güreşmesinin, zamanında gücü olduğu halde bu gücünü etkili bir şekilde kullanmamasının, “kol kırılır yen içinde kalır” çizgisinin çok ciddi bir şekilde etkisi olduğunu kabul etmek lâzım. Burada tabii AKP içerisinde siyaset yapmış, bugün ayrı partilerde yer alan, Davutoğlu ve Babacan dahil olmak üzere ve onların partilerinde yer alan çok sayıda siyasetçinin de çok ciddi bir şekilde sorumlulukları var. 

Ama tabii ki Abdullah Gül’ün sorumluluğu bu kişilerle kıyaslanmayacak derecede yüksek; çünkü onun gücü, özellikle Cumhurbaşkanı iken, Başbakan Yardımcısı olduğu tarihlerde de gücü diğerleriyle kıyaslanmayacak kadar fazlaydı, iktidarı fazlaydı, etkisi fazlaydı; ama bunları hep bir şekilde, şu ya da bu nedenle hep yumuşattı, hep erteledi ve şu anda da şarkıda dendiği gibi: “Lâkin vakit geçmiş” oldu.  Şu anda söylediklerinin de tabii ki bir değeri var; ama bunlar zamanında söylenmiş olsaydı; örneğin ekonomiyle ilgili söylediği şeylerin miladı bir ay öncesi ya da bir yıl öncesi ya da Berat Albayrak’ın ekonominin başına geçirilmesi değil. Bu çok daha önceden beri olan bir husus. Ya da liyâkat üzerine söyledikleri ya da hukuk devleti üzerine söyledikleri… bunların hepsi adım adım yaşanmış şeyler. Ve bunların birçoğunda bu adımlar atılırken Abdullah Gül ve diğerleri bu yolda “beraber yürüdüler”; aralarında kırgınlık, aralarında çekişme, rekabet vardı belki, ama çıkartmaları gereken sesi o tarihlerde çıkarmadılar. 

Şimdi çıkan seslerin yine bir değeri var; ama çok daha fazla etkisi olmayacağı muhakkak. Çünkü Erdoğan’ın deyimiyle, hani o referandum öncesi söylediği gibi: “Atı alan üsküdarı çoktan geçti”.  Ama atın yolculuğu iyi bir yolculuk değil, Türkiye’nin gidişatı iyi bir gidişat değil, Türkiye’nin buradan tekrar kendisini toparlaması lâzım — ki bu söyleşide de çıkış yolu sorusuna verdiği cevapta, “kısa vade uzun vade” diyor, “Anayasadan başlayarak yüksek standartlı demokratik hukuk devletini inşa edip, kurallar çerçevesinde işleyen serbest piyasa ekonomisini gerçekleştirmek gerekir” diyor. Bu kendisinin de söylediği gibi gerçekten uzun vadeli bir iş, gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini açıkçası çok fazla bilmiyoruz. Halbuki belli bir tarihte hiç de uzun vadeli bir iş değildi; kısa vadede çözülecek şeyler yerine şu ya da bu bahaneyle şu ya da bu gerekçeyle atılan adımlar Türkiye’yi gerçekten çok kötü bir yere doğru taşıdı ve bu kötü yere taşınmasında şu ya da bu şekilde katkısı ve sorumluluğu olan kişiler bunun sorumluluklarını gerçekten hak ettikleri kadar üstlenir gözükmüyorlar ve buna yönelik eleştirilerini de gerçekten gerektiği kadar vurgulu ve etkili bir şekilde –ve tabii ki zamanında– yapmıyorlar. 

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus