Fehim Taştekin & Işın Eliçin ile Puslu Kıtalar (6): Türkiye’nin askeri operasyonlarının devam ettiği Irak, Suriye ve Libya cephelerinde son durum

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Puslu Kıtalar programı, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Derneği Türkiye Temsilciliği’nin katkıları ile hazırlanmıştır.

Yayın metni:

(Video kurgu ve transkripsiyon: Akanda Taştekin)

PUSLU KITALAR ALTINCI BÖLÜM

Irak, Suriye ve Libya’da askeri operasyonlar

IŞIN ELİÇİN: Sevgili izleyiciler merhaba. Puslu Kıtalar’ın altıncı bölümüyle karşınızdayız. Bu bölümde Türkiye’nin askeri operasyonlarına devam ettiği Irak, Suriye ve Libya’daki son gelişmelere odaklanacağız.

FEHİM TAŞTEKİN: Merhaba. Bildiğiniz gibi Suriye’de dört askeri hareket başlatılmıştı, bunlar hâlâ devam ediyor. Ancak bunlar, Erdoğan’ın ilan ettiği hedeflerin çok gerisinde. Türk askeri varlığı ayrıca Suriye sorununun bir parçasına dönüşüyor. Afrin’den İran sınırına kadar bir güvenli koridor oluşturulması plânı hep var ve fiilen, fırsat bulunduğunda askeri operasyonlara dönüşüyor bu plân. Irak tarafında ‘Pençe 1’, ‘Pençe 2’, ‘Pençe 3’ operasyonları düzenlenmişti. Hükümet, Suriye ve Irak’ı artık birbirinden ayrı düşünmüyor. Şimdi ‘Pençe Kartal’ ve ‘Pençe Kaplan’ adıyla operasyonlar başlatıldı. Iraklı Kürt kaynaklar sahadaki bu operasyonun yansımalarına dair çok çarpıcı bilgiler veriyorlar. Peşmerge Bakanlığı’na göre Türk askeri belirli yerlerde 20, belirli yerlerde 40 kilometre içeriye gitti. Özellikle Zaho’nun doğu taraflarında yürütülen bir askeri operasyon var. Yeni operasyonlarla birlikte 24 konuşlanma ya da üs oluştu. Daha önce de 20’nin üzerinde üs vardı. Sivilleri etkileyen bir boyutu da var ve bu çok tartışılıyor, bunu vurgulamak lazım. Yaklaşık 25 ila 60 köyün bu operasyonlardan etkilendiği, çok sayıda köyün boşaltıldığı söyleniyor. Bu operasyonlar kuşkusuz hem Erbil hem Bağdat yönetimiyle gerilimleri arttırdı. Hatta Türkiye’nin Bağdat büyükelçisi iki kez dışişlerine çağrıldı ve uyarı notu verildi kendisine. Kürdistan bölgesinde Türk askeri operasyonlarıyla ilgili olarak yoğun bir tartışma var.

IŞIN ELİÇİN: Arap Birliği de sanıyorum Türkiye’yi işgalci olarak niteledi. Onlardan da tepki var. Arap Birliği herhalde ilk kez bu kadar Kürtlerden yana gözüküyor. Tabii bunun arka plânında başka gelişmeler de var. Şunu sormak istiyorum önce, Türkiye Suriye’de hedeflediği koridoru kurabilir mi? Suriye’de Tel Ebyad ve Rasulayn’la sınırlı kalan kontrolün batıda Fırat, doğuda Dicle sınırına kadar uzatma şansı var mı?

FEHİM TAŞTEKİN: Dediğin gibi bu bir plân. Bunu net şekilde farklı yollarla dile getirdiler. Ancak askeri operasyonlarla yürütülen koridor, buna anti-Kürt koridoru veya güvenlik koridoru da denebilir ve bununla ilgili yürütülen operasyonlar şu anda hedefin gerisinde. Barış Pınarı operasyonu Rasulayn ve Tel Abyad olmak üzere iki cep oluşturdu. Burası zaten Araplar’ın yoğunlukta olduğu yerlerdi. Bunun doğusunda Kobani, batısında da Derik’e kadar olan sınır hattını kontrol etmek önemli bir hedefti. Bu olmadı. Hem Amerika’nın hem Ruslar’ın geliştirdiği fren mekanizmaları etkili oldu. Belli zamanlarda özellikle Kobani tarafına yönelik baskı hamleleri var. Bu, niyetin hâlâ sürdürüldüğünü gösteriyor. Fakat böylesi bir koridorun yeniden genişlemesi ya da kafalardaki koridorun tamamlanması için koşulların ciddi bir şekilde değişmesi lazım. Amerikan güçlerinin oradaki varlığı şu anda bu hareketin gelişmesini ölçüyor. Amerika’nın tahliye hattı doğuda Dicle üzerinden işliyor ve bu hattın kapatılması stratejik bir hedef olarak belirlenmişti. Amerikan güçlerinin Kürtlere yardım için kullandığı güzergah olan Semelka’dan bahsediyoruz burada. Şu anda Amerikan yönetimi buradayken bu bölgelere yeni bir operasyon zor. Rusya da bölgeye intikal etti. O yüzden Suriye sahnesinde çok ciddi kırılmalar olmadığı takdirde mevcut statükonun değişmesi zor. Burada bir şeyi vurgulamak isterim, bunu ulusal güvenlik meselesine dönüştürüp operasyonları önemli ölçüde içeride de meşrulaştırıyorlar ve destek alıyorlar. Ancak koridor oluşturmak ya da Kürt nüfusunu Araplarla seyreltme ve demografiyi değiştirme hamlesi bir çözüm müdür? Bunun çözüm olmadığını farklı yerlerden biliyoruz. Diyelim ki Afrin boşaltıldı ve Kürtler oradan ayrılmak zorunda kaldılar. Gittikleri yerler hemen Halep’in kuzey bölgeleri ve buralar Kürtler’in Şehba dedikleri bölge ve yaklaşık 400 Kürt köyünün olduğu yerler. Tehdit olarak çerçevelenen YPG ya da PYD buralarda şu anda yapılanıyor. Afrin’i milis güçleriyle kontrol ediyorlar. Bu geçici bir durum. Ebediyen burada kalamayacaklar. Ancak geçici olarak ürettikleri çözüm başka bir yerde yine Kürt bölgelerini dönüştüren yeni bir fiili duruma yol açtı ve bu çözüm değil. Aynı şey Irak tarafında da geçerli.

IŞIN ELİÇİN: Peki o zaman şunu sorayım. Bu bir çözüm olmasa da, Türkiye bunu dayatacak ya da dayatmak istiyor. Suriye tarafında ABD ve Rusya’nın bulunması buna olanak tanımıyor. Peki ya Irak tarafında böyle bir koridor yapmak mümkün mü? Ve tabii Bağdat ve Erbil’in tepkisi ne olabilir?

FEHİM TAŞTEKİN: Irak’ın coğrafi ve siyasi yapısı çok farklı. Orada farklı bir muhatap var. Türkiye’nin tanıdığı Kürt yönetimi var. Hem Kürt yönetimiyle hem de Bağdat’la muhatap olmak durumunda Türkiye. Suriye’de ise başka bir fiili durum sözkonusu. O yüzden Irak tarafında tepkiler daha Türkiye’nin meşru gördüğü ve muhatap aldığı taraflardan geliyor. Bu, sorunun boyutunu değiştiriyor. Coğrafi olarak da buralar dağlık bölgeler ve bu bölgelerde kontrol sağlamak o kadar kolay değil. Aslında Türkiye onlarca yıldır bu bölgelere operasyonlar düzenliyor. Şimdi ise farklı bir şey var, yüksek teknik kullanıyor. Özellikle burada PKK’nin hareketliliğini önleyen ve kısıtlayan bir üstünlük kazandığını söyleyebiliriz Türkiye’nin. İnsansız hava araçlarıyla izliyor ve bu uçaklarla suikast operasyonları düzenleniyor. Bu coğrafyadaki yeni koşulları anlamak için önemli bu. Yine de burası çok geniş bir bölge. Sadece Kandil’den bahsetsek bile –ki yalnızca Kandil değil, Kandil’in dışında da 8-9 kamp alanından bahsediyoruz– burası 160-170 kilometre derinliği olan bir alan, bir taraftan İran sınırına, diğer taraftan Irak’ın ortalarına doğru giden bir yayılma eğrisi var. Bu alanlarda askeri kontrolü muhafaza etmek kolay değil. Ancak bu hareket bize ne anlatıyor? Kalıcı olarak sorunu çözebilir mi? Ben, Afrin’den çekilenlerin Tel Rıfat tarafındaki Kürt köylerinde yeniden konuşlandıklarını ve oradaki halkı örgütlediğini söyledim. Irak tarafında da bunun çarpıcı örnekleri var. Birincisi, sorun ihraç etmek. Kürt sorununu çözmeden Kürtleri sürmek, kovmak, köylerini boşaltmak… Bu 90’larda çok denendi. Bunun çözüm olmadığını aradan bunca yıl geçtikten sonra tekrar söylemek durumunda kalıyoruz. Mahmur Kampı bunun için çarpıcı bir örnektir. Mahmur Kampı Irak’ın tam ortasında yer alıyor. Türkiye sınırlarının çok ötesinde. Çünkü bu köyde yaşayanlar 90’ların başında köylerinden çıkarıldıktan sonra sınır hatlarına indiler, orada da baskılardan dolayı yer değiştirdiler. 7-8 yer değiştirmeden sonra en sonunda Irak’ın orta yerine geldiler. O zaman Amerika’nın ilan ettiği yasak bölge uygulaması nedeniyle ara bölgede kaldılar ve kendilerini koruyabildiler. Türkiye burayı da güvenlik tehdidi olarak algılıyor ve son zamanlarda uçaklarla Mahmur Kampı’nı da bombaladı. Burada 12-13 bin insan yaşıyor. Demek ki sürmek, uzaklaştırmak, tampon bölge oluşturmak, insansız bölge oluşturmak sorunu çözmedi. Biz 90’lardan beri bunun nasıl çözülemediğini Mahmur örneğinde net olarak görüyoruz. Bu bölgede yeni bir gerçeklik var. 2012’den sonra Kürtler kendi bölgelerinde kontrolü ele alarak fiili özerklik inşa etmeye başladılar, ardından IŞİD’le mücadelede etkili oldular. Bu durum Öcalan çizgisini takip eden Kürtler’in Suriye ve Irak tarafında şehirlerde çok etkin olabildiği bir fırsat zincirini oluşturdu. Bu gerçekliği sadece Kandil’le bağlantılı olarak okuyamayız, bu eksik ve yanıltıcı olur. Kerkük’te mesela artan oranda bir faaliyet söz konusu. Siyasal etkisi artıyor. Ankara’dan da sıklıkla vurgulanıyor “Süleymaniye’de çok etkili hale geldiler” diye. Aslında bu, askeri operasyonları sürdürürken bunun nasıl netice getirmediğini anlamamız açısından bir itiraftı. Evet, şehirlerde siyasal yapılanmalar içerisinde bir örgütlülük var. Bu bize askeri yolla bu işin halledilemediğini ve siyasi çözümün şart olduğunu bir kez daha söylüyor. Fiziki koşullar zor bölgelerde ve başka türlü tepkilerle karşılaşıyoruz. Kazımi hükümeti kuruldu ve Türkiye yeni bir başlangıç beklerken birdenbire hükümetle karşı karşıya gelindi. Irak’ta da sadece Amerika ve İranlılara karşı bir değil ekimden beri yaşanan gösterilerde gördüğümüz… Yabancı nüfuza karşı tepki yükselirken Türkiye de buna dahil. Türkiye’nin Başika Üssü, Musul yakınlarında epey zaman siyasi kriz oldu. Türkiye çekilmem diyor ve şimdi üs sayısını 50’ye çıkarıyor. Üslenme noktası diyelim, büyük askeri üsten bahsetmiyoruz, üslenme ya da kontrol noktalarının sayısı 50’yi geçecek. Bu, Bağdat’la yeni bir sayfa açmayı da engelliyor. Burada Kürdistan bölgesini Peşmerge kontrol ediyor ve Peşmerge her tarafı kontrol edemiyor, 90’lardan beri bu böyle. Irak hükümetinin burada bir kontrolü sözkonusu değil. Ancak Türkiye bu gerçekliği zaten kabullenmiş durumda. Irak’ı tanıyor, Kürdistan’ı tanıyor. Bağdat artan oranda toprak egemenliğinden bahseder noktaya geldi. Burada bir Arap tepkisinin Bağdat’ı da sıkıştırdığını görüyoruz. Bu Arap tepkisi Türkiye’nin Libya’yı, Katar’ı da içine alan geniş coğrafyalardaki artan etkisine karşı oluşmuş bir tepkidir. Bu tepki Türkiye’nin geleneksel olarak müttefik gördüğü Sünnileri de uzaklaştırdı. Sünni aktörler Körfez’in, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Kuveyt’in etkisiyle Türkiye’nin doğal ortakları olmaktan çıkmış durumda. Bazıları İran’la çalışıyor, bazıları Suudilerle ve diğerleriyle. Türkiye siyaseten elinin zayıfladığı bir süreç yaşıyor. Kürdistan içerisinde de artan oranda bir tepki var. Bu operasyonlar sivilleri de etkiliyor. Biz bunları tartışmıyoruz ama bizim tartışmamamız o etkilerin hissedilmediği anlamına gelmiyor. Bağdat yönetimi Kürt desteği olmadan hükümet kuramıyor. Bağdat’ta Kürt desteği bir sacayağı gibi her zaman çok önemli. Kürtleri bu şekilde örseleyen bir askeri operasyon karşısında Bağdat’taki hükümet de tepki vermek durumunda kalıyor. Bu tek bir faktörle izah edilemez tabii, Türkiye bu operasyonlarla örgütün askeri hareketliliği ve manevra alanlarını daraltıyor ancak bu geçici bir kazanım. Bunun sorunu çözmediğini, aksine Türkiye’nin diğer bölgesel güçlerle olan sorunlarını derinleştirdiğini gözlemliyoruz.

IŞIN ELİÇİN: Aslında, senin de söylediğin gibi, Türkiye’nin dış politikasında artan oranda askeri güç kullanımıyla taleplerini dayatması ve kimi zaman haklı olsa bile bunu ifade ediş yöntemi olarak askeri yöntemi seçmesi tepki çekiyor. Buradan Libya’ya geçeceğim. Libya’da da ilk bakışta Türkiye’nin askeri müdahalesi savaşan iki taraf arasındaki dengeleri tamamen değiştirdi ama – daha önceki programlarda da konuştuk – öyle bir noktaya geldi ki, iki taraf da yenişemiyor, pat durumu mu denir buna… Gelinen bu noktada Libya’nın ortasında deniz kenarında Sirte, aşağı doğru Cufra… Türkiye’nin karşısındaki tarafı destekleyen, en azından yüzde yüz olmasa bile dengeli bir siyaset gütmeye çalışan Rusya ile, tamamen karşı tarafı destekleyen Mısır’ın kırmızı çizgisi olarak önümüze çıktı. Türkiye’ye aslında bir taviz verdikleri düşünülebilir çünkü Hafter artık tamamen arka plâna itilmiş gözüküyor. Bunun ilk işaretlerini de biz yayınlarımızda anlatmıştık. Şimdi artık Türkiye’nin “darbeci general” olarak nitelediği Hafter’in isminden ziyade taraflar daha diplomatik ayağı öne çıkarmak üzere, Akile Salih’in, Tobruk’taki meclisin başkanının öne çıktığını görüyoruz. O da Mısır’ın dile getirdiği ve Rusya’nın desteklediği çözüm plânını yürürlüğe sokmaya, Türkiye ve diğerlerini ikna etmeye çaba gösteriyor. Bu özetten sonra sana şunu soracağım. Hafta sonunda Savunma Bakanı Hulusi Akar Libya’daydı ve orada şöyle bir açıklamada bulundu: “Bizim Libya’yla 500 yıla varan birlikteliğimiz, ortak tarihimiz, kültürümüz, anlayışımız, inançlarımız var. Sonuna kadar da burada olmaya devam edeceğiz.” “Sonuna kadar burada olmaya devam etmek” derken neyin sonu, tabii burası muğlak. Bir de hafta sonunda eşzamanlı sayılabilecek bir gelişme oldu, bir mesaj gibi de okunabilir belki: Türkiye’nin askeri üs olarak yerleşmeye başladığı Vatiyye Üssü’ne de bir saldırı olduğu haberini aldık. Türkiye tıkandı mı? Bir pat durumu mu var satrançta söyledikleri gibi, iki taraf yenişemiyor mu? Ankara bundan sonra ne adım atabilir ya da şu an ne yapıyor?

FEHİM TAŞTEKİN: Elde edilen sonuçta iki tane müdahale enstrümanı kullanıldı. Biri insansız hava araçları olan drone’lar, ikincisi buna paralel olarak Türk askerini ve istihbarat birimlerinin savaşı dizayn eden, yönlendiren, oradaki grupları organize eden rolü. Bunun dışında da Suriye’den taşınan milis güçleriyle mevcut denge sağlanmış oldu. Ancak bu iki müdahale aracının limitleri ortaya çıktı. İnsansız hava araçlarıyla Trablus ve civarını bir şekilde korumayı başardılar ancak daha uzun menziller için hem yeni bir savaş düzeni ve hem de Türkiye’nin müdahalesini farklı bir boyuta çekmesi gerekiyor. Bunun için de üs edinmesi lazım. Sirte uzak bir bölge, Libya’nın orta yerinde. Buraya operasyonları genişletebilmek için daha yakın bir alanda üslenme şansı gerekiyor. Sadece drone’larla değil belki doğrudan savaşa girmesi lazım. Burada dengeyi bozacak ve savaşın kurallarını değiştirecek yeni bir durum gerekiyor. Aksi halde şu anda Sirte hattı üzerinden bir bölünme hattı oluştu. Bu işin maddi boyutu var elbette. Hesap şöyleydi: Eğer Sirte ele geçirilirse, petrol ihlali de arkasından, dört-beş terminalin limanda dizildiği ve onun altına güneye doğru petrol kuyularının olduğu alan kontrol edilirse işler kolaylaşacaktı. Şu anda petrol hatları Hafter güçlerinin elinde ancak petrolün satışından gelen para Trablus güçlerinin elindeki merkez bankasına yatırılıyor. Karşılıklı olarak paylaşmak zorundalar. Petrolü vermenin karşılığında da belirli bir miktar para alıyorlar, almadan vanaları açmıyorlar. Petrol kuyuları Türkiye’nin kontrol ettiği ya da desteklediği grupların ellerine geçtiğinde bu mesele çözülecekti ve savaşın finansmanı konusunda da istenen hedef tutturulacaktı ama bu olmadı. Bu, önemli ölçüde Türkiye’nin yürüttüğü operasyonu tıkıyor. Erdoğan’ın Katar ziyaretinde bunların konuşulduğunu tahmin ediyoruz. Türkiye’nin rezervleri de eriyor, bu artık net olarak ortada. Türkiye’nin istediği şey Libya’nın (ticari) dış ilişkilerindeki ödemelerin Türkiye’ye transfer edilecek paralarla yapılması. Bir yandan da dolaylı olarak Türkiye’ye rezerv girdisi olacak. Bir taşla iki kuş. Ancak bunun ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Bazı iddialar var, şu ana kadar 4.5 milyar dolar transfer edildi, buna 8 milyar dolar daha eklenecek gibi. Bunlar iddia düzeyinde ve bilmiyoruz, izleme şansımız yok. Bu bir tıkanmadır. Hem askeri hem mali olarak bir tıkanmışlık sözkonusu. Trablus hükümetinin petrol satıp Türkiye’nin katkılarını finanse etmesi lazım. Şu anda petrol satışları düşmüş çok durumda. İstedikleri coğrafi değişikliği de sağlayamadılar. Burada karşı tarafın yanıtları gelmeye başladı. Vatiyye Üssü ve oraya yapılan müdahale bunun net olarak göstergesi. Sirte ve çevresinde Hafter’i destekleyen güçlerin etkinliğini gördük. Hava üstünlüğü direkt o tarafa geçti. Türkiye Vatiyye Üssü’ne yerleşerek koşulları değiştirecek yeni bir avantajlı pozisyon elde etmek istiyor ama burası da ülkenin batısında. Gördük ki buraya yönelik de operasyonlar yapılabiliyor, Türkiye’nin gönderdiği bazı istihbarat ve hava savunma unsurlarının zarar gördüğünü belirtiyorlar. Burada “Bitti, tamamen çekildiler, Hafter’i de gözden çıkardılar” diye çıkarılan kestirme sonuçların henüz tam olarak geçerlilik kazanmadığını söyleyebiliriz. Karşı taraflar, Fransa ve Rusya dahil, Türkiye’nin ilerleyişini durduracak savaşa dolaylı katkılarını sunuyorlar.

IŞIN ELİÇİN: Sen anlatırken aklıma geldi, tamam drone’larla Sirte’ye ulaşmak, orada da etkili olmak mümkün olmadı. Zaten ekonomik olarak sıkıntı var ve onu çok güzel izah ettin. Diyelim ki para bulundu. Sirte’ye ulaşmak, orada cephede etkili olmak için bir kanal da deniz olabilir. Fakat Türkiye denizde de sıkışmış görünüyor. Aslında Fransa’yla olan, tabiri caizse “kapışma” üzerinden biz bunu gördük. Fransa NATO’ya da Türkiye’yi şikayet etti ama istediği tepkiyi alamadı. Orada belki ilk raundu kaybetti ama Fransa bu işi şimdi AB nezdinde de gündeme getişrmek istiyor. 13 Temmuz’da Libya’yı, Türkiye’yi konuşmak üzere AB dışişleri bakanları özel bir toplantı yapacaklar. Onun öncesinde hafta başında Türkiye’yi AB’nin Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell ziyaret etti. Türkiye bir yandan AB ile ilişkileri yürüsün istiyor ki turizm sezonu… Ekonomik olarak belki oradan bir kapı açılabilir ama korona salgını var. Fransa ile Türkiye’nin arasındaki gerilim düşürülebilir mi? Böyle devam ederse Türkiye açısından nasıl sonuçları olabilir diye sorayım.

FEHİM TAŞTEKİN: Çok güzel özetledin. Burada Türkiye bir taraftan AB ile ilişkileri yoluna koymak durumunda. Ekonomik olarak zor bir dönemden geçiyor ve Almanya üzerinden AB’de bazı kolaylıklar istiyor ve bekliyor. Ancak Fransa’yla, Yunanistan’la, Kıbrıs’la kavga büyürken AB içinde Türkiye’nin eli zayıflıyor. 13’ündeki toplantı bu açıdan önem kazandı. AB elbette Fransız-Türk geriliminin AB süreçlerini tıkamasını istemez. Bu yüzden dış politika yüksek temsilcisi Türkiye’ye gönderildi. Temaslar devam ediyor. Türkiye NATO’da, biraz da Amerika sayesinde, yenilgiye uğrattı. Ama Fransa, Yunanistan veya Kıbrıs değil. Fransa’nın hem AB hem ittifak içerisindeki ağırlığını hafife almamak gerekiyor. Fransa’nın durumu şöyle kritik: NATO, Rusya’nın Libya’da etkinliğini artırmasını tehlikeli buldu. Fakat Fransa, Libya’da Rusya’yla aynı tarafı destekleyen ülke oluverdi. Fransa çok daha önceden Hafter’e yaptırım yaptı, Hafter’in özellikle İslamcı güçleri Bingazi ve çevresinden sürmesinde bir Fransız çıkarı sözkonusuydu. Rusya işin içerisine sonradan girdi. Fransa’nın tercihi değişmedi, Rusya buna katılmış oldu. Fransa yeni bir açılım yapamadı. Bu durumda NATO’nun tehlikeli bulduğu bir güç Fransa’nın fiilen ortağı durumuna geldi. Fransa’yı kasan ve NATO’da elini zayıflatan bu gerçekliktir. Bir de Amerikan faktörü var. Amerika, NATO’da her şey. Amerika Türkiye’nin Libya’daki operasyonlarına destek verdikten sonra Fransa’nın eli ister istemez geriledi. Fransa geri adım atmaz da farklı şekillerde etkisini gösterirse bu kriz devam eder ve büyür. Türkiye’nin AB’ye ihtiyacı var, turistlerin gelmesi lazım, ekonominin devam etmesi lazım. Volkswagen yatırımlarını askıya aldı, durdurdu. Çok önemli bir karar ve gösterge bu. Almanya şansölyesiyle iyi ilişkiler demek ki yeterli olmuyor. Bu gerilimleri belirli düzeyde yumuşatmaları gerekiyor. Ama Libya meselesinde tam tersi, gerilimi artırma yönünde bir baskı var. Savaşın milislerle ya da dolaylı olarak değil doğrudan konvansiyonel bir tarz alması tehlikesi beliriyor. Mısır kırmızı çizgi ilan etti, doğrudan müdahale ederim dedi. Türkiye’nin kendi askeri varlığı doğrudan vuruluyor. Daha önce de vuruldu ama bunu çok sorun etmediler. Şimdi doğrudan bir savaşın olabileceği riski artıyor. Bu gidişat müzakereye evrilmezse AB’ye yansıyan gerilimleri düşürmek kolay kolay mümkün gözükmüyor.

IŞIN ELİÇİN: Çok kısa iki soru soracağım. Şunu da hatırlatmak isterim Türkiye, ABD’ye güveniyor ama ABD artık anormal bir sürecin içerisinde. Zaten seçim süreçleri hep zorludur. Kasımda başkanlık seçimi var ama olağanüstü koşullar altında seçime giriyor bu sene ABD. Koronavirüs kriziyle de ülke altüst olmuş durumda. Bir yönetim sorunu var zaten. Trump’a güvenmek bu süreçte çok kolay olmasa gerek bu süreçte diye düşünüyorum. Bunu hatırlatmak istedim. Şimdi Türkiye geçen hafta aynı zamanda – tabii turizmle daha büyük ilişkisi vardı ama dışişleri bakanını da Berlin’e gönderdi. Almanya AB’nin dönem başkanlığını aldığı için Türkiye’nin Almanya’yla ve Başbakan Angela Merkel ile gayet güzel bir ilişkisi var. Merkel bu kez yine “şapkadan tavşan çıkarabilir mi” diyeceğim. Çünkü aslında geçmişte mülteciler krizinde bence olağanüstü bir tavırla Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkmıştı Merkel’le varılan o anlaşmadan. Bir de Fransa bir yandan da Serrac hükümetiyle de iyi ilişkiler kurmaya çalışıyor. Şimdi Fransa, Türkiye ile bu husumete rağmen, arkadan başka bir diplomasi ayağını zorluyor anladığım kadarıyla. Bunları nasıl görmek lazım?

FEHİM TAŞTEKİN: Merkel’le ilgili kısımda –mülteci mevzusu, yatırımlar ve ekonomik ilişkiler dışında– kısaca bir şey söyleyeyim; Türkiye’ye göz kırpan, Türkiye’nin gidişatını tolere eden yumuşamada bu mülteci anlaşması etkiliydi. Ancak Türkiye’nin son dönemde mültecileri sınıra yığması, bunu organize etmesi, Merkel’in de bu anlaşmayı kendi ortaklarına karşı savunma şansını azalttı. Bu şantajı bu noktaya getirdikten sonra mülteci anlaşmasına tutunmanın da bir anlamı yok diyenler arttı. Türkiye’yle ilgili başka gerilimler de yaşanıyor. Türkiye eskisine oranla çok daha fazla tartışma konusu haline geldi. Viyana’da yaşanan kriz bunun başka bir boyutunu oluşturuyor. Merkel’in kendisi de artık veda edecek, o yüzden Merkel’e bel bağlamak Türkiye açısından kalıcı bir çözüm sağlamıyor. Libya’yla ilgili Fransa’nın tutumu elbette önemli. Ancak Türkiye tüm hareket plânını Hafter’in gayrimeşruluğu üzerine kurdu. Rusya, Fransa ve Mısır Hafter’i biraz geri çekerek meşru olan başka bir muhatap üzerinden oyunu sürdürüyor, o da Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin tanıma kararına atıf yapıyor ya hep Türkiye, aynı karar meşru yasama organı olarak da Temsilciler Meclisi’ni tanımış durumdadır. Bu durumda Fransa Hafter’i gözden çıkarınca başka bir meşru kanal olarak Temsilciler Meclisi üzerinden de pozisyonunu sürdürebilir. Beri tarafta Fransa içerisinde de tartışmalar var. Bazı gazeteler Türkiye’nin Fransa’dan çok daha açık ve dürüst oynadığını söylüyor ve yazıyor. Bu durumda Serrac hükümetiyle temasa geçmek Fransızlar için zorunlu hale geldi. Ruslar zaten bu teması yürütüyorlar. Rusların ekonomik çıkarları da Trablus yönetimiyle devam ediyor. Petrol, doğalgaz anlaşmaları iptal edilmedi, geçerli. O yüzden Fransızlar biraz daha esnek, Rus çizgisine kayıyor. Ama bu Türkiye’nin önünü kesmeye yönelik bir içerik arz ediyor. “Türkiye’nin bileğini büktüğü Fransızlar” diye kurabileceğiniz bir cümle değil. Türkiye’nin oradaki varlığını artırması Fransa’nın stratejik çıkarlarına aykırı. Bir de Sahra Altı ülkelerinde operasyonlar yürütülüyor ve bu operasyonlarla ilgili rezervleri var. Türkiye’nin bu operasyonlara karşı zafiyet oluşturacağıyla ilgili bir eleştirisi var. Ben bu bölgelerde epeyce parmağı olan Fransızlar’ın kolay kolay çekileceğini zannetmiyorum. Sadece, dediğim gibi, Hafter’i geri plâna itebilirler ama doğu güçleri dediğimiz, Temsilciler Meclisi’nin de onayladığı güçlerle çalışmaya devam ederken beri taraftan Rusya’nın da yaptığı gibi Serrac hükümetiyle de ilişki geliştirebilirler. Serrac’ın tamamen Türkiye’ye kaymasını engellemeye yönelik bir hesapla bunu yapıyor olabilirler. Başka yeni bir tartışma var. Serrac hükümetinin tamamen Türkiye’ye teslim olduğu şeklinde başka bir itiraz gelişiyor. İlginç bir şey yaşandı geçenlerde. RADA güçleri var, Trablus’un belirli kritik yerlerinde güvenliği sağlayan milis güçleri. Bunlar özü itibarıyla Selefi tandanslı yapılar ve Suudi Arabistan’la da ilişkileri var. Bunlar Türkiye’nin gönderdiği Suriyeli milisleri aşağılayıcı bir şekilde tutukladılar. Bunlar iç dengeler açısından Türkiye’nin orada askeri alanı kontrol eder ve bir şeyleri organize eder hale gelmesi, ekonomik olarak bağlayıcı anlaşmalar yapıyor olması farklı dinamikleri de tetikleyebilir. Libya’yı bir bütün olarak göremeyiz. Trablus güçlerini de göremeyiz. Hiçbir şeyin garanti olmadığı bir süreçten geçiyoruz.

IŞIN ELİÇİN: Fehim çok teşekkürler. Sevgili izleyiciler size de çok teşekkür ediyoruz. Puslu Kıtalar’ın altıncı bölümünü noktalıyoruz ama yeniden buluşacağız gelecek hafta.

FEHİM TAŞTEKİN: Hoşça kalın, görüşmek üzere.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 
  • Medyascope
  • Medyascope Plus