Fehim Taştekin & Işın Eliçin ile Puslu Kıtalar (7): ABD yaptırımları karşısında İran-Suriye ilişkileri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Puslu Kıtalar programı, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Derneği Türkiye Temsilciliği’nin katkıları ile hazırlanmıştır.

Yayın metni:

(Video kurgu ve transkripsiyon: Akanda Taştekin)

PUSLU KITALAR YEDİNCİ BÖLÜM

ABD yaptırımları karşısında İran-Suriye ilişkileri

FEHİM TAŞTEKİN: Merhaba, Puslu Kıtalar’a hoş geldiniz. 7. bölümle karşınızdayız.

IŞIN ELİÇİN: Merhaba. Bu bölümde Trump yönetiminin İran’a karşı yürüttüğü kendi deyişleriyle “azami baskı” politikasının Suriye, Lübnan ve Irak üzerindeki etkilerine ve bu ülkelerden bu politikaya karşı geliştirilen tepkilere bakmak istiyoruz. Bu konuya bu hafta eğilmek istememizin sebebi ise İran’ın Suriye’ye hava savunma füzeleri yerleştirmesine olanak tanıyan, iki ülke arasında geçen hafta imzalanan bir askeri anlaşma. İran Genelkurmay Başkanı, Şam’daki imza töreninde anlaşmanın iki ülkenin de Amerika’nın baskılarına direnme gücünü arttıracağını söylemişti. Daha sonrasında Beşşar Esad’ın danışmanı Buseyna Şaban da verdiği bir demeçte bu anlaşmanın ABD’nin 16 Haziran’da yürürlüğe soktuğu, bizim de Puslu Kıtalar’ın 3. bölümünde ele aldığımız, Suriye’ye yaptırım öngören Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası’nın üstesinden gelmek için atılmış bir adım olduğunu söylemişti.

FEHİM TAŞTEKİN: Evet, Sezar Yasası’ndan daha önce de bahsetmiştik. Sezar Yasası Amerikan yaptırım paketlerinin sonuncusu ve bundan bir sonuç almak istiyorlar. Trump yönetiminin Suriye-İran bağlantılı stratejisini bir şekilde başarıya ulaştırmak için çok iddialı bir çıkış yaptılar. Bu yaptırım paketiyle Suriye yönetiminin tutumunu değiştirmeyi deklare ediyorlar. Bu tutum Suriye’nin İran’la bağlarını zayıflatması ya da koparması ve İran’ın Suriye’den çekilmesini öngörüyor. Ayrıca, yine Lübnan ve Filistin bağlantılı olarak, Hizbullah gibi oradaki direnişçi güçlerle bağların koparılması da ikinci büyük hedef olarak isteniyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Suriye ile ilgili kararları çerçevesinde de yine bir siyasi geçiş hedefleniyor. Aslında altı madde ama en çok üzerinde durulan üç maddeden bahsediyoruz. Bu hedefler tutmaz ise Suriye’yi Rusya için bir bataklığa çevirme tehdidi de içeriyor. Amerikan Özel Temsilcisi James Jeffrey bunu kaç kez net bir şekilde vurguladı ve bundan sonuç alacaklarından emin olduklarını söyledi. Genelkurmay Başkanı Bakıri’nin Şam’da Savunma Bakanı Ali Eyüp’le imzaladığı İran’la Suriye arasındaki bu son anlaşma baskı ya da yeni yaptırım mekanizmasına karşı bir yanıt olarak okunabilir. 2018’de buna benzer bir çıkış daha olmuştu. O zaman da Trump yönetimi Suriye politikasını özellikle İran endeksli bir şekilde gözden geçirdiğinde, yeni bir politika belirlediğinde, İran’la Suriye arasında askeri güvenlik anlaşması imzalanmıştı. Suriye yönetimi bu şekilde Amerikan baskısına direneceğini söylerken 2019’da da kapsamlı farklı alanlarda işbirliğini de içeren 11 tane anlaşma imzalamışlardı.

IŞIN ELİÇİN: Burada fark nedir? “Hava savunma sistemi” çok iddialı ve Türkiye’de S-400’ler meselesi nedeniyle kamuoyunun çok iyi bildiği bir konu ya bu hava savunma sistemleri… Biraz açar mısın bu farkı? Önemli gibi gözüküyor.

FEHİM TAŞTEKİN: Elbette anlaşma bir yanıt ancak bu anlaşma sahadaki dengeleri etkileyecek yeni ve son derece kışkırtıcı tarafları olan bir ortaklığa da işaret ediyor. Peki bu nedir? Bu anlaşmayla birlikte hava savunma sisteminin güçlendirilmesi hedefleniyor. Şunu vurgulamak lazım: Suriye hava savunma sisteminde Rusya var. Rusya’nın temin ettiği hava savunma sistemleri Suriye’nin kendi kontrolünde. Ayrıca Rusya’nın son savaş sırasında getirdiği S-400’ler Hmeymim Üssü’nde. Ancak Rusya, Amerika ve İsrail’le karşılıklı müzakereler çerçevesinde S-400’lerin İsrail’in saldırılarına karşı devreye girmesini istemedi. İran hedeflerinin vurulmasına göz yumdu. Suriye’nin bataklığa dönüştürülmemesi, Cenevre sürecinin bir şekilde ilerlemesi ve siyasi bir çözüm imkânının yaratılması gibi birtakım hedefler gözettiği bir esneklik politikası izledi. Ancak bu Suriye’de rahatsızlık konusu. Şimdi İran’ın desteğiyle savunma sisteminde dengeleri değiştirecek, caydırıcılık inşa edebilecekleri, daha avantajlı bir pozisyona geçebilecekleri bir anlaşmadan bahsediyoruz. Bunun kışkırtıcı bir tarafı var. Buna Amerika ve İsrail’in daha sert yanıt vermesi beklenebilir. Burada şunu da vurgulamak lazım: Tahran-Şam arasındaki ortaklığın derinleşmesi sadece bir yanıt değil, aynı zamanda Rusya’nın Suriye’de izlediği politikalarla ilgili Esad yönetiminin Şam’la yakınlaşarak bir denge oluşturma çabası. Bunun farklı boyutları var, sadece savunma alanı değil. Sahada Rusya ile Türkiye ile arasında gelişen ortaklık Şam’ın Türkiye’ye fazla alan açılmasıyla ilgili rahatsızlık, endişe ve şikâyetleri arttırıyor. Bunun yanı sıra, siyasi çözüm çabaları çerçevesinde Rusların son dönemde muhaliflerle temasları var. Bu temaslar da belli ölçülerde, eğer Körfez medyasını dikkate alırsak, rahatsızlık yaratıyor. Muaz el Hatip’le bir görüşme olduğu söylendi Doha’da ve Cenevre’de muhalif Alevi temsilcilerle de bir görüşme olduğu aktarılıyor. Ruslar’ın zaten Kürtler’i işin içine çekmeye ya da Şam’a yakınlaştırmaya yönelik bir politikası var. Ruslar’ın geçiş sürecinde Amerika’yla anlaşabileceğine dair beklentiler Şam’ı dengeyi İran’la kurma arayışına itiyor.

IŞIN ELİÇİN: Peki buna Rusya nasıl cevap verebilir? Hem Suriye içerisinde İran’ın gücünün zayıflamasını istediğini biliyoruz hem de senin de söylediğin gibi Amerika’nın baskılarıyla bundan sonrasına ilişkin çözüm sürecinin Amerika’nın da kabul edeceği bir şekilde devam etmesi için Esad’a karşı güçlerle de yakınlaşıyor. Ama Esad da “Hayır, ben burada kalacağım” diyor ve bu konuda diretirlerse İran’la olan ilişkiyi güçlendireceklerinin sinyalini veriyor, bu İran’ın da işine geliyor. Bu tutunabilir bir ilişki mi? Rusya izin vermezse tutunabilirler mi bu anlamda?

FEHİM TAŞTEKİN: Bu mesele Rusya’nın izin verip vermemesi meselesi değil. Ortak hedefle eşgüdüm halinde çalışan ortaklar arasındaki bir rekabet ve farklı politikalardan kaynaklanan bir anlaşmazlık sözkonusu. Ama özünde Rusya ve İran birbirine muhtaçlar. Birbirlerinin üzerinden geçerek başarıya ulaşamazlar. İki ülkenin gündemlerinde belirli bir noktadan sonra farklılıklar ortaya çıkıyor. İran’ın temel yaklaşımına göre Suriye ve Irak bir ön cephedir ve buralar çözüldüğü zaman İran’a sıra gelecektir. O yüzden İran’ın buradaki direniş cephesini her zaman güçlü tutma önceliği var. İsrail de burada temel sorun olarak duruyor. Rusya ise Suriye’yi Sovyetler zamanından beri Akdeniz’de bir orta yol olarak güçlü tutmak istiyor. İran’la burada hedefleri çakışıyor ama çözüm planlarında farklılıklar var. Rusya daha esnek, belli ölçülerde daha pragmatik ve Suriye’yi bir şekilde kendi bataklığını dönüştürmeyecek alternatifleri de içeriyor. Rusya burada çok dogmatik değil. Onu vurgulamak lazım. Bu temel bir çerçeve. Ancak bunun sahadaki yansımalarında rekabet dediğimiz şeyi görebiliyoruz. İran’ın Akdeniz’de bir liman edinme arayışı Rusya’da bir alarma neden oluyor çünkü bu Rusya’nın Suriye’de yürüttüğü stratejinin önünü tıkayacak ve uluslararası alanda süreci zorlaştıracak bir geri tepmeye neden olacak. Ayrıca Rusya Akdeniz’de böyle bir üstünlüğü de İran’la paylaşmak istemez. Bunun dışında önemli yatırımlar var. Yeniden inşa sürecinde de Rus şirketlerinin, oligarklarının burada pay sahibi olmak için bir savaş verdiklerini ve İran’la çelmeleşmenin olduğunu söyleyebiliriz. Çok daha pratik bir mesele var burada. Bu savaş sırasında ister istemez 100 binin üzerinde İran bağlantılı bir milis yapılanması farklı yerlerde mobilizasyon yeteneği kazandı. İçeride birbirinden farklı ve dağınık güçlerin yeniden organize edilmesi ve bir birleşik ordu teşekkülü Rusya için çok temel sorunlardan bir tanesi çünkü bu Suriye’nin geleceğe taşınması ve mutlak zafere ulaşmasında önemli bir yere sahip. Rusya buradaki milisleri zapturapt altına almak için Beşinci Kolordu’yu oluşturdu ve İran’la kafa kafaya geliyorlar belirli yerlerde. Deyr Ez Zor bölgesinde, Elbu Kemal taraflarında, şu sıralar çok konuşuluyor, güney cephesinde, Dera’da, Süveyde’de, Kuneytra civarlarında, özellikle İsrail’in çok yakından ilgilendiği ve yeni cephe açılması korkusunu yaşadığı bölgeler olan Golan ve çevresinde, buralarda Rusya’nın daha da öne çıkması, güvenliği ve askeri meseleleri organize eden bir güç olması Amerika ve İsrail’in tercihi ve bunun pazarlıklarını da yaptıklarını düşünüyoruz. Ayrıca yerelde uzlaşılmış eski muhalif güçlerin de bir şekilde tercihi çünkü onlar İran’ı istemiyorlar. Mesela Dera’dakiler İran’ın o bölgeye gelmesini alerjik bir şekilde tepkiyle karşılıyorlar. Rusya’nın gelişine ise daha ehveni şer olarak baktıklarını söyleyebiliriz. Bu şekilde sahada farklı alanlarda Rusya’nın İran’ı da bir şekilde sınırlayacak birtakım adımlar attığını görüyoruz. Rekabetin sahaya yansıma biçimini bu çerçevede anlatabiliriz.

IŞIN ELİÇİN: Peki, bir de Lübnan’a bakalım. Yavaş yavaş Lübnan ve Irak’a doğru geçelim. Belki sonra tekrar bu dengelere bakabiliriz. Lübnan’da da ABD’nin Lübnan’ın siyasi yapısının bir parçası olan Hizbullah’ın gücünü kırmak istediğini biliyoruz. Aynı şekilde Hizbullah üzerinden Suriye’ye ve İsrail açısından Filistin’e desteğin kesilmesi lazım. Son olarak Sezar yaptırımları Suriye’yi olduğu kadar ekonomisi zaten zor ve kırılgan durumda olan Lübnan’ı da etkiliyor. Orada nasıl bir “direniş” örgütlenmeye çalışılıyor ve başarılabiliyor mu? Orası zor durumda mı gerçekten?

FEHİM TAŞTEKİN: Lübnan’ın kendi zorlukları ve sıkıntıları var. Banka krizi diyebileceğimiz bir mali kriz içerisinde. Lübnan’ı ciddi şekilde etkiledi. Buradan çıkış yollarını Amerika bloke ediyor ve ısrarla devlet kurumlarının, hükümetin, meclisin, Hizbullah’ın dışlandığı, Hizbullah’la bağların koparıldığı ve Hizbullah’ın Lübnan içerisinde bloke edildiği ya da yok sayıldığı bir sonucu dayatıyor. Eğer bu olmaz ise bankacılık sektörü  dahil başka yerlerde Amerikan yönetiminin rolü olumsuz, tıkayıcı, adımlar atmayı önleyici olmaya devam edecek Lübnan’da. Ancak bu o kadar kolay değil. Lübnan’da Hizbullah’ın fişinin çekilebileceği bir örgüt olmadığını söylemek durumundayız. Ancak burada Lübnan’ı fena halde örseleyen bir baskı mekanizması geliştiriliyor. Lübnan tek parça halinde ayakta kalabilecek mi yoksa daha önce olduğu gibi bölge bölge örgütlerin ve grupların kontrolü altına girerek parçalı bir hale mi dönecek, ya da mutlak bir kaosa mı sürükleniyor, bunları konuşur hale geldik. Fransızlar da bu konuyla yakından ilgileniyorlar ve bu durum onları harekete geçmek durumunda bıraktı. Dışişleri bakanı yakında Beyrut’a gidecek ve görüşmelerde bulunacak. Amerika’nın hedeflediği direniş ekseninin çözülmesi şu koşullarda mümkün değil çünkü karşı taraf da bunu yaşamsal olarak görüyor. Mesele sadece İran’ın direnci de değil, Sezar Yasası ya da benzer Amerikan yaptırımları ve tehditleriyle gördüğümüz baskı mekanizması İran’la Çin arasında farklı bir yakınlaşmayı beraberinde getirdi. Hakeza Suriye’de belli ölçülerde rekabetleri olabilir ama İran ile Rusya arasında da eskiden beri var olagelmiş yakınlaşmalar ve ortaklaşmalar yeni başlıklar açıyor. Demek ki ekonomik olarak İran’ın çökertilmesi ya da mutlak olarak bloke edilmesi stratejisi Trump yönetiminin öngördüğü şekilde gelişmiyor. Meseleyi sadece Hizbullah, Esad yönetimi ve İran – ve tabii bir de Irak tarafında Haşd el Şaabi – arasındaki zincirlerin çözülmesi ya da çözülmemesi olarak görmemek lazım. Daha geniş bir çerçevede bu gerilimler Çin’in Hint Okyanusu’na, Ortadoğu’ya – askeri olarak da – dönüşüne imkân veriyor. Şu günlerde Çin’le yapılmış 2016’daki anlaşmanın Çin’in İran’dan askeri üs ya da liman edinme olanağını yakalayıp yakalamadığı tartışılıyor. İranlılar aslında bu konuda hassas. Başka bir yabancı gücün kendi topraklarında konuşlanmasına izin vermiyorlar ama Amerika’yı dengelemek ve petrol-kimya ve petrol-doğalgaz alanında Çin yatırımlarını garantilemek için Çin gemilerinin İran limanlarına yanaşabilmesi gibi bir tavizi vermiş olabilirler. Bunlar önemli göstergeler çünkü Amerikan yönetiminin önceliği yeni stratejik değerlendirmelerinde Çin’i bloke etmek. Ama Çin Amerika’nın neredeyse tek bir jandarma gibi davrandığı bölgelere askeri olarak geliyor. Aslında Çin askeri olarak gelmemeye özen gösteren bir strateji izledi şimdiye kadar. Sadece kendi periferisinde birtakım askeri pozisyonlar almayı tercih eden Çin şimdi, askeri olarak yavaş yavaş geliyor. Cibuti’de bir üs edindiği söyleniyor. Bu da son derece stratejik bir konuşlanma ve Amerika’yı da yakından ilgilendiriyor. İran’a da bu İran-Amerikan geriliminde pay çıkacaktır. Irak’ta Rusya’nın alternatif savunma konsepti olarak devreye girmeyi istediğini ya da bunun için fırsat kolladığını söyleyebiliriz. Amerikan stratejisinin karşılık bulup bulmaması meselesinde işlerin zorlaştırıldığını söylemek lazım, yeniden inşa sürecini bloke ediyor. Suriye’nin elinin mahkum olduğu üç aktör kalıyor: Çin, Rusya ve İran. En önemlisi İran. Araplar’ın, Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere Körfez ülkelerinin yeniden Suriye’yi kazanmak, hatta bu şekilde İran’ın etkisini azaltmak gibi bir yaklaşımları oldu son bir buçuk yıl içerisinde. Amerikalılar bunu da şiddetli şekilde bloke ediyorlar. Bunlar yaptırımların etkileri olarak değerlendirilebilir.

IŞIN ELİÇİN: Sen de yazmıştın, demin de değindin, Haşd el Şaabi’nin bu şekilde dağıtılması ABD’nin Irak’ta talep ettiği bir durum ve onunla ilişkilendirilebilecek bir cinayet işlendi geçtiğimiz günlerde. Bir araştırmacı olan Hişam el-Haşimi öldürüldü. Oradaki olayları ve arka planını anlatır mısın?

FEHİM TAŞTEKİN: Irak, İran ile Amerika arasında bir ön cepheye dönüştü ve çok trajik gelişmeler oldu. Ekimden itibaren gösteriler oldu. İran’ın gitmesi, elini eteğini çekmesi yönünde sokakta da baskılar oluştu. Bu, Sünnilerden gelen bir baskı da değil. Sünniler IŞİD sürecinde fazlasıyla örselendiği için artık geride duruyorlar. Şiiler içerisinden “Irak’ı Iraklılara teslim edin” diye bir hassasiyetin geliştiği son aylardaki gösterilerde net şekilde ortaya çıktı. Fakat bu restleşme Adil Abdulmehdi hükümetinin istifasını da getirdi. Amerika’nın Kasım Süleymani’ye suikast düzenlemesi, İran’ın füzelerle Amerikan üslerine misilleme yapması gibi iki ülkeyi doğrudan karşı karşıya savaşın eşiğine getiren tablolar da oluşturdu. Amerika’nın önceliği Iraklılarla yeniden stratejik diyalog müzakerelerine başlamışken hem üslerin geleceği konuşmak hem de Haşd el Şaabi’nin zapturapt altına alınmasını ya da dağıtılmasını sağlamak. Burada bir direnç var, evet Haşd el Şaabi’nin önemli bir kısmı Irak güvenlik birimleri içerisinde yer almak istiyor ve İran’ın gündemine mesafeli olmayı tercih ediyorlar, ama dört-beş tane direnen grup var – ki Ketaib Hizbullah en önemlilerinden – ve Amerikan üslerinin kapatılmasının kendileri için ön şart olduğunu söylüyorlar. Yani Amerika gitmeden ve İsrail bizi serbestçe vururken Haşd el Şaabi bir direniş gücü olarak kalacaktır diyorlar. Hişam el-Haşimi iyi bir kaynak, Selefi yapılar üzerinde çalışmış birisi, kendi geçmişi de oradan geliyor. Hükümetlere danışmanlık yaptı. Yabancı istihbarat servislerinin danıştığı birisiydi. Hatta Erdoğan’ın da şahsen danıştığı, Suud Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’ın da danıştığı birisiydi. Son zamanlarda Haşd el Şaabi’nin özellikle İran bağlantılı olanlarının dosyalarıyla ilgilendiği söyleniyordu. Bunun da tepki çektiği, ölüm tehditleri aldığı aktarıldı. Tabii cinayeti kimin işlediğini ben bilmiyorum, bunun araştırılması lazım. Bu cinayet İran üzerinde Haşd el Şaabi’nin dağıtılması yönündeki baskının artmasına da yol açıyor. Karşı tarafın eline önemli bir koz olarak geçecektir. Kullanışlı bir cinayet olduğunu söyleyebiliriz. O yüzden kimin işlediğini şu anda öngörmek zor. Fakat senin sorun aslında burada ne oluyor ve Amerika burada sonuç alabilir mi? Irak siyaseti içerisinde ülkenin bu hale gelmesinden Amerika’yı sorumlu tutan, Saddam döneminin bitmesindeki Amerikan katkısına müteşekkir olsalar da, önemli bir kesim var. Irak’ta tarihsel olarak Şii inancını paylaşıyor olmalarına rağmen Iraklılık kimliğinden kaynaklanan İran’a karşı bir alerjisi var. Bu dönemlerde her iki karşıtlığın da nüksettiğini görüyoruz. Hem Amerika hem İran’a karşı hissiyatlar güçleniyor. Mesela parlamento Amerikan güçlerinin çekilmesi yönünde bir tasarıyı onayladı. Bu tasarı bağlayıcı değil, sadece hükümete bunu yerine getirmesi konusunda teşvik edici bir yol gösteriyor. Aynı şekilde Şii olmalarına rağmen İran’a karşı da “Bizim işlerimize karışma” diyen bir hassasiyet giderek artıyor. Hatta İran’da kalmış büyümüş, İran’dan beslenmiş Şii yapılar, bugün artık parlamentoda önemli sandalye sayısına sahip gruplar da benzer refleksler içerisindeler. Bu bilek güreşi defalarca tekrarlandı ve öyle bir hal alıyor ki Amerika İran’ı, İran Amerika’yı bloke etmeye çalışıyor ve siyaseti tıkıyor. Aşmak için her iki ülke ortak bir isimde uzlaşmak zorunda kalıyor. Son dört-beş başbakan bu şekilde seçildi. Aslında demek gerekiyor ki 2005’ten itibaren bütün seçim sonrası bilek güreşleri bir şekilde Amerika ve İran’ın zımnen de olsa uzlaştığı isimler üzerinden olabildi. Bu kriz anca böyle aşılabildi. Tekerrür eden bir durum. Amerikalılar son yaptırımlarla İran’ın kollarının kesilmesi dedikleri hedeflerine ulaşamadılar. Amerika’nın 2003’ten itibaren bölgeye her müdahalesi İran’ın nüfuzunu hem derinlemesine hem yatay olarak büyüttü. Bu sonucu bugün Amerikalılar da net olarak kabul ediyor. İran’ın bölgede nüfuz kanalları var. Lübnan’da Hizbullah’ı geriletmek için yeni bir hamle gelirken Hizbullah diyor ki “Lübnan’ın elektrik-yakıt krizini biz İran’la çözebiliriz.” Amerika bunu bloke ediyordu ama sonunda “İran’dan değil de Irak’tan mı alsanız” deme noktasına geldi. Demek ki bu baskı mekanizmaları her iki ülkeyi de bir şeylere zorluyor ve bazen böyle orta yollar bulunabiliyor. Bu bilek güreşidir ve ben birinin mutlak zaferi, diğerinin de yenilgisiyle sonuçlanacak bir süreç olduğunu zannetmiyorum. Biz bu gerilimleri daha çok yaşayacağız.

IŞIN ELİÇİN: Fehim bitirirken şunu da sormak isterim, Amerika’nın bazı taleplerini bölge ülkelerini ekonomik olarak ‘boğarak’ dayatma ve İran’ı sıkıştırma hamlesi henüz sonuç verecek gibi görünmüyor. Tam tersine güçlerin birleşmesine neden oluyor ve Çin gibi bir aktörün işin işine katılmasına neden oluyor. Ama ABD ve İsrail bölgedeki çıkarları nedeniyle başka istikrarsızlaştırma hamleleri de yapıyorlar. Bu bağlamda İran’da son dönemde, daha çok nükleer tesislerin bulunduğu yerlerin yakınlarında olan birtakım patlamaların da bunun bir parçası olduğu söylendi. Öyle mi gerçekten? Nasıl okumak lazım? Onu da anlatıp, öyle kapatalım bugünkü yayınımızı.

FEHİM TAŞTEKİN: Amerika’nın yardımıyla İsrail, İran’ın nükleer kapasitesini sabote edecek arayışlarını gizlemiyor zaten. Hatırlarsan Netanyahu klasörlerle bir şov yapmıştı, İran’dan çıkarılan nükleer programla ilgili dosyalar… İranlı bilim insanları suikasta uğradı, vuruldu, öldürüldü. Şimdi de İran’a karşı yeni bir kumpas, baskı manipüle edilirken bunlar yaşanıyor. Bunların tesadüf olduğunu zannetmiyorum. Tabii ki son zamanlarda Halkın Mücahitleri Örgütü ile bu anlamda yollarının kesiştiğini de biliyoruz. Özellikle Amerikan yönetimi rahatlıkla kucak açar hale geldi. Daha önce terör örgütü olarak nitelendiriyorlardı. Haliyle içeriden unsurları da kullanabilirler, kullanıyorlar. Natanz Nükleer Tesisi’nde olan patlama son derece önemliydi. Diğerleri de önemli ama nükleer tesisin zarar gördüğüne dair İran’dan gelen açıklamalar kaygı verici. Bir savaş hali var ve bu bitmiyor. İran da İsrail’e karşı benzer bir deklarasyona sahip. Ortadoğu’da tüm sorunların anası olarak görüyorlar. Kesilip atılması gereken bir ur olarak görüyorlar. Bu karşılıklı bakış açısı ister istemez farklı alanlarda ve doğrudan hedeflerin belirlendiği, bir çeşit adı konulmamış bir savaş haliyle devam ediyor. Ben bunların kendiliğinden olduğunu zannetmiyorum. Tamamen bu kavganın bir parçası.

IŞIN ELİÇİN: Fehim çok teşekkürler, sevgili izleyiciler sizlere de teşekkür ediyoruz. Bu hafta burada noktalayalım. Yeniden gelecek hafta görüşmek üzere. Hoşça kalın.

FEHİM TAŞTEKİN: Hoşça kalın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 
  • Medyascope
  • Medyascope Plus